“Ana karnındaki yumurtayla ilgilenen toplum, doğan çocukların yüzüne bile bakmaz.” Beauvoir

“Bir gün annemin bulaşıklarına yardım ediyordum. Annem tabakları yıkıyor, ben kuruluyordum. Mutfağın penceresinden, itfaiye barakaları ile başka evlerin mutfakları görünüyordu. Bu mutfaklarda da başka kadınlar, tavalar ovuyor, tencereleri parlatıyor, tabakları yıkıyor, sebze ayıklıyorlardı. Her gün öğle yemeği; akşam yemeği; her gün bulaşık; her gün temizlik; saatler boyu uzayan bir hiçlik; hiçlikten öte bir yere ulaşmayan bir sonsuzluk. Ben böyle yaşayabilecek miydim? Bir yandan tabakları dolaba yerleştirirken, ‘hayır’ dedim kendi kendime. Benim yaşantım, bir yerlere ulaşacak mutlak.”

Simone, mutlak bir erkeklik ya da kadınlık doğası olmadığını göstermiştir. Kendisi, kadınların ve erkeklerin kök salmış ön yargılardan sıyrılması gerektiği fikrindedir.

Ona göre, toplumda sadece erkekler özne olarak ortaya çıkabilmektedir. Kadınlar ise erkeğin nesnesi haline getirilmiştir. Böylece kadının, kendi yaşamına yönelik sorumluluğu elinden çekip alınmıştır.

Kadın bu sorumluluğu yeniden ele geçirmeli, kendini geri kazanmalı, kimliğini erkeğin kimliğine bağımlı kılmaktan vazgeçmelidir. Çünkü kadını baskı altında tutan sadece erkek değildir. Yaşamın sorumluluğunu ele almayan kadın, kendi kendine de baskı uygular.

Beauvoir’a göre edebiyat ve inanç sistemleri kadınların erkeklerin gözünde her zaman “öteki” olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu nedenle kadınlara doğa, erkeklere ise kültür gözüyle bakılmıştır.

De Beauvoir’a göre feminist hareket sol hareketten bağımsız olmalıdır. Zira kadın sol harekette dahi “vitrin olma görevini” sürdürmektedir. Aynı durum kendini entelektüel olarak tanımlayan kişilerin meydana getirdiği gruplar, organizasyonlar, kuruluşlarda da geçerli aslında. Söz konusu alanlarda cinsiyetçiliğin dışavurumunda farklar var. En açık olanından derece derece gizli olanına doğru… Bu alanlarda üretmeye, geleceğe bir katkı adına elinden geleni yapmaya gayret eden kadının, kendi faaliyetine dikkat çekmek için bir erkekten çok daha fazla çaba harcadığı bir gerçek.

Simon De Beauvoir, Belirsizlik Ahlâkı Üzerine isimli eserinde, kişilerin özgürlüklerini arayan iç sesleri ile onları bastıran dış dünya koşulları arasındaki belirsizliği ele alır. Ona göre insanların varlığı bu iki zıt etkenin sürekli mücadelesi içinde sıkışıp kalmıştır. Bu nedenle önce bu belirsizliğin varlığı kabul edilmelidir. İnsanların içtenlikten uzak, farklı tutumlarla özgürlük ve sorumluluklarından kaçtığını öne sürer. İlk samimiyetsizlik kategorisi, özgün, doğal eğilimlerini tembellik ve bezginlik yoluyla inkâr eden “alt-insan”dır. Bu tehlikeli bir tutumdur, çünkü özgürlüğünü reddederken “alt-insan” acımasız, ahlaksız, şiddet eylemleri için “ciddi insan”ın piyonu haline gelir. Özgürlükten kaynaklanmayan, özgürlüğü hedef almayan tüm eylemler anlamını yitirmektedir. “Ölüm bizi buluşturamayacak. Böyle işte! Beraberliğimize gelince, tek kelimeyle harikaydı”.

Mutlaka Bakınız  Her Aşk Vedayı Hak Eder: MARİNA VE ULAY

Aynı zamanda, Beauvoir’in Belirsizlik Ahlakı Üzerine kitabında sevgilisi Sartre’nin düşüncelerinin sonuçlarını Sartre’den daha açık bir şekilde ifade ettiği iddia edilir.

Sartre için çizdiği portre şöyledir:

“Kafası sürekli teyakkuz halindeydi. Rehavet, uyuşukluk, kaçamak, baştan savmacılık, dinlenme, tedbir, saygı gibi şeylere yabancıydı. Her şeye ilgi duyar ve hiçbir şeyi verili kabul etmezdi. Herhangi bir şeyi düşünürken, bir mitten, bir kelimeden, bir ifadeden, kabul gören bir fikirden yararlanmak yerine, ona iyice bakar, girdisini çıktısını farklı anlamlarını kavramadan peşini bırakmazdı. Ne düşünmek gerektiğini, neyi düşünmenin akıllıca veya etkileyici olacağını sorgulamazdı. Sadece düşündüğü şeyi sorgulardı. 

Büroda geçecek bir hayat istemiyordu. Rutinlerden, hiyerarşilerden, kariyerden, aile ocağından, haklar ve görevlerden, hayatın bütün ciddiyetinden nefret ederdi. Bir iş, çalışma arkadaşları, üstler uyulacak ve dayatılacak kurallar fikrine katlanamıyordu. Asla ne bir aile babası ne de evli bir adam olabilirdi. Devrimci olmaktan ziyade bir anarşistti.”

Beauvoir’ya göre hiçbir şey doğuştan olmaz. Dahi doğulmaz, olunur. Özgür doğulmaz, olunur. Temelde kişinin; bir planı olması, o plana göre hareket etmesi, gelecek için amaçlar saptayarak yaşamasının, kendini gerçekleştirmenin ve buna bağlı olarak özgürlüğün temel koşulu olduğunu düşünür. Erkeğin egemenliğinin, sıklıkla dile getirildiği üzere, onun bedensel gücünün bir sonucu olmaktan çok, erkeğin etken olması ve buna karşılık kadının edilgen kalmasından kaynaklandığını söyler. Ona göre, kadın kendisine toplum tarafından biçilmiş bu rolü kabul etmemelidir. Çünkü bu ikinci rol bir kader değildir. Yani Beauvoir dünyaya kadın olarak gelinmez, kadın olunur der.

Fransız yazar ya da düşünür Simone, feminizm hareketi ile olan sıkı bağı ile birlikte bir düşünce insanı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

51 yılını birlikte geçirdiği ve aynı gün de hayata veda ettiği Sartre’ın kendisi için 1965’te, “Onda harika bulduğum taraf, bir erkeğin zekâsına -konuşma tarzımdan hala biraz köleci olduğumu anlarsınız- ve bir kadının duyarlılığına sahip olması. Bir başka deyişle, arzulayabileceğim her şeyi tam olarak onda buldum.” demiştir.

”Madem ki yüreğim çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için, birileri için çarpmak zorunda.” -Simone De Beauvoir, Mandarinler

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Tony Gatlif: “Müzik benim için halkları bir arada tutan çimento gibi”

"Benim için doğallık en önemlisi. Arkasında müthiş bir çalışma ve emek var ama hayat gibi gayet akıcı olması için böyle...

Kapat