Bir Atın Yalnızlığı Neden Bir İnsanınkine Benzer

“Ve hep dokunur bana bu nal sesleri.”

Bir varoluş sorunsalı üzerine kurulan Bella Tarr yönetmenliğindeki Torino Atı ; 1889 yılında Torino’da  kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlayan ve bu olaydan sonra toparlanamayan Nietzsche’yi anlatarak başlar. Fırtınalı, sisli havanın içerisinde bedenindeki kırbaç izleriyle, yılgınlıkla yürüyen atın görüntüsü; uzun sekans çekimlerle trajik bir atmosfer oluşturur. Bella Tarr’ın sıkça başvurduğu bu gri çekimler, umutsuzluğun temsilidir.  Nitekim film bitene kadar dinmek bilmeyen şiddetli fırtına da bu duruma eşlik eder.


Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” sözüne atıfta bulunur nitelikte ilerleyen filmde Bella Tar, filmi altı güne bölerek hikâyelendirmiştir. Bir anti-genesisin geçekleştiği kısımlarda, altı günde yaratılan dünyanın her günü aynıdır. Baba ve kızının kaldığı evde olaylar her gün aynı şekilde gelişir. Çok az diyaloğun geliştiği filmde baba kız arasındaki ilişki, patron-işçi ilişkisinden farksız değildir. Tarr, filme yoğun bir dram eklerken Macaristan’ın o yıllarda yaşadığı yoksulluğa da değinmiştir. Altı gün boyunca baba-kızın yediği tek şey sobanın üzerinde haşlanan patatestir. Van Gogh’un ‘Patates Yiyenler’ adlı tablosunda gördüğümüz yoksulluk burada da derin bir etkiyle hissettirilir.

Simgesel anlatımların yoğun olduğu filmde, asıl anlatılan attır. Atın yemek yemeyip su içmeyişi, ona söylenen sözlere kayıtsız kalışı ve gözlerindeki hüzün yakın plan çekimlerle daha da derinleşir. Attaki yalnızlığı baba ve kızında da görürüz. İkisi de birbirine karşı kayıtsızdır. Günlerce ikisi de aynı yalnızlıkla pencerenin ötesinde yaşananlara bakarlar.

Fırtına bir türlü dinmez. Başka bir yere gitmek isterler ancak fırtına karşısında çaresiz kalırlar. Günler geçtikçe her şey daha da kötüleşir. Önce kuyudaki su çekilir. Sonra,  lambalarındaki gaz biter karanlıkta kalırlar. Bu olaylar yaşanırken atın ne halde olduğunu kimse bilmez. Sonunda yakacakları odun ve közde tükenir. Ve baba-kız masada pişmemiş patatesler ile baş başa kalır. Baba rolünü oynayan János Derzsi kızına: ‘yemek zorundasın’ der ancak ikisi de patatesleri yiyemez. Atta gördüğümüz duyguları bu kez bu ikili üzerinde hissederiz.  Umutsuzca başlarını masaya eğerler ve Çaresizlikle daha da kötüye giden sonlarını beklerler. Bu sahnelerde umuda dair hiçbir şey yoktur. Bella Tarr,  çaresizliği en etkili şekilde yansıtarak Genesis’e karşı bir Genesis yaratmıştır. Yaradılışta, dünya altı günde yaratılmış ve gittikçe daha güzel bir şekle bürünmüştür. Anacak burada günler ilerledikçe dünya daha da kötü bir yer haline gelir. En sonunda karanlıkta kalır ve yıkılır. Kısacası Tarr, Tanrı’yı öldürür…

Onu öldürdük- sen ve ben.
Biz, hepimiz onun katilleriyiz.
Ama bunu nasıl yapabildik? Denizi nasıl içebildik?
Tüm ufukları emen süngeri bize kim verdi?
Dünyayı güneşten kopardığımızda ne yaptık?
Nereye gidiyor şimdi? Nereye gidiyoruz şimdi? Tüm güneşlerden uzak!
Sürekli batmıyor muyuz? Geriye, yanlara, öne, her yöne? Var mı yukarıda
veya aşağıda kalan? Sonsuz bir hiçlikle başıboş değil miyiz?
Tanrı ölüdür.
Tanrı geride ölümü bıraktı.
Ve biz onu öldürdük.

Nietzsche

Giriş kısmında yer alan şiir dizesi, değerli Erdoğan Çokduru’nun Avanak II adlı şiirine aittir.

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
İçinden Şelale Geçen Restoran

Sosyal medyada en çok yayılan fotoğraflardan biri; Villa Escudero’da bulunan şelale restorant yani Waterfall Restaurant, bölgeye gelen turistlerin muhakkak uğradıkları...

Kapat