Ben Hep Sıkıntılıyım. Yani Bir Adamın Canı Sıkılır, O Ben’im Turgut Uyar

İkinci Yeni’nin temsilcilerin den olan Turgut Uyar, 4 Ağustos 1927 yılında Ankara’da doğdu. Askeri okullarda eğitim gören Uyar, bir süre subay olarak çalıştı. Belki de mesleğinin de etkisiyle şairin ilk şiirlerinde karşımıza milli mücadeleyi öven şiirler çıkar. “Türkiyem” ve “Gazi Mustafa Kemal Paşa” şiirleri bunlardan başlıcalarıdır . 1958 yılında askerlikten ayrılan Uyar,  Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayii’ni n Ankara şubesinde çalışmaya başlar.

“Ankara’da doğdum. İlk hatırladığım mekan, iki katlı, iki katı biraz karanlıkça küçük bir ev. Ve bu evde ilk zehirlenme… Babam harita binbaşısıydı. Çalışkan bir adamdı, çok iyi bir hattattı. Ankara’nın Latin alfabesi ile ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmıştı. Ölümünden on-on beş gün öncesine kadar çalıştı ve her akşam içti rakısını… Seksen yaşını aşmıştı öldüğünde… İstanbul’a göçtük… İlkokula orada başladım. ‘Hırka-i serif ilkokulu’ ya da ’19. ilk mektep’…Müziğe ilk yakınlığım alaturkayla olmadı. Oysa babam ut, ölen büyük ablam keman, küçük ablam her türlü telli sazı çalardı. Müzikle ilk yakınlaşmam Necip Celal Antel‘in tangolarıyla başlar. Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır… Dördüncü sınıftaydım.

Henüz kare’ye murabba, paralelkenar’a mütevaziyüladla, yamuk’asibinmünharif, çarpma’ya darp, bölme’ye taksim diyorduk. bir yıl sonra, beşinci sınıfta değişti terimler. Artık nakıs, eksi; mustatil, dikdörtgen olmuştu. İlk aşkım, sarsıcı, hüzünlü, umarsız ilk aşkım o yıla rastlar. bir mahalle arkadaşımın dayısının kızı. Onun da benden hoşlandığını sanmak istiyordum. Ne var ki, tek yabanlık pantolonumun tam cebinin üstünde kolay kolay saklanamayan bir yırtık vardı…

Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının da değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak…

ilk şiirim 1947 yılında Yenigün dergisinde yayımlandı. Çok önemsemedim. Heyecanlanmadım. o derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardı içimde. bir inat sorunuydu benimki. Sonraları, küçücük kaynak dergisi ile inatlaşmaya başladım. bir yıl sürdü. Başardım…

papirus1966

1948 yılında kur’a usulü tayinle Posof’a gittim. Yirmi bir yaşında, evli ve bir çocuklu olarak. pasof’a varışımızın ertesi günü, ilk maaşımı, işe geç başladığım için alamadım ve ilk kez borçlandım. Bakkala gidip kurufasulye almak istedim… Yoktu kuru fasulye veya benzeri yiyecekler. Böylesi kıyı köşe yörelerde, herkesin kışlık yiyeceğini yaz ortalarında edindiğini öğrendim…

Galiba ilk’ler değil önemli olan. koşullar. Bir yaşta herkes dünyayı kendine göre görür, kendine göre yorumlar. bu gördüğü, kurduğu, yorumladığı, genellikle doğrudur, yaratılışı doğrultusundadır…
‘her şeyden biraz kalır’ diyor bir İtalyan atasözü. En inandığım doğrulardan biri. Söylemeden edemeyeceğim bir doğru da şu: aşk söz konusu olduğunda, ikinci de, üçüncü de, sonuncu da ilktir.”

Askerlik mesleğini bırakan şairin daha sonraki şiirlerinde radikal değişim hissedilmeye başlar. “Ben severim omuzlarımı bir gün sırma apoletleri olmasa da”.

“kendi adıma beni yazdığım şiiri yazmaya iten neden, çevremin değiştiğini görmemdi. Birdenbire kentleşen dünya, birdenbire karşılaştığım neon lambaları, büyük oteller, birtakım yeni gelişmeleri haber veren durumlar beni artık Orhan Veli şiiri yazmakla kurtaramıyordu. Meselemiz bir şiir meselesi değildir. Yaşama meselesidir. Hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz.”

Şiirlerinde; acıyı, umudu, umutsuzluğu, ayrılığı, özlemi, hüznü, kavuşmayı, sıkıntıyı  ve de kapitalizmin insan ruhu üzerinde bıraktığı etkileri işlemiştir. Kısacası insana dair ne varsa şairin şiirlerinde bulmak mümkün.

“Hiç umurumda değil yoksa yalnızlıklar, bozuk paralar, uzun boylu ay ışıkları, gelip gelip giden sarhoşluklar, sabahleyin yalnız yatakta az az üşümek, hani insanın kendi kendini bulamadığı, hatırlayamadığı saatler olur ya, işte onlar. Bir keresinde böyle saatlerin birinde bir şarkı duymuştum da işimi gücümü koyup sokak sokak bir kadın aramaya çıkmıştım. Sonra bulamamıştım. Bir iğrenmiştim nedense, gidip bir köşede kusmuştum.”

İlk evliliği annesinin isteği ile yapan Uyar 18 yaşında baba oldu ve üç çocuğunu memurluk yaptğı dönem de büyüttü. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul’a yerleştiği dönem de Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başladılar. Bu mektuplaşmalar daha sonra evlilikle sonuçlanacaktı. Tomris Uyar sadece eşi değil, saatlerce edebiyat üzerine konuştuğu meslektaşıydı aynı zamanda. Evliliklerinden evliliklerinden bir erkek çocukları (Hayri Turgut Uyar) oldu. Edip Cansever’in “Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” diye seslendiği kadındır Tomris Uyar.

turgut-tomris-uyar

Uyar’ın ilk şiiri 1947’de Yenigün dergisinde yayımlanandı.. Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952)’den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)’yla bireyin iç dünyasına ve birey-toplum ilişkisine yönelmiştir. Tütünler Islak (1962) ve Her Pazartesi (1968)’de de koruduğu bu çizgi yerini Divan (1970) ile geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982) ile söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına bırakmıştır.

 “kendimle ilgili olarak hiçbir şey biriktirmiyorum. Arşivim yok örneğin. Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda. Kitaplardaki şiirlerden başka bırakmak istemiyorum. Kendini gizleyen yazarları seviyorum”

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

Eğer bilmiyorsan işte, haberin olsun.

Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni.

İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini.

Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun.

Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…

 

(Arz-ı Hal – Dünyanın En Güzel Arabistanı – )

 

“…

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
“Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum”

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.”

( Geyikli Gece Dünyanın En Güzel Arabistanı – )

 

“hâlbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız. Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.

korkulu-ustalik

Yaşadığım çok kötü günler, yaşadığım anlardaki yoğunluğunu yitirdi. Yaşadığım iyi günleri de unutmuşum. Sonuç: anlamsız bir ortalama. Neden de galiba hep tek başına yaşamaya zorlanmam. Toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına aramam. Bin türlü (ve hala süren) hesaplı kargaşadan tek başına çıkabileceğim konusunda şartlandırılmam. Benim için ve benim durumumda olanlar için nerden bakılsa önemli olan sonuçtur. Anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmiyor.”
“Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum

Dikey ve yatay mutsuzluktan

Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun

Sevgim acıyor”

( Acıyor)

Cemal süreya Turgut Uyar için; şöyle deyince daha çok yaklaşıyorum onun şiirine: Turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. Büyük bir gövdedir onun şiiri. Kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. Bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. Bu yüzden kolay kolay tanımlanmaya gelmez: görülür, tanık olunur. Blok halinde bir izlenimler bütünüyle gireriz ona. Şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. Tek tek şiirler yok, şiiri vardır. Bölerek, parça parça düşünmek silahsızlandırmaktadır onu biraz. Parça parça en güzel şeyleri söylediği halde böyle konuşuyorum.  Asıl Turgut uyar daha yukarı bir kesimden sonra başlar. Ayrıntılar ayrıntılı olarak değil, bütünün küçük organları olarak önem kazanırlar. Tekrarlar, yığıntılar o bütüne göre anlamlanırlar. Tarih içinde değil, küçük olayların öyküsü, daha doğrusu o olayların “ben”le ilişkisinden doğan bir mitoloji içindedir. “ben” kendisiyle samimi ilişkiler kurmuştur. Bu da, dünyayı ilkel çizgileriyle kabul etmekten çıkıyor galiba.
İnsan doğar ve kendi gerçeklerini yaratmaya başlar. Ama tek insan için bunlar bir veriler yığınından başka bir şey değildir.

 

Turgut uyar’da cinsel istek eşyaya damgasını bastırır. Cinsel isteği saf ve aptal odalardan çıkararak şehrin gürültüsünden geçirir.
Şehir, fetişlerdir. Şiirin altında ayrı bir akıntı vardır: yaşamayı sevmek, insanın haklı çıkması. o bütün bu verileri kucaklar, sayar, köşelere diker. Büyük bir hoşlanma duygusuyla karmaşıktır; ürkek yürek bütün geçmişi kabullenmektedir. Duyarlık, yüreğinde de omuriliğinde de aynı hızla yükselir.
Turgut Uyar’ın bu şiirsel gövdeye uygun olarak kurduğu söz süzeni sanatımızın ne ilginç girişimlerinden biridir.
“ve Allah’ı arardım serçe yuvalarında”. Turgut Uyar’ın 1947’de yayımlanan ilk şiirinden aldığım bu mısra da gösteriyor ki o, şiir serüvenine adımını atarken bile değişik bir duyarlığın adamı olacaktır” der.
(şapkam dolu çiçekle)  “Öldüğü gün hepimizi işten attılar” Cemal Süreya

turgutuyaringirisimi1_1243187329

Şiirlerin de gördüğümüz can sıkıntısı ve mutsuzluğa yine kendisi açıklar.

“Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben.. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve Pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez varlık’ın ben’i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.

Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri.  Belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz.  O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı. İşte böyle başlıyordu her yerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine beni. Değişiyorum ve çoğalıyorum gibi. Tek büyük doğrunun yarım dilimi o. kim bilebilir işe yaramamanın değişmesini ha? ha!… Cumartesi ve Pazar günlerinde. Yorgun, izinli ve silahsız bir asker.  Sonra kim döneniyor ortalarda benden başka. Şiir yazdığım söyleniyor ortalarda. Değil. Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime. (Papirüs, Eylül 1966)

Ah! “Şimdi bu sessiz gecemde bana: -Turgut, kalk gidelim. -diyen bir dost olmalı…”

Turgut Uyar 22 Ağustos 1985 yılında İstanbul’da vefat etti.

Ölümünün ardından aşağıdaki dizeler yazılmış Edip Cansever tarafından:

“Kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu
İçindeki bomboş avluya bakarak
Gökyüzünden arada bir oraya
Ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.

İki tek votka içtik varmadan aşiyan’a
Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
Az sonra kalkıp gitti o
Kalakaldım ben oracıkta
Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
-Garson! Bize iki tek votka daha”

(Turgut Uyar)

 

Nereye Turgut’ a sormalı, iyi bilir o Elinde limonlu votkası … İşte Turgut’a gidiyorum, yağmur nasılsa yağmadı.”  Edip Cansever
turgutuyaringirisimi5_1243187967

“İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım”

Turgut Uyar’ı Pek çok kişi “Göğe Bakma Durağı” adlı şiirinden bilir belki de. Hâlbuki ki ne çok şiiri vardır yüreğe dokunan.  “Bilirim Kışa Hazırlanmayı, Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma, Sulfata’ya, Biten Bir Yaza, Büyüyüp Giden Hüzne, Su Yorumcularına, Baharı Bekleyene, Islak Çeltiklere, Beklenmiş Bir Paket Cigaranın Son Umuduna, Tel Cambazının Kendi Başına Söylediği Şiir, Kan Uyku, Kaçak Yaşama Yergisi, Meymanet Sokağına Vardım, Üç Yüz Bin, Eski Kırık Bardaklar, Göğe Bakma Durağı, Telefonda İyi Loş Oda, Çok Üşümek, Kurtarmak Bütün Kaygıları, Ay Ölür Yılgınlıktan, Övgü Ölüye, Ölü Yıkayıcılar, Terziler Geldiler, Arzı Hal, Şehitler, Hacer Hanımın Hamamı, Kimbilir, Sokaktan Geçen Kadın,, Yalnız Dürdanecik, Bitmemiş Şiirler, Geyikli Gece, Tel Canbazınınn Rüzgarsız Aşklara Vardığını Anlatan Şiirdir. Gök Bulut Su, Çürümüş, Kırlardan Geliyorlar, Sulardan Ürkü, Kimsede Görmediğim, Kırmızı Yuvarlak, Hiçsizliğe, Bıktım Böyle Binlerce, Sonsuz Girişim, Nedense, Acının Coğrafyası, Acıyor, Mosmor, Son Günlerde” adlı şiirleri gibi.

 turgut-uyar-buyuk-saat

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Şehirlerin Ressamı ‘Felix Ziem’ İstanbul’da!

19. yüzyıl resim tarihine adını yazdıran, çoğunlukla deniz ve şehrin iç içe geçtiği İstanbul, Venedik gibi merkezleri konu alan yağlı...

Kapat