Avazı Çıktığı Kadar Susmak: Beyaz Mantolu Adam

“Susuyorum. Konuşursam anlamazlar. Ben susarak anlaşılmayı tercih ediyorum.”
Charles Bukowski

Beyaz Mantolu Adam, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı öykü kitabında yer alan ve bireyin toplum ile uyuşmazlığını anlatan bir öyküdür. Toplumun içinde, tam da merkezinde ama asla ona ait olamayan bir bireydir beyaz mantolu adam. Herkesin içinde hiç kimsedir. Aynı anda hem en çok fark edilen hem de en çok ötelenendir. Kalabalık sokaklarda dolaşır durur, sanki ulaşmak istediği bir yer vardır ve kendini “susarak” gerçekleştirmeye çalışır. Bu yüzden de etrafındakiler tarafından sürekli itelenir ve bir zaman sonra da “öteki”leşir.

Oğuz Atay, beyaz mantolu adamını bile isteye konuşturmaz, tek sözcük etmesine bile izin vermez. Sesi yoktur, sözü yoktur. Bir adı bile yoktur. Beyaz bir kadın mantosu giyerek kalabalıklar içinde sessiz ve suskun dolaşır durur ve tüm bu susmalarının içinde çok iyi tanıdığımız bir kahraman olur beyaz mantolu adam.

Atay’ın bu öyküsünü Çiçek Pasajı’nda gördüğü bir adamdan esinlenerek kaleme aldığı düşünülmektedir. Öyle ki bir gün Atay, pasajda kemer satan bir adam görür, saçı saçalı birbirine karışmış, sefil bir adamdır gördüğü. Çiçek Pasajının kalabalık ve gürültülü meyhanelerinde, canlılık belirtisi göstermeden giysi askılığı gibi bir köşede dikilip durur. Kendini kalabalıklardan soyutlamıştır.

Öykünün kahramanı beyaz mantolu adam da tıpkı Çiçek Pasajında kemer satan adam gibi yalnızdır. Kalabalıklar arasında edinilen bir yalnızlıktır bu. Öykü boyunca hiç konuşmayan kahraman, kendisine laf atanlara, soru soranlara hatta onu itip kakanlara, mantosunun cebini çekiştirenlere herhangi bir yanıt veya tepki vermez. Hiç konuşmadığı için onu turist sananlar bile olur ve ona yabancı dillerde küfürler ederler.

Anlamakta güçlük çektiği bir dünyayla kendini özdeşleştirmekte zorlanan kişi, kalabalıklara yabancılaşır. Beyaz Mantolu Adam hikâyesinde Atay, topluma yabancılaşan bir bireyin var olma sancısını anlatır. Topluma yabancılaşmış bu beyaz mantolu adam için, “özgürlüğünü kendi iç dünyasında arayan ve varolmaya çalışan biri” tanımlaması yapılabilir.

“Beyaz mantosuyla kalabalığa karıştı, ne yapacağını bilmeyen insanlar, işsiz güçsüz takımındakiler, onu seyretmek için duranlar, bir kadın, kalabalığı yarmaya çalışıyordu.”

Beyaz mantolu adam, birey – toplum çatışmasındaki var olmakla boğuşan bireydir.Onu daha iyi anlayabilmek adına, varoluşçu filozoflardan Søren Kierkegaard’ın şu sözlerini hatırlamakta yarar vardır:

“Kişi olarak herkes ayrıktır. Yalnız kendisi ve Tanrı karşısında sorumludur. Kişinin yaşamı da bundan dolayı yalnızlık içinde ve yalnızlar arasında geçer. Aile gibi doğal topluluklar yanında, din ve devlet toplulukları da insanları yalnızca dıştan sararlar. Kişiliğin derinlerinde her topluluk biter.”

Tıpkı bu alıntıda olduğu gibi beyaz mantolu adam da eylemlerinde yalnızdır ve aslında tüm davası “kendini gerçekleştirmek”tir. Davranışları da bu doğrultuda “genele düşmekten” kaçınan davranışlardır: onunla alay edenlere bir yanıt vermemesi, alışılmışın dışında bir kadın paltosu giyerek dolaşması, herhangi bir jest veya mimiğe sahip olmaması gibi.

Atay, beyaz mantolu adamı bilinçli olarak toplumdan ayırır. Kahramana kendisi olma mücadelesini verdirir. Kahraman, bir süre vitrinde cansız manken gibi durur ve bundan para kazanacaktır. Ne var ki bir süre sonra mağazayı terk eder. Mağaza sahibi arkasından seslenir:

“Nereye gidiyorsun? Fena mı, para kazanıyorsun işte.”

Beyaz mantolu adam, durmaz, arkasından koşarlar, cebine para sıkıştırırlar ama o durmaz, yürümeye ve bulunduğu yerden uzaklaşmaya devam eder. Eğer o da herkes gibi olmayı başarabilseydi ya da tercih etseydi, muhtemelen dükkân sahibinin isteklerini sonuna kadar yerine getirir, vitrinde durmayı kabul eder ve para kazanırdı. Ama beyaz mantolu adam herkes gibi olmamayı tercih etmiştir bir kere.

“Yalnızlık, yabancılaşma ve iletişimsizlik”, 20. yüzyıl edebiyatının en önemli kavramlarıdır ve Atay bu kavramları diğer eserlerinde de işler. Tüm bu yalnızlığı ve iletişimsizliği içerisinde kahramanımız, yer yer “cüzzamlı”, “deli”, “esrarkeş” sıfatlarını taşımak durumunda bile kalır.

Öte yandan beyaz mantolu adam, öykü boyunca bunalmaktadır, sıkılmaktadır. Bu durum, Sartre’ın felsefesinin rehberi “bulantı” kavramını hatırlatabilir. Ona göre dünya düzensizdir. Pistir. Dünyada iyi gitmeyen, yolunda olmayan bir şeyler vardır. Dünya insana göre uyumlu bir biçimde kurulmamıştır, tam tersine zalimdir, acımasızdır, düşmancadır ve saçmadır. Birçok insan yapışkanlık içinde yaşar. Ancak bulantı bizi bu yapışkanlıktan kurtarır. Bu kurtulma için ilk şart, kendini aşıp hiçliğe doğru adım atmaktır.

“Ne bunaltıyorsunuz hasta adamı?”

Atay, öyküsünde Sartre’ın tanımlarına uygun olarak bunalımlı bir adamı anlatmaktadır. Beyaz mantolu adam, atipiktir ve sıkıntılıdır. Metin boyunca durmadan sıkılır, sabit bir yerde durmaz, duramaz. Sürekli hareket ve bir yerlere gitme/ulaşma çabası içindedir.

Beyaz mantolu adamın öykü boyunca tek bir mimiğine şahit oluruz: Gülümsemek. Öykünün sonuna doğru kahramanımız gülümser. Bu gülümseyiş, ilk ve sondur, öncesi veya sonrası yoktur. Gülümsemesinin nedeni tam olarak bilinmese de tahmin edilebilir. Arkasındaki kalabalığa bakar ve denize doğru yürümeye başlar. Varoluş bunalımına giren kahraman, varoluşunu kanıtlamak adına ardındaki kalabalığı terk etme yoluna girer. Yani Sartre’ın dediği gibi kendi özünü kendi eylemlerinden yaratacaktır: İntihar.

Mantoyu kendisine satan satıcıyla aralarında geçen konuşmalar, kadın elbisesi giyiyor oluşu, aldığı bu mantoyla topuklarının çevresinde dönmesi, ilk ve son defa gülümsemesi, etrafındakilerin uzun uzun onun turist olup olmadığını tartışması, çeşitli dillerde kendisine edilen küfürler, vitrinin tamamını kaplayarak müşteri çekmesi için canlı manken olarak kullanılması, kıyafetinin sahilde yeniden tartışma konusu olması, hatta halkın huzurunu ihlal etmekle suçlanması ve daha nicesi…

Tüm bu olanlardan belli ki Atay, öyküsünü haklı bulduğu kişiden yana değil karşı tarafın merceğinden kaleme almaktadır. Bu da öykünün içindeki gizli ironidir.

Atay’ın Tutunamayanlar romanını ve başkahraman Selim’i biliyoruz. Beyaz mantolu adam da tıpkı Selim gibi “tutunamayan” bir karakterdir. Toplumla uzlaşamayan, barışık olmayan bir kahramandır. Dış dünyada toplumla çatışan birey, ruh dünyasında kendi iç benliğiyle de mücadele halindedir. Onun kendi iç beni ile olan mücadelesi, topluma uzaktan bakmasına neden olur. Bir çıkış yolu bulamayan hikâyenin kahramanı, sonunda intihar ederek benliğini cezalandırır. Bu intihar, kendi kendisini aşamayan bireyin çaresizliğinin bir göstergesidir. Hikâye kahramanının toplumla uyum sağlayamaması, beyaz bir kadın mantosu giyerek sokağa çıkması, var olan toplum düzenine bir başkaldırı olarak da düşünülebilir. Ne var ki bu başkaldırı sessiz çığlıklarla doludur.

Unutulmamalıdır ki bu öykü ile Atay, kalabalıklar içinde kendi kabuğuna çekilen, her geçen gün biraz daha yalnızlığa mahkûm olan çağımız insanının dramını da vermektedir. Beyaz mantolu adam topluma karşı girdiği bu savaşında kararlıdır. Etrafındakilerin “Daha ileriye ve derine gidemez!” dedikleri denize doğru bütün kararlığıyla gitmiştir ve kendi küllerinden “var” olmuştur.

Avazı çıktığı kadar susan beyaz mantolu adam, hayatına son vererek “var olmayı” tercih etmiş ve kendini susarak gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Biz Neden Happy Hour’larımızı Doğayla İç İçe Yapmayalım?

Doğadan, gün ışığından ve temiz havadan izole bir ofis hayatı, çalışanlara depresyon veya yorgunluk olarak geri döner. Polonya asıllı mimarlık...

Kapat