BABALAR ve OĞULLAR: HERMANN KAFKA-GREGOR SAMSA ve CEMİL ATAY-SELİM IŞIK

”Gene de sonunda tümüyle sana benzemekten korkuyorum: yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”
Oğuz Atay

oguz-atay-1

“Dayanıklılığınla, sağlığınla, güçlü sesinle, azminle, insan sarraflığınla, dünyaya tepeden bakışınla sen gerçek Kafka’sın.”
Franz Kafka

Franz Kafka (1883-1924) czech writer c.1910. (Photo by Apic/Getty Images)

Toplum bilincinde en küçük ve çekirdek kurum olarak kabul edilen ailenin otoritesi, direği, “ayakta tutan”ı şüphesiz ki “baba”dır. Ailenin lideri olan baba, kendi neslinin de bir bakıma yaratıcısıdır. Bu noktada, babanın rolü, ailenin bel kemiğini oluşturmakla kalmayıp, kadın ve erkeğin ürünü olan çocuğun da kişilik ve karakter oluşumunda etkili olmaktadır.

Lider olmanın getirdiği sorumluluklar, hem fiziksel hem de duygusal çaba gerektiren işler sonucunda baba gücünü nasıl yansıtacaktır? Baskın, katı, kurallara uyan ve uydurtan babalar ile ılımlı, sakin, esnek babalar düşünülecek olursa kuşkusuz ki yazarlarımızın söz konusu babaları, ilk anlatılan babalar olacaktır. Bu durum onların karakterlerinden yazar kimliklerine ve hatta yarattıkları kahramanlara kadar yansıyacaktır.

Franz Kafka’nın babasına yazdığı fakat asla yollamadığı, Oğuz Atay’ın ise babasının ölümünden 2 yıl sonra kaleme aldığı ve yine alıcısına ulaşamayan mektuplar, onların babalarına olan düşünce ve duygularını dışa vurma hali olmakla beraber, kendi karakterlerini de anlatma ihtiyacının bir aracı olmuştur. Her iki mektupta da yer alan ortak özellik ise yazılanların hiçbir zaman babalarına, hayattayken veya iletişim halindeyken, ifade edilmemiş olmasıdır.

Hermann Kafka, 14 Eylül 1852 tarihinde Güney Bohemya köyü Wossek’te yoksul koşullar altında yaşayan bir ailenin altı çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. İlkokulun ardından, Pisek’teki bir akrabasının tekstil işinde çıraklık yapar. 1872 yılında askerlik muayenesinden geçer, Ordu’daki bir Çek birliğinde üç yıl askerlik yapar ve lokomotif sürücülüğüne yükselir. Ordudan terhis edildikten sonra Prag’a yerleşir, burada firma temsilcisi olarak çalışmaya başlar. Aynı dönemlerde, saygın ve varlıklı bir ailenin kızı olan Julie Löwy, Bohemya’nın başkentine gelir. Hermann Kafka, Hulie Löwy ile tanışır ve aralarında mektuplaşmalar başlar. Aynı yılın eylül ayında evlenen Hermann Kafka ile Julie Löwy, iplik, pamuk ve giysi ticaretiyle ilgilenerek maddi durumlarını refah bir düzeye taşırlar.

Hermann Kafka’nın kişilik ve karakter gelişimine etki eden üç önemli dönem saptanacak olursa bunlar, hayata geldiği yoksul köyden ayrılma çabası, askerlik yılları ve ticari başarısı olacaktır. Çevresi tarafından yardımsever olarak tanımlanan babanın, fotoğraflarına bakıldığında ciddi ve düzenli duruşu, geniş omuzları, güçlü görünüşü de gözden kaçmayacaktır.

Hermann Kafka, tipik bir aile lideri olarak, Yahudi orta sınıfı ataerkil sistemi içerisinde, oğlunun kendi ticari işini ilerletmesini ve geliştirmesini arzu etse de bu geleneksel beklentilerinin karşılığını pek de alamayacaktır ve bu karşılığı olmayan beklenti, baba-oğul çatışmasına zemin hazırlayacaktır.

Oğuz Atay’ın babası olan Cemil Atay ise, 1892 yılında Kastamonu’da doğmuş, 1969 yılında Londra’da vefat etmiş bir Türk siyasetçidir.

Cemil Atay, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirir, Kastamonu Ağır Ceza azalığı, Ankara Milli Korunma yargıçlığı ile 6. ve 7. dönem Sinop, 8. dönem Kastamonu Milletvekilliği yapar, anne Muazzez Hanım ile evlenir ve bu evlilikten iki çocuğu olur. Kastamonu kökenli hukukçu ve CHP eski milletvekillerinden olan Cemil Atay; Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır: misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biridir.

Oğuz Atay’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi ilkokul öğretmeni Muazzez Atay kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir. Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası onu doktorluk veya mühendisliği yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır. Çünkü baba Cemil Atay’a göre sanat akademisinde okumak, “aç kalmak” anlamına geliyordu.

Gerek Hermann Kafka gerekse Cemil Atay, toplum içerisinde belli bir mevkide yer almış, kuralları olan ve kendi çerçevesini çizen karakterler olarak karşımıza çıkmaktadır. Tahmin edileceği üzere oğullarının da bu çerçevenin içerisinde yer alıp kendi işlerini layığıyla devam ettirmeleri, çocuklarının gelecekleri hakkında planladıkları yegâne şey olmuştur.

BABA OTORİTESİNİ SAF DIŞI ETME DÜRTÜSÜ: OEDİPUS KOMPLEKSİ

Kişilik özelliklerini oturtmaya başlayan/çalışan çocuk babasıyla özdeşleşmeye başladıktan sonra annesine karşı gerçek bir nesne yükü geliştirmeye başlar daha sonra psikolojik olarak farklı iki tür bağ göstermeye başlar. Bunlardan biri annesine karşı doğrudan cinsel bir nesne yükü, diğeri ise model olarak aldığı babasıyla özdeşleşme yüküdür. Çocuk zihinsel olarak geliştikçe bu iki bağ bir araya gelir ve böylece Oidipus kompleksi, bu ikisinin birleşmesi sonucu ortaya çıkar. Bu kompleksin ortaya çıkmasından sonra çocuk, annesine giden yolda, babasının durduğunun farkına varır. Başlarda iyi huylu devam eden özdeşleşme, düşmanca bir görünüşe bürünür ve çocuk babasıyla yer değiştirmek ister. Aslında özdeşleşme başlarda çelişkilidir. Libido organizasyonu arzu ettiğimiz nesnenin ve ödülün “yeme” ile asimile edildiği ve bu şekilde yok olduğu oral evrenin türevi gibi hareket eder. Oidipus kompleksi tersine de çevrilebilir ve baba cinsel isteklerin tatmin olmayı istediği nesne olarak düşünülebilir. Özdeşleşmede baba, onunla olan bir nesne bağının öncüsü olur.

Baba ile özdeşleşme ve babayı nesne olarak görme arasındaki ayrıma bakacak olursak özdeşleşme durumunda kişinin babası, kişinin ne “olmak” istediğidir. İkinci durumda ise baba kişinin sahip olmak istediğidir. Bu ayrımın oluşması bağlılığın egonun öznesi ya da nesnesi olmasına göre değişmektedir. İlk türdeki gibi bir bağ cinsel nesne seçimi yapmadan önce zaten mümkündür.

Gerek Oğuz Atay gerekse Franz Kafka’nın babalarına yazdıkları mektuplarda onlara, gizliden, hissedilen beğeni duygusu ve bu duygunun yanında hissedilen içten içe kıskanma, babaları gibi olma/olamama durumu ve babalarını alt etme içgüdüsü belirgindir. Franz Kafka, babasını bir haritanın üzerinde yatarken hayal edip yaşamak istediği yerlerin babasının vücudunun kaplamadığı yerler olduğunu belirtirken aslında bir bakımına babasının “büyük”lüğünü ve gücünü kabullenmiş olur. Oğuz Atay da aynı şekilde satırlar boyunca babasının eksik yönlerini ifade ediyor olsa da ona benzeme arzusundan geri duramaz. “Seni sen olarak yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez.’ diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey.’ denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım.” (Atay, Korkuyu Beklerken, 181)

BİRİ ÖLÜMÜNDEN SONRA YAZILAN DİĞERİ İSE HAYATTA OLAN BABAYA ASLA YOLLANMAYAN İKİ MEKTUP

Franz Kafka ve Oğuz Atay’ın babalarına anlatmak istedikleri çok fazla şey vardır. Her iki yazar da babalarıyla olan farklı yönlerine, az da olsa benzerliklerine değinirler fakat bu mektuplar alıcılarına asla ulaşmaz. Her iki yazarın da babalarına mektup tarzında bir yazıyla seslenmeleri ve psikolojik çözümlemelere yer vermeleri ve özellikle babalarına hitap ederken aslında kendilerini anlatmaları ve kendi hayatlarıyla hesaplaşma içerisine girmeleri de ortak özellikleridir. Franz Kafka mektubunu babası hayattayken yazmasına karşılık, Oğuz Atay mektubunu babasının ölümünden iki yıl sonra kaleme almıştır. Babanın ölümü sonrasında ona yazılan mektup, hayatta neler yapıp yapamayacağının artık iyice farkında olmuş bireyin iç hesaplaşmasıdır.

Oğuz Atay’ın babası ile Franz Kafka’nın babası arasında benzerlikler mevcuttur. Her iki babanın da ortak özelliği sert ve katı kurallara sahip olmalarıdır. Çocuklarının gelecekleri hakkında da planlar yapan babalar -ki bu planlar asla gerçekleşmeyecek ve iki yazar da edebiyatta karar kılacaklardır-  bu isteklerinin baskısını da oğulları üzerinde fazlasıyla hissettirirler. Hermann Kafka, oğlunun kendi ticari varlığını devam ettirmesini ve geliştirmesini isterken Cemil Atay ise oğlunun tıp okuması veya mühendis olması hayalleri içerisindedir ve şüphesiz ki bu hayallerinin temelinde kendi iş yaşamlarındaki başarıları(?) yatmaktadır.

Franz Kafka, mektubunu 1919 yılında, 36 yaşında yazmıştır. Babası tarafından beğenilmeyen ve neredeyse hiçbir işi tasvip edilmeyen Kafka, babasına duyduğu korkunun yanı sıra ona karşı gizli bir hayranlık da beslemektedir. Denize gittikleri günlerde soyunma kabininde babasının vücudunu oldukça güçlü bulan Kafka, kendisini “kemik yığını” olarak nitelendirir. İçinde bulunduğu psikolojik çöküntü ve karamsarlık durumunun nedenini babasına bağlar fakat bir yandan da onun gibi olma isteğini dizginlemez ve saklamaz. Birey olabilmenin ve evden kaçabilmenin, kendine has bir hayat kurabilmenin yolu ise evliliktir. Ne var ki Kafka kadınlarla ilişkileri noktasında da başarılı değildir ve tıpkı Oğuz Atay gibi o da bunun sorumlusunu babası ilan eder.

Oğuz Atay, ölümünden iki yıl sonra kaleme aldığı mektubunda Kafka’dan daha farklı olarak, daha esprili ve naif davranmış, eleştirilerini daha “yumuşak” çerçevede ifade etmiştir. Bir yandan babası gibi olmayı reddeden ve onun gibi olmaktan korkan bir yandan da babasının güçlü ve başarılı duruşuna hayran olan bir çocuk mevcuttur mektupta. Oğuz Atay da tıpkı Franz Kafka gibi evliliğinin sağlıklı yürümemesini, babası tarafından zamanında uyarılmamasına bağlar.

Franz Kafka, çocukken babasının, aile üyeleri başta olmak üzere, mağaza çalışanlarına kötü davrandığını görmüş ve duymuştur. Mektubunun başları çocukluktan kalma çatışmalarıyla ilgilidir ve Kafka çoğu zaman, evde her an geçerli olan kuralların kendisi söz konusu olduğunda nasıl da utanıp sıkılmadan çiğnenebildiğini ifade ederek babasına kızgınlığını da bir bakıma belirtmektedir.

Kafka’nın -tüm sıkıntılarının sorumlusu olarak göstermeye alıştığımız- babası evde hiç kuşkusuz katlanılmaz bir zorba olmalıdır. İrikıyım, güçlü biri olan baba kendi kendini yetiştirmiş ve bununla çok övünmektedir. Güney Bohemya’da kasaplık yapan kendi babasının evinde, köyde geçen gençliği boyunca çektiği güçlükleri anımsatmaktan hoşlanır. Hermann Kafka, babası, dedesi, kaynatası gibi kaba saba biridir. O “gümbür gümbür sesi”yle küfürler savurur, çevresindekilere kara çalar, aşağılayıcı sözler söyler. “Hakareti gözdağı vererek güçlendirirdin ve bu, artık benim için de geçerliydi sözgelimi şu bana korkunç gelirdi: ‘Seni balık gibi parçalarım.’, bunun ardından kötü bir şey gelmeyeceğini bilmem rağmen (tabii küçük bir çocukken bilmiyordum bunu); ama bunu bile yapabilecek durumda olman, senin gücüne ilişkin kurgularımla neredeyse örtüşüyordu.” (Kafka, Babaya Mektup, 28)

SELİM IŞIK ve GREGOR SAMSA’DA HERMANN KAFKA-CEMİL ATAY ETKİSİ

Franz Kafka’nın babasıyla yaşadığı çatışmaları, yazdığı her metnin anahtarı olarak görmek yanlış olsa da, Dönüşüm adlı kitabında Gregor Samsa’nın aile ve babasıyla olan ilişkisine uyarlamak yanlış olmayacaktır. Gregor Samsa’nın ailesinin, oğullarına; kız kardeşinse abisine gösterdiği tepki yadsınamaz derecede belirgindir. Gregor Samsa’nın böceğe dönüştükten hemen sonra odasına hapsedilmesiyle başlayan süreç, babasının hizmetkârlarına bu sırrı, utancı saklaması için yemin ettirmesiyle devam eder ve Samsa’nın kişisel ihtiyaçları dahi görmezden gelinir. Samsa, inkâr edilir ve ölüme terk edilir. Nihayet, tamamen insanlara özgü bir mantıksızlıkla, böceğin Gregor olmadığına -en azından artık olmadığına- karar verilir ve ölümü hazırlanır.

Şüphesiz ki Franz Kafka’nın Gregor Samsa’yı dönüştürürken bir “böcek” tercih etmesinin bir nedeni vardır ki bu da kahramanın iğrenilesi, dışlanılası ve kabul edilemeyen bir varlık olması isteğine bağlıdır. Bu durum, aile, arkadaş, patron ve toplum tarafından bir “hiç” yerine konulma durumunun resmedilişi olmuştur.

Gregor Samsa’nın babası, onu asla olduğu gibi kabul etmez. Odasının aralık kapısından akşam yemeklerini izleyen Samsa, bir gece oturma odasına girmeye cesaret edince babası tarafından itilir ve şiddete uğrar. Baba, masadan aldığı elmayı Samsa’nın sırtına fırlatır ve elma Samsa’nın sırtına saplanıp kalır, canını fazlaca acıtır. Gregor Samsa, babasının fırlattığı ve gövdesine yapışan o elmayla çürür gider.

Tutunamayanlar’ın “tutunamayan”ı Selim Işık ise, romanda toplumla uyuşamayan, çevresiyle arasına sürekli duvarlar ören bir karakter olarak karşımıza çıkar. Yazarın “Selimlik” adını verdiği bu olgu, dış dünya ile iletişime geçememe, kültürlü, entelektüel fakat yalnız olma gibi sonuçlar doğuracaktır. Selim’in aile hayatına bakıldığında ise çok da farklı bir durum görülmeyecektir. Selim’in hayatında baba unsuru yoktur ve annesiyle yaşamaktadır “Güçlü bir rol modele sahip olamayan ve varlığını anlamlı hale getiremeyen bir erkek çocuğun intiharı ise kaçınılmaz olacaktır: “Az gelişmiş babanın az gelişmiş oğlu” (Atay, Tutunamayanlar, 117)

Peki, Gregor Samsa’nın babası Hermann Kafka veya Selim Işık’ın babası Cemil Atay olsaydı ne olabilirdi? Ya da Selim’de Oğuz’u, Samsa’da Kafka’yı görmek mümkün müdür? Yazarların yapıtlarında kendi yaşamlarından ve karakterlerinden parçalar, izler bulmak mümkün olduğundan böyle bir tez de pek yanlış olmayacaktır. Oğlunun böcek oluşunu kabullenemeyen bir baba, Kafka’nın ticaretten anlamamasını ve edebiyata yönelmesini onaylamayan Hermann Kafka ile benzerlik içerisindedir. Yaşamla kurmacanın birbirine karıştığı çok katmanlı postmodern metinlerde, üst kurmaca, yaratılan metaforik imge ortamın yapısına göre ya çok belirgindir, açık olarak yapılır ya da satır arasında örtük olarak kendisini gösterir. Bu noktada, aralarındaki baba-oğul ilişkisinin “diğerleri gibi” olmadığını söyleyen Oğuz Atay, baba şefkatini çok fazla hissetmemekten veya babasının kariyerini fazla “iyi” bulduğundan Selim’in babasını “az gelişmiş” olarak tanımlamakla, Selim’in baba yanının eksik oluşunu bilerek ve isteyerek seçmiş olabilir. Aynı şekilde Samsa’nın babası tarafından üzerine atılan elma da bir simge olacaktır ve Samsa sırtında taşıdığı elma ile kalan hayatının geri kalanını devam ettirecektir.

Çocuklukta hiçbir zaman ölmeyecek gibi gözüken babalar, onların “baba” olduğunun anlaşıldığı andan itibaren hem otoritenin hem de örnek alınacak gücün temsilcilerini oluştururlar. Nesilleri için rol model olan babaların penceresinden hayata bakmak en çok istenen olsa da öte yandan başarması da en güç olandır.

Oğuz Atay ve Franz Kafka gibi bu pencereden bakmayı başaramayan ve/veya pencereyi kapatmayı tercih eden yazarlar, duygu ve düşüncelerini içlerinde taşımanın verdiği huzursuzluk ve dışa vurma isteğinin verdiği dayanılmaz sancıyla kuşkusuz ki bu iki mektubu ortaya çıkarmışlardır. Yine unutulmaması gerekir ki bu iki mektup “okunmak” için değil “yazılmak” için kaleme alınmıştır. Aralarında hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki bulunmayan bu babalar ve oğullar, içlerindeki sancıyı kalemlerine de yansıtmışlardır. Bu iki yazarın kalemlerinden dökülen kahramanlarıysa Selim ve Samsa olmuştur.

Oğuz Atay’ın ve Franz Kafka’nın babalarına “tutunamayış”ları aşikârdır. Ne var ki her iki yazarın da mektuplarının son cümlesinde “ölüm” sözcüğü geçer. “…bu her ikimizi de bir parça yatıştırabilir ve yaşamayı ve ölmeyi bir parça kolaylaştırabilir.” (Kafka, Babaya Mektuplar, 68) Kafka’nın “bu” diye ifade ettiği tam olarak da yazdığı mektuptur. Öte yandan Oğuz Atay da mektubunu şu şekilde sonlandırır: “…yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?” (Atay, Korkuyu Beklerken, 184)

Bu cümlelerden yola çıkılacak olursa, mektupları boyunca, var olmayı tam anlamıyla gerçekleştiremeyen ve bunun sebeplerinden en az birini babaya bağlayan Atay ve Kafka, bir bakıma “Baba’ya Rücu”yu da gerçekleştirmekten kendilerini alamamışlardır.

 

KAYNAKÇA

Atay, Oğuz. “Babama Mektup”, Korkuyu Beklerken. s. 171-184. İstanbul: İletişim Yayınları, 2007.

Atay, Oğuz. Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

Kafka, Franz. Babaya Mektup. İstanbul: Can Yayınları, 2014.

Thiebaut, Claude. Franz Kafka’nın Dönüşümleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013.

Ecevit, Yıldız. Türk Romanında Postmodernist Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

Tezgör, Hilmi. Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”una Psikanalitik Bir Yaklaşım, “Korkuyu Beklerken” Gelenler, Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar. s. 227-244. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.

Gürbilek, Nurdan. Benden Önce Bir Başkası, Babalar ve Ustalar. s. 55-74. İstanbul: Metis Yayınları, 2012.

1 Yorum

  1. berkand11

    16 Haziran 2016 at 14:25

    Gerçekten muhteşem bundan daha iyi, daha akıcı yazılamazdı.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
‘Sanat Dünyasının En Etkili 100 İsmi’ Listesinde Türkiye’den Ömer Koç’da Yer Alıyor!

Uluslararası çağdaş sanat yayınlarından ArtReview'in her yıl yayımladığı sanat dünyasının en etkili ve güçlü isimleri listesi olan 'Power 100'de bu...

Kapat