Acılarla Boğuldu Tüm Ömrüm: Ayfer Tunç ve Aziz Bey Hadisesi

Sevgisizlik temasının güzel kadınıdır o. Sevgiden mahrum insanların hayat hikâyelerini taşır bize. Hikâyelerinin kahramanları yalnız, sevgisiz veya terk edilmişlerdir hep. Sever, Ayfer Tunç yalnızlığı, sever yalnız insanları yazmayı, eğer mahrum kalmışsa aşktan, eğer mahrum kalmışsa sevgiden. Yalnızlığı, özlemi, ölümü ve varoluş sancılarını derin mutsuzlukla ve şiirsel dili ile dile getiren Ayfer Tunç, Türk edebiyatının en çağdaş yazarlarından biri…

ayfer-tunc-ve-aziz-bey-hadisesi (2)

Güneşten ağır ağır gölgeye geçilir gibi, pek de anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli bir yüzden kederlere geçti Aziz Bey. Kederli bir mazisi oldu. Burnu havada, başı dikti hep. Başka türlü yaşamayı beceremediyse de, o gece, Haliç’in kirli sularına bakarken anladı ki hep öyle, burnu dik yaşadığını sanmış. Oysa şiddetle yanılmış. Ve yine anladı ki hayatı tümüyle bir yanılgıymış.”

Meyhaneci Zeki’nin Aziz Bey’i yakasından tutup dışarı fırlatmasıyla başlıyor o acıklı Aziz Bey Hadisesi. Kimse ne olduğunu bilmiyor, bilenlerse kendilerine saklıyor o sessiz geceyi. Zil zurna sarhoş olmakla suçladıkları Aziz Bey bir yanda, “Zeki başlattı” diye itiraz edenler bir tarafta. Nasıl başladığını, ne olduğunu kimse hatırlayamadı tam olarak, belki de hatırlamak istemedi kimse…

ayfer-tunc-ve-aziz-bey-hadisesi (3)

Bir dirhem bir çekirdek, parlak ve kendine hayran Tamburi Aziz Bey burnundan kıl aldırmayan bir edayla adımlıyor tüm yollarını. Renksiz hayatını hovarda hikâyelerle dolduran ve kadınları sadece hikâyesinin bir parçası olarak gören bir adam karşılaşılıyor bizi. Dedesinden kalan tamburla kaderin onu bu yola itmesiyle tanışıyor Aziz Bey. Saray Gazinosu’nun göz alıcı tamburisi o, kadınların bakmaya kıyamadığı, kaprisinden geçilmeyen sanatçıların önünde dillerini yuttuğu Aziz Bey…

“Aslında bakılırsa “Ben tamburi olayım,” filan diye bir derdi yoktu gençliğinde. Kader itti onu bu yola. Uzun ve gölgeli hikâyesinin bir yerinde tamburu eline yapıştı kaldı. Havaiceydi biraz, ruhu kuşları andırırdı. Filinta gibi delikanlıydı da, yakışıklıydı.”

Kendinden büyük kadınlara tutulur, evli kadınlara âşık olurdu Aziz Bey. Kendine deliler gibi âşık kadınları yaz akşamı meltemleri gibi geçip gidici severdi. Sigara paketinde son kalan sigarayı da içti mi çıkar giderdi aklından hepsi. Yaşattığı tüm olaylara inat Maryam’a tutuldu aniden. Her sabah kapısının önünden geçtiği ve onu beklediğine emin olduğu Maryam’ı düşünerek geçirmeye başladı günlerini. Aslında bakarsanız tamda Maryam’la başlar Aziz Bey’in acıklı hikâyesi. Daha sonrasında iş çıkışı yoluna çıkmalar, göz göze gelmeler, semtten uzak buluşmalar, öpüşmeler, sevişmeler… Ama böyle devam etmedi. Maryam’ın ailesinin ekmek parası peşinden Beyrut’a gitmesiyle sıradan olabilecek bu aşk Aziz Bey’i çöllere mecnun edecek bir hikâyeye dönüştü.

Bu gidiş, Aziz Bey’in babasıyla kavgaları, dedesinin ölümü gibi olaylar sayılmazsa, hayatındaki ilk yıkımdır. Sonraki acıklı hadiseler bu ilk büyük halkaya eklenmiş ve böylece Aziz Bey’in hayatı kederli zamanlardan örülü upuzun bir zincir oluşturmuştur.”

Maryam’dan gelen sayısız mektupla içi yanan Aziz, babasıyla girdiği bir tartışmayla her şeyini bırakıp, aşkı için Beyrut’a doğru yelken açar. Beyrut’a vardığında boynuna atlayacak bir Maryam düşleyen Aziz Bey, aslında Maryam’ın ona hiç âşık olmadığını anladığı an büyük bir yıkımla karşılaşır. Aziz hep Maryam tarafından aldatıldığını düşünse de, yaşadığına aldatılma demek pek mümkün değildir. Asıl olan, Aziz Bey sevildiğini sanmak yanılgısına düşmüştür. Hepsi budur aslında.

“Gönül aşkınla gözyaşı dökmekten usandı artık.

Zira gözde yaş kalmadı, sabrile uslandı artık…”

Maryam’ın karşılıksız aşkıyla yalnız, çaresiz ve kederle boğulan Aziz Bey bir vesile ile tanıştığı Ermeni Toros sayesinde Beyrut’taki hayatını bir nebze olsa da düzene sokar. Arapları tamburuyla zevke doyuran Aziz Bey’in artık burada yapacak pek şeyi kalmamıştır. Aşkı uğruna ülkesini ardında bırakan Aziz özlemi duyduğu İstanbul’una dönme isteğiyle yanıp tutuşur. Bir anda geldiği Beyrut’tan yine yolla ayrılır. İstanbul’a döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır ama.

“Duyacaklarından öylesine korkuyordu ki açlığını, yorgunluğunu, ambar üstünde kuru bir tahtada geçen uzun yolculuğun bütün eziyetini unutmuştu. Annesini sormaya bir türlü cesaret edemiyordu. Suskundular. Sobanın üstünde kaynayan çaydanlığın sesi bütün odayı kaplamıştı. Halası aniden “Annen öldü” dedi. “Gittiğin gün…””

Annesi ölmüş, babası robottan farksız birine dönüşmüştü ve Aziz Bey’in giderken camını kırdığı o kapı ona bir daha hiç açılmadı.

ayfer-tunc-ve-aziz-bey-hadisesi (4)

Zeki’nin meyhanesinde tanıştığı ve ona sırılsıklam âşık olacak Vuslat’la tanıştı Aziz Bey. Maryam mağlubiyetinden sonra hayatını kolaylaştıracak, silik, sessiz bir kadına ihtiyaç duyuyordu. Aradığı kadını da bulmuştu aslında, aklında dolanan onca bencil düşünceyle birlikte. Derken birkaç aya evlendiler, Haliç’e bakan bir ev kiraladılar, dayayıp döşediler. Maryam’ın ona yaptığını Vuslat’a yapan Aziz, her geçen gün Vuslat’ı yalnızlığa ve kedere itti. Onun karşılıksız sevgisine dayanamayan Vuslat da hayata gözlerini yumdu. Vuslat’ı da kaybettikten sonra Aziz’in tüm hayatı Zeki’nin meyhanesinde geçmeye başladı. Acıklı tambur taksimleriyle müşterileri canından bezdiren Aziz Bey, yine üst perdeden yine kibirli tavrından vazgeçmiyordu.  Mekâna gelen yeni yetmelerin umursamaz tavrıyla hüzünlü müziklerine devam eden Aziz Bey, Meyhaneci Zeki tarafından bir hışımla yaka paça meyhaneden kovuldu.

“Bahri kapıyı açtı, dışarı çıktı. Şiddetli bir yağmur yağıyor, bu dar, boğuntulu sokağı alçakgönüllü bir loşlukla aydınlatan sokak lambasının ışığında damlalar neredeyse tek tek seçiliyordu. Aziz Bey’in sokağın sonuna doğru yürüdüğünü gördü. Beyaz gömleğinin örttüğü sağ kolu gecenin karanlığında hazin bir beyaz leke olarak ağır ağır uzaklaşıyor, bu elin ucundaki kostüm kolu yere değiyordu.”

1964 Adapazarı doğumlu olan Tunç, 1989 yılında yayımladığı ilk öykü kitabı “Saklı” ile bizlere merhaba dedi. Yine aynı yıl bu öykü kitabıyla Yunus Nadi Ödülü’ne layık görüldü. Evvelotel-Saklı, Aziz Bey Hadisesi, Taş-Kâğıt-Makas ve Mağara Arkadaşları diğer öykü kitaplarıdır. Sait Faik öykülerinden yola çıkarak kaleme aldığı “Havada Bulut” adlı senaryosu 2002’de, usta yazar Orhan Kemal’in aynı romanından uyarladığı “72. Koğuş” adlı senaryosu da 2010 yılında çekilmiştir.

Yazarın Kapak Kızı (1992), Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (2009), Yeşil Peri Gecesi (2010) ve Dünya Ağrısı (2014) adlı romanlarının yanı sıra anı-öykü türünde kaleme aldığı Memleket Hikâyeleri isimli eserleriyle birlikte çağdaş öykücülüğün en sağlam eserlerine imza atmıştır. Halen çeşitli dergi ve gazetelerde yazım hayatını sürdürmekte ve kitapları Can Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

Ömer Utku Kahraman

Başkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunu, doktora öğrencisi.
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
MARY WOLLSTONECRAFT

“Yüreğin doğrusundan söz edildiğinde, cinsiyetin belirleyici bir etken olmadığı genel kabul görür.” Yukarıdaki resme bakınca hemen herkes yıllar yıllar öncesinde...

Kapat