Acıda Yitmek Benim Kaderim / Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar

Bütün erdemlere tiksintim var.”

Üst üste hapisler, işkenceler, zindanlardaki soğukluk ve bağra değen hüzün…  Bir de sevda değerse yüreğe ne zordur mahpustakinin hali.  Ah, şu kahrolası umut yok mu, en darda bile gelir düze çıkarır insanı. İşte böyle bir sevda Ahmet’teki. ” Leylim Leylim” deyip adına türküler, şiirler yazdıran bir aşk…

“İnsan ya muhtaçlık, mecburluk olmadan sevmeli yahut da benim senin gibi amansız, vurgun…”

Ahmet Arif’in, Leyla Erbil’e yazdığı mektupları okurken yalın ve çıkarsız bir sevdanın, dostluğun bağrında buluyorsunuz kendinizi. Her bir söz mektuplara sığdırılmaya çalışılmış. Bazen karşılık bulamamış bazen de kaybolmuştur mektuplar.  Onca işkencelerle geçen ömürde her acıyı dizeye dönüştürmüştür Ahmet Arif.  Hayata karşı direngeçliğini, cevabı gelmeyen mektuplar karşısında da sürdürmüştür. Uzun uzun mektuplarında örselenmemiş bir sevda ve dostluk yaratmıştır.

“Kahrın, bulunmaz ve yaratılmaz güzelliğin, dost ve kahraman ve çırılçıplak samimiliğin, büyüklüğün, namluların yivlerinde fışkıran güller, birer nilüfer dizisi olmuş prangalar… Bu acayip kaos karanlığında, biz ikimiz! İki müthiş hasret, iki parça can… Canım ne güzel kızsın sen! Ne yiğit dost. Tam kötülemişken, yakışıksız naneler düşünürken çıkar gelirsin. Yalancısın da. Kurban olayım o huyuna… Ulan İsa’mınsın ne? Severim oysa onu ama senin halın başka… Ah, çok zalimlik ettin çok…”

Ahmet Arif’in siyasi sürgünleri, Leyla’ya olan hasretini dayanılmaz noktaya getirmiştir. Belki mahpuslardan belki de çekilen işkencelerden dolayı bir sığınak haline gelmiştir Leyla.  Öylesine yüceltmiştir ki Leyla’yı bu durumu kendini aşağılamaya kadar götürmüştür. Bu yüceltme beraberinde Tanrı kavramını da getirmiş,  sonunda Ahmet’in Leyla’sına kul olmasına dönüşmüştür.

“Kalem tutan ellerine kurban olurum. Yaz Ahmet kuluna iki satırcık… Seni Tanrılaştırmak sorununa gelince, diyeceğim şu; insanoğlu Tanrısı da öbür “ icat”ları gibi kendisi bulduğuna göre elbette kusursuz bir buluya ermiş sayılmaz. Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını leyla gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu.            Ömrümce; kıyamete dek elimi değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben? “

Ahmet Arif’in mahpusluğu Leyla’sına ses etmekle geçmiştir. Bu ses ediş ve haykırış, aslında çöllere düşüp ses eden mecnun metaforuyla aynıdır; Leyla’ya ses ederken kişinin kendisi Mecnuna dönüşmüştür.  Nitekim ‘nereye baksam sen ‘demesi de bunun bir göstergesidir.

“Ah nasıl anlatayım… Bir de şairim ha! Hiçbir b*k değilim… Sensizlik, ayrılık, ölümden çok daha rezil, çok daha ıssız, manasız ve boş… Acı… Bıçaklanmış dal gibi ayrı düştüğüm-  Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim…”

Mektuplarda, dönemim şiir anlayışına, aydınlarına derin eleştiriler yüklenilmiştir.  Hem Ahmet Arif’in hem de Leyla Erbil’in çoğu yazısı,  gönderilen dergi sahipleri tarafından kabul görmemiştir. Tabi bu durumun temel nedeni, günümüzde de devam eden nepotizmdir. ( Adam kayırma)

“Bazıları öyledir, okumazlar, ciddi düşünemezler. Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler. Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar… Seni anlatabilmek… Kime ama? Bu b*k düzenin, bu dört boyut zindanın, kâinat, sonsuzluk falan dedikleri bu ölümlü şakalar kaosu’nun nesine, neresine anlatmak”

Leyla Erbil’in eveleneceğini eline geç ulaşan bir mektupla öğrenen Ahmet Arif, yaşadığı derin üzüntüyü satırlara sığdırırken “Suskun” adlı şiirini böylesi bir durumda yazmış ve düğün hediyesi olarak Leyla Erbil’e göndermiştir.  Şiiri incelediğimizde, evlilik durumunu bir reddedişe dönüştürdüğünü görürüz.

“ Sus, kimseler duymasın,

Duymasın, ölürüm ha.

Aymışam yarı gecede,

Seni bulmuşam sonra.

Seni, kaburgamın altın parçası.

Seni, dişlerinde elma kokusu.

Bir daha hangi ana doğurur bizi?”

Leyla Erbil evlendikten sonra da mektuplar devam etmiştir. Çünkü sevdasının dışında, bağrında bir dost, bir şairdir Leyla.  Hapislerden, sürgünlerden sonra yakalandığı hastalık oldukça yormuştur Ahmet Arif’i. Hastalığına rağmen Leyla’yı görememenin, ondan mektup alamamanın derdine düşmüş, hasta yatağında hep Leylasına ses etmiştir.

“En iyisi sana ses etmektir. Özlemektir seni, geberesiye. Ses etmektir, haykırmak “Leyla!” bir tenha saatte geceler yarı. Ömrümüz çelimsiz kısa. Çabamız korkunç ama. Ayaklarımız bastığın toprağın, kokladığımız havanın, şunun bunun en ibne, en akla gelmez derdini dert edinmek.  Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu… Nasıl bir cehennemdeyim bir bilsen.”

Son mektuplara baktığımızda, Leyla Erbil’İn Ahmet Arif’e dair sert bir tutum takındığını görürüz. Bu durumun nedeni tam anlamıyla bilinmez,  ancak Ahmet Arif bu duruma çok içerlenir. Hatta kötü bir söz etmemek için uzun bir süre yazmaz. Daha sonra oldukça sitemkâr bir mektup yazar.  Bu son mektuplarda; içerleniş, vazgeçiş, hüzün, ve veda vardır.

“Sana kırgın, sana dargın, alınmış da değilim. Bütün Kahrım kendime. Sakın üzülme. Yalvarırım üzülme… Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki… Allah kahretsin beni.”

Sevil Ateş
MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Devlet Tiyatroları, Orhan Veli ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yazı Odalarını Araştırıyor!

Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürü Nejat Birecik, Ulus'taki Genel Müdürlük binasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Veli Kanık'ın bir dönem...

Kapat