Bahar temizliğini ruhumuzda yaptıran çocuklar: Beyaz Gemi – Şeker Portakalı.

“Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.”

~

“Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü”

 

Yıllar önce iki kitap okudum, hayır hayatım değişmedi. İnanın, Orhan Pamuk’un dediği gibi olmuyor. Ama gelin görün ki ikisi de içime yeşerdi, tuzlu sularla beslediğimi çok iyi hatırlıyorum. Yıllar geçmesine rağmen tuzun tadının değişmediğini söylemeliyim, nitekim iki kitap da bu baharda çiçeklendi.

İki kitap, iki yazar, iki çocuk, iki simge, iki ben ve tek biz.

Beyaz Gemi ve Şeker Portakalı’ndan bahsettiğimi anlamış olabilirsiniz, “çocuk”(Cengiz Aytmatov’un adsız kahramanı) ve Zeze’den ya da. İkisini karşılaştırdığım düşünülmesin sadece ikisini birbirine katmak istiyorum, harmanlamak bir nevi. “Çocuk’ta” Zeze’yi gördüm, Zeze’de “çocuğu” sonrası şeker portakalı ağacında ve şeker portakalına bürünen kişide Boynuzlu Maral Ana’yı gördüm, Boynuzlu Maral Ana’da onları. Çocuk kalplerinin taşıyamadığı yoksullukları da gördüm, Beyaz Gemi’de Mümin Dede’nin çocuğa bir çanta almasındaki zorluğu ve Şeker Portakalı’nda Zeze’nin her Noel, hediye beklemesine rağmen alamaması. Hatta Zeze o Noel gizliden gizliye, küçük İsa’nın bu kez doğacağını, onun için gerçekten doğacağını umuyordu.

“Kötüsün, küçük İsa! Ben ki bu kez benim için Tanrı olarak doğacağına inanıyordum, bana bunu yaptın demek! Neden beni de öbür çocukları sevdiğin gibi sevmiyorsun! Uslu durdum. Kavga etmedim, derslerime çalıştım, sövmedim, “kıç” bile demedim. Neden bana bunu yaptın, küçük İsa?”

Çocuk dünyalarına sığdıramadıkları çok şey vardı, bu yoksulluğun da ötesinde. Ama aslı, inandıkları değerlerini yok edenlere karşı yok oldular.

“Çocuk”,  iyiliğin resmedildiği dedesinin anlattığı o kutsal boynuzlu maral ana hikâyesiyle kendi hayatında mutluluk yaratırken hatta salt mutluluk değil özünü suda yaratırken bir anda dedenin hikâyeyi kırmasıyla yapabileceği tek şeyi yaptı. Sadece balık oldu, babasının içinde olduğuna inandığı beyaz gemiye doğru.

“Artık dağlara hiç dönmeyeceğim! Balık olarak kalayım daha iyi! Balık olarak kalayım daha iyi! Balık olarak…”

“Çocuk” hepimiz Boynuzlu Maral Ana’nın soyundanız, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için diye bir’ken kutsalının parçalanmasıyla yalnızlığının ve tekliğinin soğukluğunu kavradı.

Aslında “çocuk” çok önceden de yalnızdı yanında dürbünü, çantası ve beyaz gemisi vardı. Belki deve ve kayalar bir de. Kendini bulduğu Boynuzlu Maral Ana tekliğini örtmüştü. Ve de bu yalnızlığı kavrıyordu ama nar gibi saçılmamıştı daha. Bu yalnızlıkta Zeze’ye ait şeyler de vardı. Zeze’nin yalnızlığındaki şeker portakalı, sevgili Portugası… Zeze’nin yalnızlığını kıranlar ve sonra tekrar oluşturup yine yıkanlar. Boynuzlu Maral Ana’nın kesilmesi, şeker portakalı ağacının kesilmesi, Portuga’nın ölmesi… Kaybolan değerler ve kaybolan hisler, bilindik acı.

“Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.” Zeze’nin bu sözlerini Beyaz Gemi’nin son sayfalarındaki o yok olma sürecinde çocuğun betimlenmesinden de görüyoruz.

Fakat iki yazar, aynı hissi farklı sözcüklerle  ve sonlarla çizmiş.

José Mauro de Vasconcelos Şeker Portakalı’nda şu cümleleri kullanmış:

“Yıllar geçti sevgili Manuel Valaderes. Şimdi kırk sekiz yaşındayım ve zaman, özlemimde, hep bir çocuk olduğum izlenimine kapılıyorum. Birden ortaya çıkıverecekmişsin, bana artist resimleri ve bilyeler getirecekmişsin gibi geliyor. Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin sevgili Portuga’m. Şimdi bilye ve artist resimleri dağıtma sırası bende, çünkü sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok. Ara sıra sevgimle mutluyum, ara sıra da yanılıyorum; bu daha sık oluyor.”

-Bu daha sık oluyor.

Cengiz Aytmatov Beyaz Gemi’de:

“Şimdi ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür ve gök ebedîdir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır…

Sana, senin sözlerini tekrarlayarak veda ediyorum. ‘Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!’”

-Çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi terk ettin.

Aynı his, değerin yok edilmesi ve yok olma süreci birinde yaşam içinde “eksik-yok” kalarak, birinde “tam-yok” yani ölümle çizilmiş.

Tüm bunların içinde yüzümü yıkarmışçasına avuçlarımdan yüzüme vurduğum bir şey de var ki:” İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerinin içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin.”

Bu da bu baharın kokusu.

Çocuk vicdanlarıyla arındığımız sesleri oluşturan hikayeler, iyi ki varlar.

 

Not: Cengiz Aytmatov, kitap sonunu umutsuz ve bir yenilgi olarak gören eleştirmenlere karşı roman sonunu takip eden sayfalarda cevap vermiştir. Alıntılayarak buraya taşıyacağım.

“İki yoldan birini seçmem gerekiyordu: bu hikâyeyi yazmak ya da yazmamak. Yazmak ancak böyle olurdu.

Mümin’in (dede) pasif iyiliği iflâs etti. Oysa çocuğun kötülüğü kabul edemeyişi, onu anıtlaştırıyor. Çocuk okuyucunun yüreğinde kendine bir sığınak bulursa, bu çocuğun gücü olacaktır. Burada hiçbir “işin içinden çıkılmazlık” yoktur. İtiraf edeyim, çocuğumla övünüyorum.”

Diyebileceğim şu ki Aytmatov, bu hikâyeyi yazdı.

Ayrıca kitabı okurken, bir zamanlar Trt’de oynanan Leyla ile Mecnun dizisindeki İsmail Abi karakterini ve gemisini gördüğümü hissediyorum. İsmail Abi bu kitaptan yaratılmış olabilir. Olamaz mı? Olabilir.

 

Helin Ay

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi.

1 Comment

  1. Müjde

    16 Nisan 2015 at 23:46

    Benim de hayatımda önemli bir yere sahip olan bu iki çocuk karakterin, bu güzel yazıyla birleştirilmesi çok hoşuma gitti. Bunu daha önce düşünmemiştim. Bir de Küçük Prens vardır tabiki de ama kategorize edilirken onun yeri ayrı olur.

    Özellikle Beyaz Gemi’de Cengiz Aytmatov’un saf kötülüğü ve iyiliği bu kadar keskin bir şekilde işlemesi beni çok etkilemişti. Ve saf çocuğu. Bu güzel yazı ile birlikte uzun zaman önce okuduğum bu iki kitabı tekrar okumam gerektiğini farkettim.

    Teşekkürler.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Melisa Sözen, Uluslararası Saraybosna Film Festivali Jüri Üyeliğine Seçildi!

Oyuncu Melisa Sözen, Avrupa'nın önemli festivallerinden biri olan Uluslararası Saraybosna Film Festivali'nin jüri üyeliğine seçildi. Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu...

Kapat