Barış Bıçakçı: “Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir.”

“Bir şey hissetmek ama hissetmemeye çalışmak… Başka biri olmaya çalışmak… Her zaman keder verici.’’

İnsanların anlatacak bir şeyleri yoksa, önce kendilerinden bahsederler, sonra ise muhakkak aşktan. Herkeste vardır çünkü, maliyetsizdir. Katma değeri yüksektir, alıcısı da çoktur, çok ucuza üretilip harcanabilir. Belki bu yüzden, aşkla ilgili yazılmış kitaplar, çekilmiş filmler ya da bu konu üzerine dönen söylevler hep yorucu bir doğrudanlığı anımsatıyor. Pornografik bile denilebilecek bir teşhir. Aşkın teşhir edilmesi, aşkın anlatılmasının en kötü yolu ve ne yazık ki aşkın değerini vermek gerektiğini düşünen herkes, bunu teşhir ederek yapmanın en iyi yol olduğunu düşünüyor. Çağ, her şeyi teşhir etme çağı olduğu için belki, anlaşılmamak batağına düşmemek için fazla anlaşılır kılabiliyor kişi. Aşkın da buna yenik düştüğünü sanıyorum.

“Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti. Edebiyat ve ibadet dahil, bir tür vecd hali yaratan bütün faaliyetlerin nihai amacı o faaliyeti yapmamayı öğretmek olmalı. Üstelik edebiyatçıların, özellikle de şairlerin, güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ya ona itaat etmek ya da hükmetmek istiyorlar. Güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar vesaire vesaire.”

İnsan düşüncesiyle ya da eziyetiyle tarumar edilmediği için, dünyada nasıl bir izi varsa öyle bırakıyor kendisini alıcısının zihnine. Barış Bıçakçı’nın bunu yaptığına inanıyorum. Bir tanrıya inanır gibi inanıyorum buna.

Safı anlatırken, safa dokunmamak çünkü onun saflığını bozmamak, Barış Bıçakçı’nın en büyük düsturu gibi geliyor. Bir peygamber gibi inanıyorum buna. Her şeye dokunursan her şeyi kirletme şansın daha da artar, anlatmak istediğin şey senin yüzünden daha da kirlenebilir, bunu temizlemek için kendini ve başka herkesi bundan olabildiğince uzak tutman gerekebilir. Gözlediğin zaman deneyi değiştiren kuantumun bilgisi. Barış Bıçakçı’nın bunu bildiğini hissediyorum. Bir insanı sever gibi hissediyorum bunu.

Hayatı boyunca sadece ince kitaplar yazan bir yazarla, hayatı boyunca sadece kalın kitaplar yazan bir yazar bir otobüs durağında karşılaşmışlar. Birbirlerine bakmışlar. Biri diğerine hayatını vermiş, diğeri de ona kitaplarını. Barış Bıçakçı, ikisini de veriyor. Bir yere gitmeye inandığım kadar inanıyorum buna.

bais-bicakci

Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in arka kapağında yazdığı gibi, ”usul usul edebiyat” yapan bir kişi. İddiasız, büyük sözler söylemeyen, bir şeyler vaat etmeyen kitaplar yazan adam. Sessiz sakin. Sevdiği insanla tartışırken sus pus olan, karşısındaki hararetle bir şeyler söylerken ağzını açmayan ve öylece yüzüne bakan adam Barış Bıçakçı bana göre. İçinde fırtınalar kopuyor ama ağzını açmıyor. Zor sinirlenen bir insana benziyor Barış. Kendinden taviz veren biri. Ama çok seven biri.

“Her şey gibi sende de eksik bir şeyler vardı ve her şeyde olduğu gibi sende de tanımlayamıyordum bu eksikliği. Orada olduğunu biliyor, hissediyor, ellerimle dokunabileceğim denli yeryüzüne inmişliğine temas edebiliyordum ama ne olduğunu söyleyemiyordum.”

Modernleştiğini ve Batılılaştığını sanan fakat duygusallığın kementinden kurtulamamış, bu duygusallık dışında da pek doğulu bir tarafı kalmamış ama yine bu duygusallıktan dolayı batılı da sayılamayacak olan insanımızın çıkmazlarını küçük olaylar eşliğinde şöyle anlatıyor Bıçakçı:

‘‘Oysa batı dünyası tasarruf etmek eğilimiyle birlikte yaşamak fikrinin de üzerine kurulmuştu. Yaşamamayı bir halt sanan biz mistik doğulular batının asıl bu özelliğine öykünsek daha manidar olurdu. Bizi biz yapan bu yaşamamak fikri nedeniyle hiçbir şeyin peşinden gitmiyorduk, kahır çekiyorduk, ekşiyorduk, eşrefleşiyorduk…

Eşref bey kavramlarla düşünmek yerine ayıp, suç, günah gibi dini-ahlaki bir terminolojinin esareti altında düşünüyordu. Oysa batının kavramları vardı, çünkü yaşayanların kavramları olurdu, yaşamayanların, suçları, günahları…

Kavramlar bir bakıma özgürlüktü. Düşünsene Salih diyordu Reşit bey, ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı yaşadıklarıyla yetinmez kurulu düzenlerini bozmak uğruna aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin araçlarıdır.’’

İnsanın çıkmazları yazarın ağzından çok hafif, çok kırılgan bir şekilde sirayet ediyor insana. Naif bir yazar değil, naif bir adam Barış Bıçakçı.

Ozan Aziz Dilber
Kocaeli Üniversitesi Hukuk bölümü öğrencisi.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Kürk Mantolu Madonna İran’da Sansürlendi!

Türk edebiyatının unutulmaz yazarlarından Sabahattin Ali'nin kaleme aldığı Kürk Mantolu Madonna kitabı İran'da sansürlendi. Eserin Farsça çevirisindeki 'öpme' fiilleri kitaptan...

Kapat