Afife Jale ve Bedia Muvahhit

Çehov der ki, “Hiçbir sanat, hiçbir ilim başlı başına insan ruhuna sahne kadar kuvvetli ve doğrudan etki yapmaz.” Bu etki, hem sahnede olanları izleyen hem de sahnede olan için oldukça kuvvetli bir etkidir. Tiyatronun, sahnenin yarattığı etkiden kaçamamış, yeryüzündeki en güzel hastalığa tutulmuş olan Afife Jale ve Bedia Muvahhit de Türk kadınının tarih sayfasındaki en güzel yansımalarındandır. Onlar iki kalas üzerinde bir heves uğruna hayatlarını hiçe sayan sanat fedaileridir.

Afife Jale

Afife-Jale

Türk kadını için, Türk tiyatrosu için bir milat Afife Jale. “Sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kızı.” Tarihe geçen devrimci ve fedai bir kadın. Tiyatroya tarifi imkansız bir tutkuyla bağlı. Tüm varlığıyla bu tutkusunun esiri; aslında tutkusu onun esiri. Öyle bir tutku ki onunkisi yaşadığını, nefes aldığını yalnızca sahnede hissedebiliyor. Yalnızca sahnede özgürlüğüne kavuşuyor. Sahnede tüm yaşantısını unutup kendisine yepyeni bir hayat yazıyor. Sabrı, sevinci, sevdası, ümidi sadece sahne. Hayali “bir gün her yerden görülen bir çiğ damlası olmak” olan Afife’nin, kendisine sahneye çıkmak için seçtiği “Jale” adının anlamı “çiğ damlası”. Yani Afife Jale’nin hayatı kadar hayali de sahne.

1902 yılında Kadıköy’de orta halli bir ailenin kızı olarak doğdu Afife Jale. Kadıköy Kız Sanayi Mektebinde eğitim gördü. O daha doğmadan ilk Türkçe tiyatro temsilleri oynanmaya başlamışsa da sahneye yalnızca gayrimüslim kadın oyuncuların çıkmasına izin veriliyordu. Her anlamda ilerlemeyi fazlasıyla hak eden Türk kadının sahneye çıkamayışı, Muhsin Ertuğrul’un da belirteceği gibi tiyatro için büyük bir “yoksunluk”tu.

10 Kasım 1918’de Darülbedayi’nin, Müslüman kadınların sadece kadınlara özel gösterilerde oynayacakları gerekçesiyle, tiyatro kursları için açtığı sınava başvurup kabul olunan yalnız beş Müslüman Türk kızı vardı. Çocukluğunda temsiller izlemiş olan Afife de onlardan biriydi. Aynı yılın aralık ayında; Afife Jale “mülazım artistlik” (stajyer oyuncu) kadrosuna alındı. 1919 yılının 13 Nisan gecesi Apollon Tiyatrosunda ilk gösterimi yapılan, Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesiyle açıkta kalınca, rolü Afife Jale oynadı. Bu tiyatro sahnesinde bir “ilk”ti. Afife yıllar sonra o tarihi geceyi şöyle anlatır: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Opiyekte güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi…Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin.’ dedi.” Bu oyunu “Tatlı Sır” ve “Odalık” temsilleri takip etti. Tiyatroya gelen zaptiyeler yüzünden pek çok kez karakola götürüldü. Bir gün karakoldayken hayatının geri kalanında asla unutamayacağı bir tokat yedi. Kimi zaman tutuklanmaktan, sorgudan kaçabildiyse de kaderinden hiç kaçamadı.

27 Şubat 1921’de Dahiliye Nezaretinden, Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkarılmasının kesinlikle yasak olduğunu emreden bir bildiri yayımlandı. Bu karardan sonra Darülbedayi yönetimi Afife Jale’yi kadrosundan çıkardı. Her şeyini feda ettiği tiyatro bile ona kapılarını kapamıştı. Artık Afife her zaman olduğundan daha yalnız, daha kimsesiz, daha çaresiz, daha sahnesizdi ancak henüz yirmili yaşlarında bile değildi.

Sonraki dönemlerde, Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu’da turneye çıktı. Hisse-i Şayia’da oynadığı Bican Efendi rolü ile sinemada seriler çekerek ünlenen Fikret Şadi Karagözoğlu’yla temsiller verdi. Ancak kısa süreli yer aldığı bu gruplar dışında tiyatrodan koptu. 1923’ten sonra, cumhuriyetle birlikte ve Atatürk’ün isteğiyle artık Türk kadınları sahnede yer alabiliyorlardı. Ancak Afife Jale baş ağrıları, baş ağrılarını dindiren ilaçlara olan bağımlılığı ve ağırlaşan sağlık durumu sebebiyle sahneye çıkamayacak haldeydi. Afife’ye kapanan kapılar başka kadınlara açılmıştı. Tüm hayatı tiyatrodan ibaret olan Afife Jale’nin hayatını çalmışlardı. Sesini elinden almışlardı.

Afife-Jale-1jpg

Afife Jale, 1928 yılında Kuşdili Çayırı’ndaki bir konserde bestekar ve tanburi Selahattin Pınar’la tanıştı. Bestelere, belgesellere konu olacak kadar büyüktü onların aşkı. “En çok seni sevmeliydim.” dedi Afife Jale, “yaşam pınar”ı için ve bu aşkı anlatan birçok beste yaptı Selahattin Pınar, Afife Jale için. Ancak Afife Jale artık acısını haplarla dindiremez olmuş ve Suriyeli bir eczacı yüzünden morfine yönelmişti. Selahattin Pınar, Afife Jale’den hiçbir zaman ayrılmayı düşünmemişti ancak Afife Jale zor olsa da, “Size mutsuzluk veririm.”diye başladığı evliliğini bitirdi.

Bundan sonra da içinde kaybolduğu karanlıktan hiç kurtulamadı. Yoksulluk ve kimsesizlikle sürdürdü yaşamını. Kendi isteğiyle Balıklı Rum Hastanesine yatırıldı. 24 Temmuz 1941’de bu hastanede hayata veda etti. Eğer toplumun değişime biraz daha hazır olduğu farklı bir dönemde sahneye çıksaydı; eğer hayattaki tek ülküsü, tiyatro onu yalnız bırakmasaydı bu kadar acı çekmemiş, hayatı bir trajediye dönüşmemiş olurdu şüphesiz. Ama o da her “kadın” gibi acı çekmeye mahkumdu. Sevdalı olduğu şeyden, sahneden çok uzakta ve hak etmediği buhranlar içinde yaşadı. Ne zaman koyu bir ümitsizliğe sürüklenecek olsa ışıldayan hayallerine sarıldı, ancak onun hayalleri çalındı, karşı koyamayacağı duvarlar onu engelledi. Bugün Türk kadınının her alanda, ilerleme gösterebilmek için ne ağır bedeller ödediğini, yalnızca bir şeye tutkuyla bağlı oldukları için ne büyük acılar çektiğini anlatır Afife Jale bize. Her şeye rağmen o Türk tiyatrosunda sonsuz saygıya değer bir “ilk”i kucaklayan, unutulmaz bir kahramandır, “kadının ve tiyatronun” yarınıdır.

nezihe-araz-afife-jale

 

Nezihe Araz’ın kaleminden Afife şöyle sesleniyor: “Beni acıyarak değil, düşünerek, severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım.”

Bedia Muvahhit

bedia muvahhit-2

Cumhuriyet kadınının tiyatrodaki yüzü Bedia Muvahhit. Bir sinema filminde rol alan ilk Türk kızı ve Atatürk’ün isteği üzerine sahneye çıkan bir aktrist. Aynı Afife Jale gibi sahneye tutkulu, öncü, saygın, erkek egemenliğinden hoşlanmayan ve öğrencilerine de bunu öğütleyen cesur, hayatta yalnızca sevdiği şeyi yapması gerektiğini düşünen biri kadın. Hayatı sahneye yakın yaşayan; kimi zaman kuliste eşini bekleyen, kimi zaman turnesi için çocuğunu annesine emanet eden, kimi zaman eşiyle birlikte bir oyunda rol alan bir kadın Bedia Muvahhit.

Bedia Muvahhit, 1897 yılında İstanbul’da doğdu. Kadıköy Terakki Mektebi ve Notre Dame de Sion Lisesinde eğitim gördü. Fransızca ve Rumcasının yanında Yunanca da öğrendi. Lise eğitimini sürdürürken, o yıllarda kurulan Telefon Şirketinde çalışan ilk kadın memurelerden biri oldu. 1921’de Erenköy Kız Lisesinde Fransızca öğretmenliğine başladı.

Kimi kaynaklara göre çocuk yaşta mektep temsillerinde rol almış olsa da tiyatroyla asıl ilişkisi Darülbedayi aktörlerinden Ahmet Refet Muvahhit’le evliliğinden sonra başladı. Ancak yasak sonrası sahneden uzaklaşan Afife Jale’den başka kimse henüz sahneye çıkmaya cesaret göstermemişti. Gerçekten de oyunculuğun kadınlar için “ateşten gömlek” olduğu 1923 yılında, Muhsin Ertuğrul’un “Ateşten Gömlek” romanını sinemaya uyarlamasında, yazar Halide Edip’in de isteğiyle, Ayşe rolünü bir Türk kadın oyuncunun oynamasına karar verildi. Ve sinemada bir “ilk”i kucaklayan bu oyuncu Bedia Muvahhit’ti.

1923’te, Darülbedayi İzmir turnesinde, Bedia Muvahhit de eşi Ahmet Refet’in yanındaydı. Bedia muvahhit’in kendi deyişiyle; o sırada İzmir’de olan Atatürk, Darülbedayi sanatçılarıyla yaptığı bir görüşmede, filmde izlediği Bedia muvahhit’i sahnede de görmek istediğini söyledi. Sahnede olmak hep hayaliydi ancak gerçek olacağını hiç düşünmemişti. Ertesi akşam, Bedia Muvahhit, “Ceza Kanunu” oyunundaki Sahide rolüyle ilk kez sahnedeydi. Ve bu ilk sahneye çıkış, Türkiye tiyatrosunda Türk kadın oyuncuların da resmi tarihini başlatacaktı.

Bir yandan sinema kariyerini sürdürdü, bir yandan da Darülbedayi sahnesinde baş kadın rollerini üstlendi. Yunanistan’dan gelen bir topluluğun sahnelediği Othello’da Desdamona rolünü Yunanca oynadı. Aldığı davet üzerine Yunanistan’a giderek temsil verdi. Kocasını, genç yaşta veremden kaybettikten sonra da, sahne hayatına aralıksız devam eden Bedia Muvahhit, iki yüzün üzerine oyunda ve sayısız sinema filminde rol aldı. Darülbedayi’de müzisyen olan Ferdi von Statzer ile ikinci evliliğini yaptı. 1951 yılında eşinden ayrılan Bedia Muvahhit, 1975 yılında Şehir Tiyatroları’ndan emekli oldu. 1987 yılında Devlet Sanatçısı unvanını aldı. 20 Ocak 1994’te hayata veda etti.

HAYAL-İ TEMSİL “AFİFE İLE BEDİA”

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-1

İki farklı dünyaya ancak aynı hayallere sahip iki özel kadını; aynı yolda yürümelerine ve aynı şeye tutkulu olmalarına rağmen hiç aynı sahnede görülmeyen Afife Jale ile Bedia Muvahhit’i aynı sahnede görmek…

Hayali bir temsil ve aynı zamanda bir hayalin temsili…

“Herkesin hikayesi biriciktir lakin bazılarının hikayesi hepimizindir.” Oyun da aynı zamanlarda, farklı noktalarda tutkulu oldukları sahne için farklı roller üstlenen ve farklı bedeller ödeyen Afife ile Bedia’nın hikayesi. Hepimizin bilmekle ve geleceğe iletmekle yükümlü olduğumuz bir serüven.

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-2

Kafasındaki sesleri yalnızca sahnede durdurabilen, sahnede devleşen, özgürleşen bir kadın Afife Jale. Sahneye yakışacağını düşündüğü “Jale” adının anlamı “çiğ damlası” ve Afife Jale’nin tek hayali “bir gün her yerden görülen bir çiğ damlası olmak”. Ancak yegane görevi kadının ilerlemesini engellemek olan ve her zaman, her yerde bulunan o gerici ruh o zaman da Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkmasını yasaklayarak oradadır. Savaş dönemidir ve toplum Müslüman kadını sahnede izlemeye hazır değildir. Afife sahne sevdası yüzünden saklanır, pek çok kez karakola götürülür, sorgulanır. Tüm baskılara rağmen “Ne yaparsanız yapın, vazgeçmeyeceğim.” diyen bu güçlü kadın çok zor zamanlar geçirir ve her geçen gün sağlığını da kaybeder. Cumhuriyet ile birlikte Atatürk’ün emriyle artık Türk kadını sahneye çıkabiliyorken de ağırlaşan sağlık sorunları ve buhranları sebebiyle kısa süreli yer aldığı küçük gruplar dışında, ömrünün sonuna kadar tiyatrodan kopar.  Böylece bu durum tek kurtuluşu sahne olan ve yalnızca sahnede nefes alabilen Afife’yi her geçen gün acı sona daha da yaklaştırır.  Sahneye çıkan ilk Müslüman kadın (1920, Yamalar) olarak tiyatro için bir “ilk”i sırtlayan Afife Jale, Türk tiyatrosunun  kaybolan devrimci ve önder kadınıdır.

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-3

Cumhuriyet kadınının tiyatrodaki yüzü, milat, tarihe geçen bir kadın Bedia Muvahhit. Asıl tiyatro yaşamı Darülbedayi aktörlerinden Ahmet Refet Muvahhit’ le evlendikten sonra başlar, Ahmet Refet Bey’in her oyununda ona kuliste eşlik eder ancak hayali sahnede ona eşlik etmektir. Muhsin Ertuğrul’un “Ateşten Gömlek” romanını sinemaya uyarlamasında Halide Edip’in de isteğiyle bir Türk kadın oyuncu oynatmaya karar verilir ve sinema için bir ”ilk” olan bu durumda oyuncu Bedia Muvahhit’tir. Bedia ilk kez sahneye (1923, Cezalar Kanunu) Cumhuriyet ile birlikte, hatta Atatürk’ün isteğiyle çıkar ve tepkiyle karşılaşmayacağı bir toplum söz konusudur. Yani Bedia, Afife’ye göre çok daha şanslı olarak nitelendirilebilecek ve baskı altına alınmayacağı bir zamanda ilerleme gösterir.  Sayısız oyunda ve sinema filminde rol alır. Othello’da Desdamona rolünü bir davet üzerine Yunanistan’da Yunanca oynama cesaretini gösterir. Türk tiyatrosunda kadın için milattır.

Aslında oyunun yazarı Ahmet Sami Özbudak’ın da dediği gibi “Afife Jale ve Bedia Muvahhit’i anlatmak için hiçbir deha ve yazın gücü yeterli değil.”

Oyun aslında tamamen tarihsel bir zemine kurulu ancak yazarın da tercihiyle çok daha şiirsel ve masalsı bir yansımaya sahip. Pek çok tarihi nokta bizler tarafından hissedilmiyor. Tarihsel ayrıntılarla oyunu sıradanlaştırmak yerine Afife ile Bedia’nın sevdaları, tutkuları, yalnızlıkları, umutları, sabırları, korkuları, gizli dünyalarının iyi ruhsal çözümlemeleri sade bir gösterişle bizlere sunuluyor. Üstün bir incelikten doğan oldukça etkileyici bir oyun. Karmaşık bir olay örgüsünü en berrak haliyle verebilmesiyle de izlenmesi şart olan oyunlardan Hayal-i Temsil.

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-4

Öncelikle oyun Afife ile Bedia’nın  gücünü yansıtabilen iki özel kadın (Şebnem Köstem, Hümay Güldağ) ve sahnedeki tüm erkek karakterlere hayat veren bir adamdan(Yiğit Sertdemir) oluşuyor. Bu durum belki de oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir’in de şu sözlerine bir gönderme: “Bu toprakların kadınları özeldir… Hayata kattıkları da, hayatın onlardan çaldıkları da… Unutmayınız. Eğer oyunumuzun iki yaprağı erkek olsaydı, böyle bir oyun çıkmazdı karşımıza. Böyle acılar çekilmemiş, böylesi bedeller ödenmemiş olurdu. Bu yanıyla da, karşınızdaki oyun bir özür. Tüm erkekleri temsilen, tüm kadınlara dilenmiş bir özür. Affetsinler bizleri.” Bu özür, bu oyun yalnızca üç kişilik ancak dev bir kadro varmışçasına kuvvetli. Özellikle oyunun hızlı akışına hiçbir tezat oluşturmayacak şekilde Yiğit Sertdemir’in sahne üzerinde, birkaç  kostüm değişikliğiyle sürekli bambaşka karakterlere bürünmesi göz dolduruyor. Ayrıca bu durum bizlerin zihninde hiçbir kargaşaya da sebep olmamakla birlikte aksine bir hayranlık oluşturuyor. Yiğit Sertdemir’in üstlendiği en önemli rol aynı zamanda oyunun anlatıcısı da olan makyör Dikran. Dikran Afife’yi de Bedia’yı da sahneye hazırlayan, oyun öncesi onların tüm endişelerine, korkularına, sevinçlerine ortak olan ve belki de onları en iyi anlayan karakter olarak oyunda da önemli bir yere sahip. Ayrıca oyun sırasında Afife ile Bedia’yı kastederek “İnsanı insan yapan şey öğrenme kabiliyeti değil, tutkusu. Bir şeylere tutkun olmak lazım mutlaka. Tutku ölümü yok sayan bir histir.” diyor ve belki de bu tutkulu kadınları en iyi anlayanın kendisi olduğunu da anlatıyor aslında.

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-5

Afife’nin de Bedia’nın da hayatında oldukça önemli bir başlangıç olan İlk sahneye çıkışları oyunda sembolik olarak ele alınmış. Bizler öncelikle Afife’yi daha sonra da Bedia’yı ve dolayısıyla onların ortak ve farklı yönlerini de izliyoruz. Önce kuliste Dikran’ın da yardımıyla hazırlanıyorlar ve burada onlara başarıları ile ilgili bir şüphe ve endişe eşlik ediyor –ki bambaşka karakterler oldukları burada çokça gün yüzüne çıkıyor-.  Ardından sahneye adım atıyorlar ve sonrasında olanlar hep aynı. Sahip oldukları korku yerini bambaşka duygulara bırakıyor. Arkalarına yansıyan ve onlardan daha büyük olan gölgeleriyle sahnede devleşiyorlar, bir kuş olup hürriyetlerine kavuşuyorlar, herkes ama herkes onları izliyor, herkes onları alkışlıyor, herkes onları çok seviyor, yaşadıklarını hissediyorlar, hayatı yeniden okuyorlar.

Afife ile Bedia’nın aşkları da hayatlarındaki önemli gelişmelerden. Bedia, oyuncu Ahmet Refet Muvahhit’le evleniyor ve en çok istediği şeyi yapıyor, onunla birlikte sahneye çıkıyor. Çok sevdiği ve hayallerine ulaşmasına çok yardımcı olan küçüklükten beri ciğerleri güçsüz bu adamı, Bedia çok mutlu yaşarlarken kaybediyor. Afife ise yine sıkıntılı bir döneminde bestekar ve tanburi Selahattin Pınar’la tanışıyor. Bu tanışma sonsuz bir aşka dönüşüyor. Ancak Afife ağırlaşan sağlık durumu sebebiyle  “Size mutsuzluk veririm.” diyerek başladığı evliliğini bitiriyor, Selahattin Bey bunu aklından bile geçirmezken, “Ben de şu anda mutlu olabilirdim, eğer sevdiğim beni daha önce bulsaydı.” diyor Afife. Selahattin Pınar’ın “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size, Nereden Sevdim O Zalim Kadını” gibi birçok bestesi Afife için. Yani aslında Bedia erken kaybedilen; Afife ise geç bulunan aşkın sahibi.

Afife-Jale-ve-Bedia-Muvahhit-6

Bu özel kadınlar bambaşka hayatlara ancak aynı hayallere, tutkulara sahip. Bu hayallerin, tutkuların bedellerini de yine farklı yönlerden ödemişler. “Sizin hiç sesinizi çaldılar mı?” diye soruluyor oyunda. İşte Afife’nin sesini çalıyorlar, çocukluğunu elinden alıyorlar. Yaşadığını hissettiği tek yer olan sahnede olamadığı için içinde herkesi yakıp yıkacak kadar büyük bir öfke var ama elinden hiçbir şey gelmiyor. Baş ağrıları ve ağrılarını dindiren ilaçlara bağımlılığı artıyor. Her geçen gün daha da harap oluyor. Bedia ise sürekli hayatın yeniden başladığı o sahnede. Onun için söylenenler hep aynı: “O bir yıldız, özgür kadın.” Oysa onun için özgür olmak demek  yıldız olmak demek değil. Onun hiçbir şey olmama özgürlüğü ne olacak? Bedia hiçbir şey olmadan yalnızca oynamak istiyor, yalnızca oynamak. İşte her ikisi de kendi dünyalarında yorgun, yalnız. Burada oyun süresince birçok yerde izlediğimiz bir sahneye değinmek gerekli sanırım. “İnsanoğlunun en büyük yanılgısı yalnızlıkla mücadele etmek.” diyor Dikran. Afife ile Bedia öylesine yalnızlar ki –bu yalnızlık somut bir  yalnızlıktan çok bir duygu, bir his gibi algılanmalıdır- tek başlarına ve çaresiz olduklarında her ikisinin de dostu olan bir fareyle sohbete dalıyorlar. Bu anlarda bizler sahnede birbirlerinden habersiz birbirlerinin konuşmalarını tamamladıklarını yani bir nevi birbirleriyle konuştuklarını görüyoruz. Konuşmak için birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar, çaresizken birbirlerini arıyorlar, birlikte gülüyorlar, kimseye konuşamadıklarını yalnızca birbirlerine söyleyebiliyorlar ancak bu habersiz dostluk, Bedia’nın Afife’nin ölümünü duyduğunda duraksayıp üzülmesinden öte gidemiyor.

Oyunun etkileyici ve göz alıcı noktalarından biri de şüphesiz Othello’ydu. Bu sahne oldukça yaratıcı olmakla beraber Afife ile Bedia’nın az da olsa hayatlarını da yansıtıyor. Bu sahnede seyirci aynı anda iki farklı Othello izliyor. Olması gereken Desdamona’ yı canlandıran Bedia ile çok daha kaba bir Desdamona olmak zorunda kalan ancak bu eziyete dayanamayıp gittikçe Desdamona’laşan Afife’ye ortalarında duran, sol tarafı Othello, sağ tarafı ise Meyhaneci Boris olan Yiğit Sertdemir eşlik ediyor.

Oyunun kendisi kadar dekoru da göz dolduruyor. Sahnede yer alan tek bir dekoru izlemek yerine farklı dünyalara açılan yeni pencereler gibi sürekli yeni bir dekor oluşturuluyor. Ancak bu yeni oluşum alışılageldik şekilde değil, bir duvarda yer alan farklı kapıların açılmasıyla tüm sahneyi kaplıyor. Oyunun hızlı akan kurgusuyla bir araya gelince de bu sade dekor büyüleyici bir hal alıyor.

Hayal-i Temsil, tüm hayatlarını sahneye adamış Afife ile Bedia’nın masalsı hayatlarını sahneye taşıyan bir oyun. Bu masalsı hayatlar dünyada mutlu sonla bitmemiş olabilir. Ancak günün birinde Afife ile Bedia birbiriyle buluştuklarında -bu dünyada olmasa da- bu hayatlar hak ettiği mutlu sonu bulacaktır.

Kusursuz bir kurgu eşliğinde, “Afife ve Bedia” diyorlar.  Tüm gerçekleri unutup onları aynı sahneye yerleştiriyorlar. Hem “hayali bir temsil” hem de “bir hayalin temsili”ni sunuyorlar.

“Yaşanan ve hatırlanan her şeye hayat diyoruz. Hatırladıklarımızı hayal ile hayat arasındaki o tahta köprüye, sahneye koyuyoruz. Neredeyiz biz? Hangi zamandayız? Önemli değil. Tek bir şimdiki zaman var: tiyatro.

Yazı bitti. Oyun bitti. Afife ile Bedia da artık aramızda değil.

Ancak oyunlar bitmez. Zannedilen son yok.

Ölüm hep hayale ve hayata yenilecek.

Hikayemiz, hikayeniz yeni başlıyor…”

HİLAL KILIÇOĞLU

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Antalya’ya Yolu Düşenlere 11 Ayrı Antik Kent Önerisi

Tatil cenneti Antalya'ya yolu düşen herkesin uğramasını önereceğimiz 11 ayrı Antik Kenti tanıtacağız bu yazımızda. TERMESSOS Pisidia bölgesindeki bu dağ...

Kapat