AYLAK BİR “C”AMUS MEURSAULT VE BAY “C”

”Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.”
Yusuf Atılgan

Belki de tam da bu yüzdendir ki Atılgan bir isim bile vermemiştir Aylak Adam’ına.

“C” deyip bırakıvermiştir kahramanını…

VE O “C”, GÜNÜN BİRİNDE DÖNER DOLAŞIR BİR SOYADIN BAŞ HARFİ OLARAK KONUVERİR BİR ADIN YAMACINA: ALBERT “C”AMUS!

BİR “AYLAK” CAMUS

Yıl 1913. Adı Albert, soyadı Camus. Fransa’nın sömürgesi durumunda olan Cezayir’de, evlere temizliğe giderek hayatını kazanan İspanyol bir anne ve henüz 1 yaşındayken kaybettiği Fransız bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi Albert Camus.

1923’te ilkokula başladı ve öğretmeni Louis Germain, Albert’in okuma becerisini geliştirmesine yardımcı oldu. Ardından Cezayir Lisesine girdi.

Tabi bir de futbol oynadı.

Ardından yüksekokula başladı ve felsefe okudu. Aynı yıl kendi deyimiyle “verem ve komünizm illeti”ne tutuldu ve futbolu bırakmak zorunda kaldı.

1933’te kısa süre sonra ayrılacağı eşiyle hayatını birleştirdi.

1934’te felsefe bölümünden mezun oldu ve 1936’da yine felsefe üzerine doktora yaptı. Bir tiyatro kurdu ve 1936’da “Avusturya’da İsyan” adlı oyununu yazdı.

1937’de “Tersi ve Yüzü” adlı denemesini kaleme aldı. Sonraları yazacağı tüm eserlerinin tohumlarını bu denemeyle birlikte atmış oldu.

1939’da hastalığı yüzünden askere alınmadı ve “Kabilliler Diyarında Duruşma”yı yazdı. 1 yıl sonra gazetecilik yapmaya başladı ve evlendi. Bu seferki evliliği ilkine göre daha uzun sürdü ve Albert Camus baba oldu.

1942’de “Yabancı” doğdu. Dünyayı, deniz kenarında dolanan ve nedenini belki de kendisinin bile bilmediği bir cinayeti işleyen “yarı aylak Meursault” ile tanıştırdı.

Aynı yıl “Sisyphos Efsanesi” adlı deneme kitabını da yayımladı.

1944’te Combat gazetesinde yazı işleri müdürü, Gallimard Kitabevinde edebiyat danışmanı oldu. “Caligula” ve “Anlaşmazlık” adlı oyunlarını yazdı.

1947’de “Veba” doğdu. Ve roman, eleştirmenler ödülü aldı.

1951’de “Asiler” adlı eserini kaleme aldı ve Sartre ile tartıştı.

1950’de “Olanlar Üstüne – 1” [Olanlar Üstüne – 2 (1953), Olanlar Üstüne – 3 (1958)], “Mola” ve “Doğrular” adlı eserlerini kaleme aldı.

1956’da “Düşüş” adlı uzun öyküsünü yazdı.

1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.

4 Ocak 1960. Albert Camus, araba kazasında hayatını kaybetti.

 BİR “YABANCI” ATILGAN

“Bugünün insanı, önce bedenin kurtulması gerektiğini sanıyor. Bu uğurda ruhun bir süre için ölmesine bile razı oluyor. Fakat ruh bir süre için ölebilir mi?”
Albert Camus

Modern bireyi, aşk, yabancılaşma ve yalnızlık temaları çerçevesinde, dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf Atılgan, işlediği konular kadar üslubu ile de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncülerinden olmuştur.

Yusuf Atılgan’ın bütün roman ve hikâye kişilerinde birtakım ortak özellikler bulunmaktadır. Toplumla ilişkilerinden kaynaklanan “sorunlu” yanları ve uyumsuzlukları bakımından benzerlikler dikkat çekicidir.

Atılgan, romancı kimliğinden öte iyi de bir biçemcidir. Romanlarının her cümlesini tekrar tekrar yazdığından sıkça söz etmiştir. Belki de tam da bu titizliğinden ötürü hayatı boyunca sadece iki roman kazandırabilmiştir edebiyat dünyasına. Aylak Adam üzerine konuşurken, “Bence roman şiir gibi yazılır. Romanda deyişin çok büyük önemi var.” der ve eserlerinde biçem kaygısını içeriğe oranla ön planda tutar.

“Metinlerimi sanki mektup yazarmışçasına yazarım, daha çok kendime yöneliktir bu çabam. Eleştirilerden de fazla alınmam, yüksünmem.”

Romanında ayrıntıları, çağrışımları, anlık saptamaları çok iyi kullanan Atılgan, insanların yaşamlarında asıl önemli olanın ayrıntıların olduğunu savunur. Bu anlayışı da romanlarına çok iyi uygular. Aylak Adam C’nin ruhsal durumunu aydınlatmada ayrıntılardan çokça yararlanır. Tasvirleri de ustaca saptamaları da hep bu ruhsal çözümlemelere yardımcı olur.

Atılgan, tam anlamıyla bir “tip”çidir. Öyle ki edebiyatımıza kazandırdığı unutulmaz bir tip olan “C.” yazarının da ötesine geçerek ölümsüzlüğü yakalamıştır. Bu yüzdendir ki Aylak Adam, aslında Atılgan’ın değil, “C”nin romanıdır. Biraz mağrur, az biraz şımarık, fazlasıyla orijinal ve kendini beğenmiş, hem güçlü hem zengin; toplumdan kopmuş ve hatta kendini toplumdan bile isteye ayırmış bir “C”nin romanıdır Aylak Adam.

Atılgan, Aylak Adam’ın dört mevsim serüvenini anlatır. Bu serüven İstanbul’da geçer. Fazla bir değere sahip olmayan, kendine sürekli dayanacak bir şeyler arayan, yolunu bulamamış gençliğin tipik bir örneğidir Aylak C.

Meyhaneler, resim atölyeleri, yazlıklar, deniz kenarları ve bol para pek çok kimseye bir yol çizdirebilse de Aylak Adam sürekli bir arayışta bulur kendini. Öyle ki roman boyunca sürekli olarak aramaktan konu açar:

“Üç yıldır sürüp giden aramalar.”

“Ben ya ararım ya da yaşarım.”

“Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi. Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan, seven bir kadın.”

Aylak Adam C, “tutamak” olarak kadınları kasteder ve onun ilk tutamağı kuşkusuz ki teyzesidir. Çocukluğunu teyzesi ve babasıyla aynı evde geçirmiştir. Babasından hiçbir zaman hoşlanmamıştır. Teyzesiyle oyunlar oynayıp onun sevgi dolu kucağına (bu sevgi dolu kucak teyzesinin o çok sevdiği bacaklarından ibarettir) yattığı zamanlarda, babasının “Çocuğu yatır!” deyişleri, onu sıcacık bir kadın sevgisinden, teyzesinden, koparır. “Öteki”nin sıcaklığını Zehra teyzesinde duyumsar C. ve babası onu bu sıcaklıktan “Çocuğu yatır!” nidasıyla her akşam koparır. Bu yüzden çocukluğundan yetişkinliğine kadar babasına hep aynı duyguyu besleyecektir: Kin.

“Hemen her gece babam eve girer girmez beni, teyzemle oynadığımız oyunlardan, masalların mutluluğundan ayırırdı. ‘Çocuğu yatır!” derdi. Büyük sevinçlerden büyük kederlere birden geçişi öğreniyordum. Çünkü onun kucağındayken babamın varlığını unutmuş olurdum. Yatakta, beni ondan ayırmasındaki haksızlığı düşünürdüm.”  

Aylak Adam C’ye göre, aynı zamanda roman boyunca da hissettirilen durum budur, mutlu olunan tek an teyzeyle beraber oynanan oyunların ve anlatılan masalların dinlenildiği anlardır. Baba kavramı ise onu bu mutlu anlardan çekip koparan koca bir canavardır.

Küçükken kaybettiği annesinin gözlerinin mavi olduğunu da teyzesinden öğrenir. Gerçek sevgili sanarak zaman zaman peşine düştüğü fakat asla kavuşamadığı kadının gözleri de “mavi”dir. Aslında burada Freud’un kulaklarını çınlatmakta da fazlasıyla yarar vardır: “Ana”yı Arayış.

Çocukluğunda babası tarafından bazı değerlerin çiğnendiğine, sevdanın temasa dayalı vücut zevkinden ibaret görüldüğüne tanıklık eden C, roman boyunca bu fikri yenmeye çalışmıştır. Sürekli olarak toplumdan ve çevresinden ne kadar farklı olduğunu görmesi baş kahramanı büyük bir yalnızlık duygusuna sevk eder. Bu duygu yaşamın amacını “birbiri için yaratıldığına inandığı kişi” ile tamamlanmak olarak gören bas kahramanın onu sürekli arayışına dönüşmüştür. Bu arama süreci, aynı zamanda kişinin kendini arama süreciyle örtüşür. C, onu bulduğu zaman tamamlanmış olacaktır.

C’nin babasıyla ilgili duyguları, romanda belirgin bir şekilde hissedilir. Bu kinin yanında kesinlikle korku da mevcuttur. Öyle ki bu korku sadece babasına karşı değil, okuldaki arkadaşlarına, tanıdıklarına hatta beraber olduğu kadınlara da karşı beslenecektir. Bu duygu yoğunluğu bazen o kadar artar ki çevresindeki herkese karşı “tahammülsüzlük” başlar. Aylak Adam’da diğerlerine karşı, sevgi ve samimiyet yoktur. J. P. Sartre’ın düşüncesi sanki Aylak Adam’ın ağzından çıkmış gibidir: “Başkaları cehennemdir!”

Aylak Adam “C”, yaşadığı dağınık hayattan hoşnut değildir. Üzgün ve bezgindir. Çok fazla kadınla beraber olduğu halde aradığı her ne ise onu bir türlü bulamaz. Bazen bir kahvenin camında oturarak geçen kadınlarla ilgili hayaller kurar. Kendini çoğu zaman başkalarıyla, ki bu başkaları genellikle kadındır, tamamlamaya çalışır. Bu tamamlanma çabası sürecinde ise başkaları ile sürekli kavga halindedir.

“Kesin olarak bilmediği bir şeylere kızıyordu. İçinden sövdü.”

“Bir ben miyim düşünen; bir ben miyim yalnız?”

Toplumdan kopuşun manifestosu olan bu sözler aynı zamanda topluma yukarıdan bakmanın da sonucudur. Dört mevsimlik serüven, sinemalar, sanat atölyeleri, meyhaneler, ressam ve aktörlerle sohbetler, kitaplar, içki, yine içki ve biraz daha içki…

Dar bir çevrede, sanki hep böyle gidecekmiş gibi mutluluğa yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşmalar… Roman kahramanlarında Ayşe, Aylak Adam için “Bütün suç onun aylak oluşunda. Bari resim yapsa.” der. Aylak Adam C. ise resim yapmanın zor olacağını fakat yazabileceğini düşünür ve dener. Ne var ki yazı yazamamasını da insanların anlayışsızlıklarına yükler ve yazmayı da bırakır. Kahramanımız fazlasıyla sıkılgandır da. Bütün yazdıklarını tek tek, küçük küçük yırtar, “Bu da bitti, yine eskiye döndüm.” diye düşünür durur. İçinde bulunduğu aylaklık ve yabancılaşma tam anlamıyla bir kısır döngü halindedir. O kısır döngüden bir türlü çıkamaz. Aynı koridorlarda dolanır durur.

“…İnsanın bir tutamağı olmalı… Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır.”

Kahramanın toplumun değerlerine karşı takındığı bu aykırı tutum onu fazlasıyla büyük ve içinden çıkılamaz bir yalnızlığa itmiştir. Kısır döngüsünden çıkamayan C, bir zaman sonra yenilgiyi kabul eder. Zaten okur da Aylak Adam’ın mutluluğa eremeyeceğini, sonu baştan belli bir yıkıma doğru yol alacağını bilir. Bel bağladığı sözde tutamaklar C’yi kurtaramaz. C, yaşamının bilincine varamaz. Sonsuz bir boşlukta aylaklığıyla beraber gezer durur.

YUSUF ATILGAN, C’YE KIYIP DA ONU ZEBERCET GİBİ ÖLDÜREMEZ, YAŞAMINA SON VERMEZ…

BELKİ DE ONA KIYAMAZ. KISIR DÖNGÜSÜNÜN İÇİNE HAPSEDER VE EDEBİYAT KORİDORLARINDA AYLAK AYLAK GEZMESİNE BİR ÖMÜR BOYU MÜSAADE EDER.

Adını tam olarak bilemediğimiz C’ye bugün bir romanın satır başında ya da sokağımızın başında hatta kimi zaman yanı başımızda rastlamak mümkün olabilir.

“Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.”

BELKİ DE TAM DA BU YÜZDENDİR Kİ ATILGAN BİR İSİM BİLE VERMEMİŞTİR AYLAK ADAM’INA. “C” DİYİP BIRAKIVERMİŞTİR KAHRAMANINI. VE O “C”, GÜNÜN BİRİNDE DÖNER DOLAŞIR BİR SOYADIN BAŞ HARFİ OLARAK KONUVERİR BİR ADIN YAMACINA: ALBERT “C”AMUS.

Çevreleri, yaşayışları, kültürleri, imkânları farklı olan bu iki tipin ortak yanları, aradıkları(!) aşkı ve hayatı bulamamaları, topluma küskün, ondan kaçan ve yalnız olmayı tercih etmeleridir. Dahası her ikisi de topluma direnmekten ve onu düzeltmeye çalışmaktan aciz tiplerdir. Aylak Adam C, bu sefer tam bir “Yabancı” olarak “C”amus ile çıkar karşımıza: Meursault.

Edebi dünyasını kurarken her yazar gibi Camus de yüzlerce yazardan etkilenmiştir kuşkusuz. Onun kimlerden ve hangi felsefelerden etkilendiğini bulmak için denemelerine ve/veya günlüklerine bakmak faydalı olacaktır. Bu yazılarına bakıldığında temelde dört isim karşımıza çıkacaktır:

Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche ve Unamuno.

Dahası not defterine Tolstoy’da şu alıntıyı yapmıştır: “Uğruna yaşadığımız, bize hayat, zenginlik, ün, onur, iktidar sağlayan tüm dünya nimetleri, tüm zevkler, ölüm tarafından elimizden alınıyorsa, bu nimetlerin hiçbir anlamı yok. Hayat sonsuz değilse sadece saçmadır, yaşama zahmetine değmez ve en kısa sürede intihar aracılığıyla hayattan kurtulmak gerekir.”

Dostoyevski’ye göre bahsedilen durumlarda hayat “yaşama zahmetine girmez” bir olgudur. Camus de tam olarak bu anlayışı benimsemiş olacak ki, intihar ettirmese de, Meursault’nun canına kıyar. Camus, Atılgan gibi “Aylak Yabancı”sının hayatını sürdürmesine müsaade etmez. Trajik bir hayata sahip bir insanın intihar etmesinde ya da ölmesinde pek de bir sakınca yoktur ona göre.

“Bir insanı öldürmek, onun mükemmele ulaşma şansını ortadan kaldırmak demektir.”

Camus’nün dünya görüşü, yaşamın anlamsızlığına, saçmalığına ve bu saçmalıktan kaynaklanan bir arayışa dayanır. Mademki iyi veya kötü her yaşam, bir noktada ölümle, yok oluşla sonuçlanıyor, nedendir ki insan çalışıp çabalar, didinip durur? Camus için yaşam, saçmalık ve anlamsızlıktan pek de öte değildir. İçine düşülen bu saçmalığın umutsuzluğu ve karamsarlığı da beraberinde getirmesi de kaçınılmazıdır. Peki, umutsuz olmak, her daim umutsuzluğu gerektirir mi? Bu soruya “Hayır!” der Camus.

“Ölümle biten yaşam saçmadır, evet. Bunda kuşku yok. Ama yaşam ölümle bitiyor diye kapayacak mıyız gözümüzü, yüreğimizin kapılarını bu yaşanası dünyanın güzelliklerine, bunlar yanında insanların acılarına, çaresizliklerine? Mademki yaşıyoruz, yaşadığımız sürece mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yaratmaya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.”

Camus’nün dünya görüşünün özetidir bu sözleri. Saçma felsefesinin yanına umudu da iliştirir. Umut aslında her daim var olandır.

Peki, saçma dünyada insan niçin yaşar? Üstelik kendisi bile seçmemiştir yaşamayı. Yaşamak zorunda hissettiği için mi yaşar? Uyanıp uyanmak, nefes almak alışkanlık olduğu için mi yaşar? Yoksa sonunda yokluk olduğunu bile bile hedefleri için mi? Ya da kendisine ait bir “tutamak” aramak için mi yaşar? Camus, bu soruları aslında şöyle cevaplar okuyucusuna:

Yaşamına anlam kat, ona değer ver, onu doldur, ona asla yabancılaşma!

Ve şu cümleyle başlar Yabancı romanına: Bugün annem öldü. Belki de dün. Bilmiyorum.

Daha ilk cümleden anlaşılan ve hissedilen Meursault’un saçma bir yaşamıdır. Kimliği tıpkı “C” gibi eksiktir: Yabancı’dır. Pek de dolu olmayan bir bilinçle dolanan bu eksik kimlik, hayatının öncesinden ve sonrasından bağımsız olan bir cinayetin ortasında bulur kendini. Sonrasındaysa idam cezası, yok oluş ve ölüm.

Meursault’un serüveni saçma bir serüvendir. Sevip sevmemek, evlenmek ya da evlenmemek, Tanrıya inanmakla inanmamak arasında gidişler gelişler, somut ve mantıklı bir neden olmaksızın insan öldürmek gibi pek çok insan için önem arz eden sorunları kendine dert bile edinmeyen Meursault’un saçma bir romanıdır Yabancı. Öyle ki bu saçmalığı annesinin ölümüyle başlatır, Marie’nin sevgisiyle devam ettirir ve kendi ölümüne duygusuz kalabilmesiyle sonlandırır. Meursault, saçma kavramından bihaber ama tam da saçma duygusunun merkezinde, içinde yaşayan bir “Aylak Adam”dır.

albert-camus-yusuf-atılgan-meursault-bay-c

Biri işlediği cinayet sonucu idam edilen yarı aylak bir adam…

Diğeri ise romanın sayfalarından çıkıp, kurmaca dünyadan asıl olana adım atmış tam bir aylak…

Bay C…

Meursault…

Camus, Meursault’un hayatına son verdi.

Atılgan, ise C’nin edebiyatın mazi koridorlarında gezinmesine izin verdi.

Bu noktada hatırlamadan edemeyeceğim: Jale Parla’ya göre hiçbir edebiyat eseri tam olarak tamamlanmamıştır.

Siz de dikkatli olun! Eğer kütüphanenizde bu iki kitap yan yana duruyorsa, “C”amus’den emanet “C” harfini koltuğunun altına almış olan Bay C’nin, Yabancı romanının sayfalarından size göz kırpması an meselesidir…

Aylak C, aramızda…

Camus’den emanet aldığı “C” harfi ile yanı başımızda, bir yerlerde aylak aylak gezmekte…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Yılın En Kötülerini Belirleyen 37. Ahududu Ödülleri Sahiplerini Buldu!

Yılın en iyilerinin ödüllendirildiği Oscar'ın ardından; yılın en kötü film, yönetmen ve oyuncularının belirlendiği Ahududu Ödülleri de 37. kez sahiplerini...

Kapat