Bir Aşktan Fazlası: Laurence Anyways

”Birinin edebi yeteneği iyiyse bu durum o kişinin reddedilmekten ya da dışlanmaktan muaf tutulmasına neden olur mu? Bu kişi başka bir zaman ve mekânda biz olabilir miyiz?”

Yeni vizyona girmiş bir film için önceden planlayıp o filme gitmek, seçiciliği ön plana çıkartabilir. Fakat festival zamanlarında yer alan filmleri izlerken, seçmece yapmak yerine rastlantısal olarak o salonda bulunmak, olası hayal kırıklığını engelleyebileceği gibi izlediğiniz en güzel filmleri oluşturmaya da faydalı olabilir. Her türlü konuyu irdeleyen senaryolara yer vermeye çalışıp, karma bir gösterim yaratmayı amaçlayan 33. İstanbul Film Festivali’nde yer alan; ‘’Laurence Anyways’’ bizi tabularımızı yıkmaya davet ederken öte yandan çevremizde bulunan sadece dış görünüşleriyle eleştirdiğimiz insanların hislerine tanıklık etmemizi amaç ediniyor. Bağımsız filmleri ve film festivallerini takip edenlerin yabancı olmadığı bir isim olan Xavier Dolan’ın yönetmenliğini yaptığı ve Melvil Poupaud, Suzanne Clement ve Nathalie Baye gibi güçlü performanslara sahip oyuncuların yer aldığı film daha ilk baştan sürükleyici bir girişe temel atıyor.

Laurence_Anyways_pic_01_3

Kendisine ait olmadığını düşündüğü bedeni içinde bulunan bir bireyin, “30 yıldır suyun altında nefesini tutmaya” benzettiği ruhunun ‘’boğulma’’ sürecini işleyen film, aşkın cinsiyetsizliğini tartışıyor. Film konu olarak, Laurence adındaki bir edebiyat öğretmeninin, erkek bedeni içinde bulunan ve artık ruhunda ki taşıyamadığı kadına hayat verebilme isteğini işliyor. Dayanamayıp içindekilerini, birlikte yaşadığı ve sevdiği kız arkadaşına açıklamasıyla değişen hayatı, büyük bir sevgi ve bağlılığı olan bir aşk üzerinden cinsiyetsizleştiriliyor. Birbirlerinin bedenlerine şiirler yazan sahici, sıra dışı, tutkulu ilişkilerindeki hazzı azalttığını düşündükleri şeylerin listesini yapan bir çift, farklı cinsiyette yer almalarına rağmen giderek aynı cinsiyette buluşuyor. Sokaktaki insanların uzaktan bakışlarına, ailesinin durumu kabul etmemesine, iş hayatının giderek kötüleşmesine ve kız arkadaşı Fred’i yanında bunalıma sürüklemesine kadar uzanan film, esaretten yola çıkan bir cesaret yolculuğunu simgeliyor. Aşkın cinsiyetler, yönelimler, ayrımlar ya da kılık kıyafetten daha üstü bir şey olduğunu ifade edebilme yetisini sindiren senaryo, keşfetmek ile olmak arasında gidip geliyor.

Ona göre bu bir isyan değil, bir devrim!
Senaryo ne kadar 30 yıllık bir süreçte artık kendine daha dürüst davranmayı seçen Laurence üzerinden ilerliyormuş gibi görünse de Fred’in giderek zorlanacağı bir yolculuğa çıkması onu kendi içinde bunalımlar yaşamasına sürüklüyor. Sevdiği adamı hayatından çıkarmak istemediği için onu kabullenmeye hazır olduğu halde, karşılaştığı zorluklarla mücadele etmeye çalışan Fred de en az Laurence kadar mahkûm görünüyor. Kendinden ödün vermeye başladığını anlayacağı zamana kadar Laurence‘e eşlik ediyor. Bir gün kadın kıyafetleriyle, Fred’in de desteğiyle okula gidiyor ve bakışlara aldırmadan yaşamaya başlıyor. Laurence’in otobiyografisinin yazılmasından geriye saran filmde net bir zaman kavramı olmasa da çöküntüye uğrayan bir aşkın ihtilali, kum saati kadar ömre sahip görünüyor.

Fred, ilişkide erkek rolünü üstlenmeye çalışıyor.
Ne kadar birleşme yoluna gidilse de ya da ilişki onarılmaya çalışılsa da istenilen olmuyor. Fred bir süre bu yaşadıklarını kaldırabiliyormuş gibi görünüyor fakat bir gün yemek masasında işler değişiyor. Filmin en can alıcı sahnelerinden biri olan bu bölümde yaşlı bir garson bayanın, Laurence’in dış görünüşüyle ilgili imalı ve dalgacı sorular sorması üzerine Fred korumacı tavrıyla bir patlama noktası yaşıyor. Yaşadıklarının artık ağır gelmesinin etkisiyle çözüm bulamayan Fred, ilişkide erkek rolünü üstlendiğini düşünüyor. ‘’Sen hiç kocana peruk aldın mı?’’ diye bir soru sorarak aslında ne kadar çaresiz olduğunu vurgulamaya çabalıyor. O gün Laurence’ten uzak kalmak istediğini düşünüyor ve bir süre görüşmüyorlar. Yıllar sonra bir araya geldiklerinde hayatlarında birçok şey değişmiş oluyor. Fred evleniyor ve bir çocuğu oluyor. Laurence kendi gibi olan insanlarla tanışıyor. Ama birbirlerine karşı olan duygularında bir eksilme meydana gelmiyor. Hatta uzun zaman sonra görüştüklerinde, Laurence’a “Seni oğlumdan bile çok seviyorum!” diyebilecek kadar bağlı olduğunu kanıtlama yoluna giden Fred, kendilerine benzeyen bir çiftle karşılaştığında sorduğu bir soruyla cevap aramaya kalkıyor. Kendi yapamadığını başka bir kadının başarabildiğini gördüğünde de “Lezbiyen miydin?” diye sorarak kendisine bir çıkış yolu, bir gerekçe aramayı tercih ediyor.


‘’Film cinsiyetinin ve nasıl göründüğünün hiç bir önemi yok dercesine, benim için önemli olan sadece o!’’ imajı çiziyor.
Kadın gibi giyinmesine rağmen tercihini değiştirmeyip hala aynı kadına âşık olan bir adamın ve âşık olduğu adamın kadına dönüştüğünü izlemek zorunda kalan bir kadının, belirsiz bedenlerdeki aşkını konu edinen Dolan; dikkatleri üzerine çeken renkleri ve boş mekânlarda kullandığı ince detaylı, hareketlendiren sahneleriyle hayalleri yokluyor. Çok uzun olmasına rağmen her anını doldurmaya çalışarak bir ahenk yaratmak amaçlansa da detayların yoğunlaştığı sahneler, itinalı repliklerin önüne geçiyor. Kullanılan geçişlerin kattığı imgesel boyut, pastoral renklerin de etkisiyle dikkatleri üzerine çekerken giderek ağırlaşan çekimser süreç imajı yanıltıyor. Filmin gidişatında izleyiciye ‘’Acaba ben böyle bir şey yapabilir miydim? Onu her haliyle kabul edecek kadar sevebilir miydim?’’ diye düşündürse de umulanı son sahnede vermediğinden ‘’Kabul görülmemiş bir aşk hikâyesi!’’ olarak sonlanıyor. Kendimizi izlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda karakterle özdeşleştirme gibi bir eğilimimiz olduğundan az çok filme dahil oluyoruz fakat içeriğinden yoksun kalıyoruz. Filmde kullanılan sahnelerin dikkat çekiciliği ve zarifliğini, kullanılan müziklerle destekleyen Dolan yönetmenlik adımlarını başarıyla ilerletiyor. Filmde çok fazla müziğin yer almasına gelen eleştirilere “Filmde çok fazla müzik olduğunu düşünenler olabilir, ama bence öyle değil. Benim için müzik filmin ruhudur.” Diye cevap veren Xavier Dolan, üslubunu ve fikirlerini farklı bir deneyime dönüştürürken aynı zamanda tasvirini elden bırakmadığı aşkın üçüncü haliyle iç burkucu ve düşündürücü bir filme imza atıyor.

Tüm bunlara rağmen, aşk en sade haliyle gösterilmek isteniliyor fakat en zor ilişki türlerinden biri yaratılıyor.

Yönetmen: Xavier Dolan
Yapım: 2012 / Fransa
Film müziğinin bestecisi: N.O.I.A.
Sinematografi: Yves Bélanger

Yönetmen Hakkında

1989 doğumlu Xavier Dolan ilk filmi Annemi Öldürdüm (2009) ile Cannes Film Festivali‘nde Altın Kamera için yarıştı ve ikinci filmi Hayali Âşıklar (2010, !f 2011) ile büyük festival başarısına ek olarak Cannes’da Genç Bakış Ödülü’nü kazandı. Henüz üç filmi olan Dolan, üç filmiyle de ayrı ayrı çok konuşuldu ve çok beğenildi. Bu üç film de Cannes da prömiyer yaptı ve pek çok ödül aldı.

Anıl Basılı

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencisi, gazeteci adayı, torpilsiz televizyoncu, kültür-sanat işçisi, psikoloji, mitoloji ve sinemasever.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
İzleyiciyi Çözüm Üretmeye Davet Eden ‘Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ Kasım’da Başlıyor!

Dünyanın dört bir yanında daha iyi bir gelecek için çaba gösterenlerin hikayelerine yer verecek olan 'Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali' Kasım...

Kapat