21. Yüzyılın Çiğliğine Kurban Edilmiş Kadın Yazarlar Üzerine

Virginia Woolf, Füruğ Ferruhzad, Sylvia Plath, Nilgün Marmara ve daha nicesi; sosyal medyada kapak fotoğrafı yapılıp, cümle yığınlarına kurban olmak için yazmadılar onca satırı ve dizeyi. Erken yaşta hayatlarından olmalarının gizleri saklı belki de o satırlarda, dizelerde.
Amaçsızca harcamadan önce en azından bir kez olsun bakmak gerekiyor hayatlarına.

Bu yazının başrolünü Virginia Woolf’a vermek istiyorum. Postmodern çiğliklerin ve edebiyatın kenarlarından, ötesinden berisinden koparıp ısırarak alelâdeleştirildiği dönemin kendine seçtiği kurbanlardan bir kadın.

Adı sanı duyulmamış ve hâliyle okunmamış yazarlar olur, insan öğrenir; bilinen, az çok fikir sahibi olunan yazarlar olur, insan eleştirir; sevilen, cümlesiyle, dizesiyle, hayatıyla baş tacı edilen yazarlar olur, insan saygı duyar.

Hiç okunmamış olsa da kendisi, yaşadığı hayata, hayatla verdiği mücadeleye dair saygı duyulması gereken biri iken, İthaki Yayınları’nın hangi akla hizmet ettiği müphem, en iyi çiğlik, en kötüsüyle itibarsızlaştırma denebilecek bir şekilde şöyle bir biyografisini vermekten imtina etmediği kadın yazar:

“Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı nehrin akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman”

Türkiye’deki okurların tamamının hayatını bildiği; nerede doğup nerede büyüdüğü, hayatında nasıl bir varoluş karmaşasına gark olduğu herkesin malûmu olduğundan olsa gerek; yayınevi, editörler, çevirmenlerin bu kadar “aşkın” bir şekilde tanıtabildiği kadın.

Nitekim aynı zamanda, kendisinin iki satırını okumamış insanları bile bu çiğlikten, sığlık ve dahi saygısızlıktan ötürü hayattan soğutmayan, edebiyatı elinde heder eden böylesi insanlara karşı derin bir nefrete de sevk eden kadın.

Tam bir insan ömrü kadar önce, 75 sene önce bugün ceplerine taşları doldurarak nehre girmiş Virginia.

Sylvia Plath kafasını fırına sokmuş, Nilgün Marmara balkondan atlamıştı. Virginia ise ceplerinde taşlarla nehre girdi. Çünkü ruhu acı çekebilen insanlar bu müphem dünyaya kolay kolay katlanamıyorlar.

Eşi Virginia’nın ardından “sanki cam bir fanusla çevriliydi.” der.
Aslında diğerleri gibi Virginia’ da kendi cam fanusuna, henüz yaşarken, cebinde taşlarla atladığını da söyleyebiliriz.

Bu yazının derdini anlamak isteyenler anlayacaktır, deyip Virginia Woolf’un son mektubuyla sonlandırıyorum cümlelerimi. Woolf’un bu yürek parçalayan son mektubunu, öldüğü gün eşi Leonard bulur:

“Salı

 

 En sevdiğim,

 

Yine delirecekmişim; bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve sanki giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum. Bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum.

Bana verebileceğin en büyük mutluluğu verdin. Kimsenin yapamayacağı şeyleri yaptın. İki insanın birlikte daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Ben artık savaşamayacağım. Biliyorum, senin hayatını mahvediyorum, bensiz daha mutlu olacaksın. Görüyorsun bu mektubu bile doğru düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek isterim. Bana karşı inanılmaz sabırlısın ve iyisin.

Şunu söylemek istiyorum -aslında bunu herkes biliyor- eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun. Her şey beni terk edip gitti ama senin iyiliğin hep benimle kaldı. Artık senin hayatını mahvetmeyeceğim. Kimse, seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı.

 

V.”

Ozan Aziz Dilber
Kocaeli Üniversitesi Hukuk bölümü öğrencisi.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Yolların Deli Azizi: Jack Kerouac

"Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak...

Kapat