BİR ATONAL HAYAT: ECE AYHAN

“(…) yerine kimseyi bırakmadı, bırakamazdı: Aslına bakılırsa türünün tek örneğiydi.”[1] sözleriyle ifade ediyor yazar ve şair Enis Batur, Ece Ayhan’ın eşsizliğini.

sibel-5

Yaşadığı dönemde gerek kişiliği gerekse şiirleri çokça eleştirilen, hakkında en çok konuşulan İkinci Yeni şairlerinden biridir Ece Ayhan. Yapılan bu eleştiriler genellikle keskindir. Net bir biçimde ikiye bölünmüş yorumlardır desek yanlış olmaz. Kimileri neredeyse insanüstü bir edebi kişilik olarak tanımlarken onu kimileri de -ki onlar çoğunluktadır- onu sevmek şöyle dursun isminin yanına öylesine bir “iyi” sözcüğünü yazmayı bile fazla görürler, hak ettiği konularda bile…

Sıra dışı, uzlaşmaz, çıkarlarını gözetmeksizin pervasız, aksi, hatta arızalı kişiliği -kendisi buna logaritmalı ve atonal demeyi tercih ediyor- çoklarının nazarında onun olduğu gibi bir insan olarak kabul görmesini engellemesinin ötesinde yazdıklarının kıymetini dahi görünmez kılan bir örtüye dönüşür. Anlaşılmasını güçleştirir.

sibel-4

 

Gerçi o, anlaşılmayı, hele ki sıradan okuyucu tarafından,  umursamadığını söyler. Anlaşılmadığını ya da daha kötüsü yanlış anlaşıldığını bilen bir şair, bir insan olarak. Onu anlamayanların eleştirisini de yapar: Tembel, gerçeklerden kaçan, marjinalliğe tahammülü olmayan bir kitle olduğunu düşünür, onların. Okuru akbabaya, sırtlana benzettiği de olmuştur, bir tek çocukları ayrı tutar. Onun için hep önemli olmuştur çocuklar ve çocukluk, çocukların nasıl da kendi iradeleri dışında zorluklarla savaşmak zorunda bırakıldığını kendinden bilerek: “Benim okurlarım her zaman çocuklardır, onları düşünerek yazarım, yazacağım. Ve çocuklardan, alttan gelenlerden başkasına da güvenmiyorum, güvenmeyeceğim de…”[2]

Elbette bir şairin okuyucuları için bu lafları etmesi beklenmemektedir. Kırıcı olduğunu söylemek de mümkün. Ancak Ece Ayhan’ın yazdıklarına değerini teslim etmek onun örnek bir insan olmak mecburiyetinde olmadığını bilmekle mümkün. Bu sadece Ece Ayhan özelinde düşünülecek bir konu da değil üstelik. İyi şair, iyi ressam, iyi sanatçı aynı zamanda iyilik timsali bir insan olmak zorunda değil. Hiç yoktan, ortaya koyduğu ürünleri onun kişiliği üzerinden değerlendirmek meselenin tarafsızlığına aykırı.

Diğer bir yandan, onun kişiliğini anlamak, içe kapanık, hayatından izler taşıyan, eleştiren, kavga eden şiirlerine yaklaşabilmek için önce yaşadıklarını bilmek işimizi kolaylaştıracaktır.

sibel-3

“Benim logaritmalı ve atonal hayatım doğrusu ya, bir yanlışlıkla başlamıştır. Yani böyle diyebilirim değil mi? (Bakın başka bir yanlışlıkla bitebilir).”[3]

Devlet memuru olan babası Datça’da görev yaptığı sırada, 10 Eylül 1931’de dünyaya gelir Ece Ayhan Çağlar. (Sonradan soy adını kullanmamayı tercih edecektir.)

Babası mal müdürüyken görevinden istifa edince önce Çanakkale’ye memleketlerine ardından yeni umutlarla İstanbul’a giderler. Babası İstanbul’da çeşitli işlerde çalışır. Ancak koşulları oldukça zordur ve düzelecek gibi de değildir.

İstanbul günleri, yoksulluk ve türlü sıkıntılarla geçen hayatlarına açılan bir kapı olur. Bir süre sonra annesi ve babası ayrılır. Ece, annesi ve ablasıyla yaşamaya başlar. Karagümrük, Fatih ve Taksim’de geçer çocukluk yılları.

sibel-1

Özellikle Taksim’de yaşadıkları, genelev ve pavyonlarıyla bilinen Sakızağacı Caddesi, çocukluğunda derin izler bırakır. Bunda annesinin de bir pavyonda çalışmaya başlamasının etkisi büyüktür. Hem annesinin hem de arkadaşlarının yolu sık sık Emraz-ı Zührevi Hastalıklar Hastanesi’ne düşer. Bir çocuk ziyaretçi olarak hastaneye gittiği olur. Çocukluk anılarının unutulmaz mekânlarından biri olarak kaydeder şair hastaneyi. Aradan yıllar geçse de bazen kapısına kadar gitmekten alamaz kendini. Şiirlerinde de kullanır.

Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız

Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır  (YALINAYAK ŞİİRDİR)

Bildik, geleneksel aile yapısından farklı bir ortamda geçer çocukluğu. Fakir semtlerin, zor koşullarda hayatta kalmaya çalışan insanlarıyla birlikte, onlardan biri olarak yaşayıp öğrenir hayatı. Yaşadıklarından, ailesinden, çevresinden utanmaz ama. Kendilerini bu hayata sıkıştıran herkesle, her şeyle ömür boyu süren, bitmeyen bir hesaplaşmaya girer. Onları yok sayan, ezen, şartlarını giderek zorlaştıran, küçümseyen, dışlayan, ötekileştiren sisteme, kalıplaşmış değer yargılarına, sınıfsal ayrımlara karşı bilenmiş olarak büyüyen bir çocuğun hesaplaşması… Bu bazen her daim defans halinde kırılgan bir adamın alınganlıklarında, hırçınlıklarında belli eder kendini bazen de şiirinin mısralarında:

Beyoğlu’nda. Sakızağacı Caddesi’nde, devletin hem dışında, hem karşısında olarak, bir pezevengin ve bir orospunun oğlu olarak biz de diyoruz ki:

“Şiir, şiirde kalmaz efendiler! Kalmamıştır da!

Evet, bir şiirde dizgi yanlışı olabilir

Ama, baba düşüncede? Asla!”   (BİR SİVİL ŞAİRİN ÖLÜMÜ)

O başkalarının huysuz, aksi, yer yer kaba olarak nitelediği tavırlarında, alınganlıklarında, hırçınlıklarında haklı olduğunu düşünür ve haklı olduğu konularda inat etmesinin gerekliliğini savunur: “Ben direniyorum, direneceğim de. Hayır, kesinlikle sizin bildiğiniz gibi değil diye! Atı alan Üsküdar’ı geçmiş de olsa, bence hem direnmek hem diretmek gerek. Haklılığın inadı denen şey bence budur iste.”[4]

sibel-4

Şiirlerinde yaptığı şeyin de bundan farksız olmadığını düşünür, tüm baskılara rağmen genelin aksine gerçeğin peşinde olduğunu söyler: “Gerçek nereye gidiyor, onun peşindeyim. Bütün dünya, bütün sairler imajla uğraşıyor. Herkes, herkes, olumlu olumsuz imaj bırakmak peşinde –ki asıl olumlunun peşindeler kuşkusuz. Ben gerçeğin peşindeyim.”[5]

Çocukluk yıllarındaki tüm imkânsızlıklara rağmen Ankara’da Mülkiye’de okumaya başlar. Edebiyata, müziğe, resme ve sinemaya çocukluğunda başlayan ilgisi üniversite yıllarında şekillenir. Özellikle atonal müziğe olan ilgisi şiiri üzerinde etkili olur. İlk şiiri İbraniceden Çizmek 1956’da Pazar Postası dergisinde yayınlanır.

Okul bittiğinde, iyi geçinemediği, sıklıkla karşısında olduğu devletin kaymakamı olarak Sivas’ın Gürün ilçesine atanır (1962). O da babası gibi devlet memurluğunu sürdüremez, 6 yıl dayanabilir. Sonra İstanbul’a döner. Aynı tarihlerde (1968) oğlu Ege’nin annesi ve eşi Hafize Hanımı kanserden kaybeder. Bir daha evlenmez.

İstanbul’da çevirmenlik, dergi müdürlüğü gibi çeşitli işlerde çalışmaya başlar. Ama bu işlerde de kalıcı olması haliyle gelirini düzenli bir hale getirebilmesi mümkün olmaz. Yoksulluk günlerine geri döner.

Derken ömrü boyunca peşini bırakmayan şanssızlıklarının belki de en önemlisi olan, bitmeyen hastalıkları başlar. Beyin tümörüyle tanışır önce. Zaten sert olan mizacı iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. En yakınlarıyla, en sevdiği dostlarıyla sorunlar yaşar.

Tedavi olması, ameliyat olması gerekir. Ailesinin ya da kendisinin böyle bir maddi yükün altından kalkması olanaksızdır. Bülent Ecevit’in desteğiyle Zürih’e gider, orada ameliyat olur ve bir süre (3 yıl) orada yaşar. İyi olduğu nadir zamanlarda Avrupa’da çeşitli şehirlerde dolaşır. O günlerde yaşadıklarını arkadaşı Ülkü Başsoy’a yazdığı mektupta şöyle anlatır:

Sevgili Kardeşim Ülkü

            Benden de bir merhaba! Berlin iyi geçti. Dönerken Nürnberg ve Stuttgard. Zürich’de mektubunu aldım sevindim. Luzern’e geçtim. Yarın yine Cenevre’ye, Lozan’a gidiyorum.

            Paris’i ve Londra’yı düşünüyorum. Olursa Viyana’ya da geçeceğim. Benim burs araştırmalarım sonuç vermedi; ekim ortalarında İstanbul’a dönmek zorundayım Böylece kelleyi kurtaramadan gideceğim; başka yol yok. Bir daha İsviçre’ye dönemeyeceğimi de biliyorum. Yoksa Prof. Yaşargil daha kal diyor. Ne yapalım, ne kadar yaşarsak iyidir; fazladan.[6]

İstanbul’daki arkadaşları onun için kampanyalar düzenleyip para toplarlar. O, belki hastalığının etkisiyle belki değil, pek çok arkadaşını toplanan paraları ona ulaştırmadıkları gerekçesiyle suçlar. Yıllarca süren mahkemeler dönemi başlar. O zamana kadar iyi ilişkide olabildiği arkadaşlarıyla da ilişkileri bozulur. Ve çoğuyla bir daha düzelmez. İyice yalnızlaşır.

Bedeni de tıpkı ilişkileri gibi bir daha düzelmeyen, rahatsızlıklarla kendini belli eden bir döngüye girmiş gibidir. Beyin, böbrek, karaciğer, akciğer gibi pek çok organı etkileyen hastalıkları peş peşe yaşar. Beyin tümöründen kaynaklı kalıcı hasarlarla uğraşması bir yana ayrıca tüberküloz olur, felç geçirir. Hâlâ etrafında kalan az sayıda dostunun yardımlarıyla yaşamaya çalışır.

Ömrü boyunca mülksüzlükten yana olan mülkiyet tutkunlarını kıyasıya eleştiren biri olarak son günlerini İzmir’de bir huzurevinde geçirir. 12 Temmuz 2002 onun atonal, kırgınlıklarla, üzüntülerle, öfkeyle dolu hayatının son günü olur. Öldüğünde yalnızdır.

Ve  şimdi, zaman, belki, o çok sevdiği ve şiirlerini adadığı çocuklar olarak bizlerin onun şiirlerine sahip çıkmasının zamanıdır.

 

Kaynakça:

[1] Batur, E. (21.06.2002).  Ancak Rûmun Suarası. Cumhuriyet

[2] Ayhan, E. (1996), Dipyazılar.İstanbul: Yapıkredi s.60.

[3] Ayhan, E. ( ). Morötesi Requiem. İstanbul: Yapıkredi. S. 94

[4] KUL, E. (2007). Ece Ayhan’ın Şiirleri Üzerine Bir Araştırma. Yayımlanmamış Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü. S.101

[5] Ayhan, E.(1993).  Şiirin Bir Altın Çağı,  İstanbul: Yapıkredi s. 151

[6] Yücel, K. (2014). “Anacığım Merhaba!” Ece Ayhan’dan Ülkü Başsoy’a Mektuplar, Kartlar. İstanbul: Ve s. 85

 

 

 

 

Sibel Aksu

Bilgi Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü öğrencisi. Sinemayla yakından ilgili. Okumak, yazmak, seyahat etmek kendi isteğiyle, istikrarlı olarak yapabildiği nadir uğraşlardan.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Serra Yılmaz, İtalya’daki Todi Festivali’nin Açılışını Yapacak!

Bu yıl 13’üncüsü düzenlenecek olan İtalya’nın ünlü Todi Festivali, Serra Yılmaz’la açılacak. İtalya’da düzenlenen 13. Todi Festivali, Serra Yılmaz’ın tek...

Kapat