Altın Yapraklar Dökerek Anlatılan Bir Varoluş: Sonbahar

Dedim ya… Eylül’dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.

Cemal Süreya


 

Bir varoluş, bir savruluş hikayesinin adıdır Sonbahar. Senaristliğini ve yönetmenliğini Özcan Alper’in yaptığı ve başrollerini Onur Saylak, Megi Koboladze, Serkan Keskin gibi oyuncuların paylaştığı ve çoğu eleştirmenin de dediği gibi 90’lara ağıt niteliği taşıyan bir film Sonbahar.  F tipi cezaevlerini protesto etmek için yapılan açlık grevlerini kanlı bir baskınla sona erdiren Hayata Dönüş operasyonunun yıldönümünde gösterime giriyor. Dediğim gibi 90 yılı gençliğine selam çakıyor. Baş karakterimiz Yusuf (Onur Saylak) 22 yaşında girdiği cezaevinden 10 yıl yattıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle tahliyesine karar verilir. Yaşamak için 2 ayı kalan Yusuf annesinin yanına Artvin’e döner işte bundan sonrası bizim için hem ruhsal çözümleme ziyafeti hem de görsel şölen başlatıyor. Artvin’in kartpostalımsı güzelliği ve Yusuf’un aşırı acıtasyona kaçmadan her zerresine kadar hissettiğimiz kederi bizleri alıp filmin ortasına bırakıyor. Sonbahar, Türkçe’nin yanı sıra  Hemşince ve Gürcüce de konuşmaların geçtiği çok farklı tatlar barındıran bir film. Bir insanın depresif hali ne kadar iyi yansıtılırsa işte tam da o kadarını yansıtan, sessizliğin ise sadece kafa dinlemeye yaramadığını; insanın  dertten, insanın kederden, insanın çaresizlikten nasıl sustuğunu gösteren insanın içi kan ağlarken nasıl da dilini yuttuğunu gösteren bir film Sonbahar.

Yusuf’un çocukluk arkadaşı Mikail (Serkan Keskin) ise köyde kalan tek tük gençten biri. Köyde ekonomik nedenlerden dolayı çoğunlukla yaşlılar yaşamakta. Yıllar sonra buluşan ikili zamanın çoğunu eskiyi yad etmekle geçirmekte kısaca geçmişe özlemi yoğun yaşama garantili sahneler…

Yine Mikail Yusuf karşılaşmalarının birinde gidilen bir meyhanede karşılaşılan Gürcü Eka ile film sizi iyice etkisi altına alıyor ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını bir kez daha vurguluyor. İzlerken gelgitler yaşıyorsunuz. Sırtınıza hançerler saplanıyor. Çünkü gördükleriniz çoğu insanın bakışları arasında sakladığı hayatlar. Film beni oldukça yutkundurdu. Hayır ağlamadım ama ağlamaktan beter etti. İnsanların farkındalık seviyeleri vardır ve bu seviyeleri biri bir çöp ile karıştırır acıttıkça acıtır iyice su yüzüne çıkartır. Canınız yanar ama gözünüzden yaş akmaz evet Sonbahar da tam böyle bir film.

Ve filmde öyle bir iskele var ki dalgalar sadece iskeleyi değil sizi de dövüyor. Yusuf ve Eka’nın buluştuğu ve Eka’nın Yusuf’a dönüp Rus roman karakterlerine benziyorsun dediği iskele. Bu sahne ağzımda acı bir gülümseme tadı bıraktı. Birbirlerini anlayan ve duygularını en net şekilde bize yansıtan Yusuf ve Eka aslında bizlere de mesaj vermekte; ‘hiçbir şeye geç kalmayın yoksa kaybedersiniz’ mesajı. Yusuf tedaviye geç kaldığı için hayatını kaybediyor aynı şekilde birbirlerine geç kaldıkları için aşkı kaybediyorlar, kısacası film biraz umutlandırıyor bizleri sonra hayır diyor bu bir aşk filmi değil! Mutlu sonlar filmlerde olur Sonbahar da değil. Sonbahar bence film kategorisini aşıyor. Herhangi bir filmi izlersiniz ama Sonbahar’ın içine giriyorsunuz, ne Artvin’in güzel manzarası bırakıyor sizi ne de varoluş sancıları…

Yusuf’un annesini canlandıran hanımefendi ise yöreden birisi Raife Yenigül, bize o kadar güzel Hemşince konuşur ki dediğim gibi filmin tamamen sıcaklığını içinde hissedersiniz. Yusuf Orti diyerek yüreğimize işler. Yusuf Oğlum diyordur yani ve bizi alıp götürüyordur.

Son olarak Sonbahar filmi varoluşu, varoluş sancılarını,insanın duygularını o kadar iyi yansıtan bir film ki ve bunu hem doğal güzelliklerle hem de duygularla gayet iyi yansıtıyorlar. Filmi izlerken hem Artvin’e hem de her oyuncunun yapmacıklıktan uzak hallerine aşık oluyorsunuz tıpkı bir ağacın yapraklarını dökmesi gibi sahici bir olay ve dökülen o yaprakların her birinin bir altın tanesi kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz ve film sona yaklaşırken tulumba sesi ve ağıt sizi tekrar sarsıyor. Evet bu film sonbaharda var olmaya çalışan bir ağaç lakin döküldüğünde ise size kalan altın yapraklar…

Son sahnenin büyüsü ve Yusuf’a yakılan ağıtla sizi baş başa bırakıyorum…

 

Okumadan geçmeyin:

İnsanın İçi Kırık Çekmeceler / Ece Ayhan

 

Berna Sakman

Psikolojik Danışman
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Avrupa’da Türk Modası: Turquerie Akımı

18. yüzyıl Avrupa'sında saray kıyafetlerine ilgi duyan, Türk usulü düğün yapan¸ şatolarda Türk halıları¸ Türk lâlesi¸ Türk içeceği “kahve” bulundurmayı...

Kapat