Bir Çaresizlik Sanrısı: A AY (Reha Erdem)

Zamanın, sıkışmışlığın, çaresizliğin sanrılarını yaşayan insanların hikâyesi üzerine kurulu bir Reha Erdem filmi A Ay. Eski bir zamanın sarkacında sallanan bir evin içerisinde birbirinden bağımsız yaşayan kişilerin, ilerleyen zaman karşısında var-olmayışları derin bir trajediyi beraberinde getirir A Ay’da. Bu var-olmayışa inat, pek çok sahne de karşılaştığımız saatler ilerleyen zaman karşısında hiçsizleşen insanların sembolüdir.

“Bu şehirde her şey yarım kalır, her şey bitmeden çürür.”

Filmin giriş kısmında karşılaştığımız deniz, martı, suda ölü bir kedi; ölüm ile düşsel bir hayatın alegorisini yaparken, bir anda çalan Vivaldi melodileriyle sahne değişir ve gerçek hayata adım atarız. Tarkovsky filmlerinde durağan görüntülerde hissedilen zaman vurgusu, Reha Erdem’in ağır çekimlerine de sinmiştir Bu zaman vurgusu Tanpınar’ın dilemmasını hatırlatır. Tanpınar’da uyku ve zaman nedenli önemliyse A Ay’da da uyku ve zaman o derece önemlidir. Sürekli annesini hayal eden Yekta’nın annesine kavuşma yollarından biri, daldığı uykulardır. Zira rüyalarında anneyle buluşur. Uyku bazen kavuşmayı temsil etse de bir kaçışın da temsildir. Bu dünyadan kaçış, zamandan kaçış, kendi içine dönme…

Yekta’nın birbirine zıt iki halası arasında kalışı, onlara kendini anlatamayışı hep bir kaçış yaratır.  Evde birlikte yaşadığı Nükhet Seza halası, kendi benliğinde kaybolmuştur. Geçmişin hikâyelerinde kendini kaybetmiştir. Film bu yönüyle tiyatral bir atmosfere dönüşür. Çok az diyaloğun yaşandığı filmde diyalogdan çok, asıl hissedilen monologdur. Nükhet Seza sürekli geçmişe dair hikâyeler anlatır. Yekta, ona bir şeyler söylese de duymaz ve hikâyelerine devam eder. Bu evde herkes kendi zamanını yaşar.

Anılar ve rüyalar içerisinde sıkışmış Yekta ve evin içerisinde onlarla yaşayan martı aynı sıkışmışlıkla evin odalarında dolaşır. Camlar açıktır, ancak martı uçmaz. Onlar gibi evin içerisinden bir türlü ayrılamaz. Evin gıcırdayan kapıları, dökülmüş sıvası ve çekiminde etkisiyle bir uçurumda yer alıyor gibi görünüşü, her an yıkılacak dev bir nesneyi anımsatmaktadır. Filminin siyah-beyaz oluşu filmdeki bu atmosfere büyüleyici bir hava katar. Renk tezatlarının yarattığı etki, filmin kimi sahnelerini adeta bir fotoğrafa dönüştürür.

“Filmi gerçeklikten koparmanın en kolay yolu siyah beyaz çekmekti. Şimdi de isterim siyah beyaz çekmeyi. Gündelik gerçekçi sinemayı  sevmiyorum… Gerçekçi olmayan, hayattan alınmış gibi olmayanı seviyorum. “A Ay”dan beri yapmaya çalıştığım şey bu.”

Yekta’nın Nükhet Seza halası nasıl geçmiş zamanın simgesiyse, diğer halası Nehir de şimdinin, modernizmin temsilidir. Nehir, Burgaz Ada’da tek başına yaşayan eğitimli bir kadındır. Yekta’yı ablasının yanından alıp okula göndermek ister. Ancak bu üçlü arasındaki zıtlık hiçbir zaman bitmez.

Yekta’nın tek düşündüğü annesini görmektir. Filmde sürekli saat sesleri duyulur. Kimi zaman takılan saat durmaksızın çalar. Nükhet Seza kendi geçmişinde öylesine kaybolmuştur ki hiçbir sesi duymaz. Böylelikle saatler, akmayan bir zamanın simgesi haline gelir. Ömer Kavur’un Gizli Yüz’ünde olduğu gibi o arayışın sonunda, yine bir saattir (zaman) yüzleştiğimiz.

Yekta’yı anlayan bir tek kişi vardır o da terkedilmiş manastırın bekçisidir. Münir Özkul’un oynadığı bu karakter ise tek başına bütün zamanlara meydan okur.  Sartre’daki insanın her şeye anlam yükleme eleştirisi burada da hissedilir. Özkul’un Neml suresinden okuduğu bir kısım, Goethe’deki yeniden doğuşun anlatımıdır adeta.

“Ve ey insanlar! Bizlere kuşların konuşma dili öğretildi. Ve bize her şeyden bol bir nimet verildi. Bu, hiç şüphesiz apaçık bir üstünlüktür dedi. Sonra da cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular kuruldu. Ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı. Sonra bir gün hepsini toparlayacak ve şöyle diyecek: “size verilen cevap nedir?” onlar da “bizim bilgimiz yoktur, şüphesiz görünmeyenleri bilen bir tek sensin, sen!” diyecekler.” Neml/16-17, maide/109

Filmin ilerleyen kısımlarında, Yekta’nın halası Nehir, öğrencilerinden Nuran’ı Yekta ile tanıştırır. Nuran elindeki fotoğraf makinesiyle, anlatılan bir hikâyenin peşine takılıp sürekli martıları çeken bir çocuktur. Yekta’yla zaman geçirirken dahi, elinde makinesiyle martıları kovalar.  Kısacası Nuran’da kendi hikâyesinde kaybolmuştur.

Filmin can alıcı sahnelerinden biri de, Yekta ve Nuran’ın gecenin bir vakti pencereden dışarıya baktıkları andır. Yekta’nın yüzünde annesini gördüğünü anladığımız bir gülümseme vardır. Beliren ışıkla birlikte Nuran anneyi fotoğraflamak ister. Ancak sabah fotoğraflara bakıldığında karanlıktan başka bir şey yoktur. Ve Nuran sadece fotoğrafa yansıyan görüntülerle dünyaya baktığı için  (orada hiç bulunmamış gibi) hiçbir şey görmediğini söyler. Burada “Göstergeler” dünyası devreye girer. Bakmak ile görmek, gösteren-gösterilen ilişkisi… Kısacası Barthes’in deyimiyle: “Fark-etmek” için önce görmek gerekir. Yekta’nın isyanı da burada devreye girer ve filmin felsefik yönünü oluşturur.

“Her gördüğünü gösterebiliyor musun? Rüyaların fotoğrafını gösterebiliyor musun?  Görmeyi sadece görmeyi biliyor musun? Kendinden habersiz kaldın mı hiç. Gör sadece gör… “

Günler ilerledikçe Yekta için durum daha da kötüye gider. Halası Nehir, Yekta’yı okula yazdırmak için evden götürmek ister, ancak annesini bir daha göremeyeceğini düşen Yekta evden ayrılmak istemez. Bu durum derin bir trajedi yaratır. Halası, zorla Yekta’ya ezberlettiği şiiri okutur. Yekta bir isyan parçası gibi durmadan william Blake’nin,  Infant Sorrow adlı şiirini okur. Şiir, dünyanın kaosunda tek başına kalmış bir çocuğun çaresizliğini anlatır.

“Annem feryat etti, babam ağladı
Bırakıldığım tehlikeli bir dünyaydı
Aciz, üryan ve zırlayan”

Nehir en sonunda Yekta’nın annesini görmek için gittiği odaya kilit vurur. Yekta’yı zorla dışarıya götürür. Pasajlarda dolaşırken Yekta’nın acısı bedeninin dışına taşar. Sürekli kaçmak ister, ancak Nehir onu yakalar ve geri getirir. Yekta en sonunda kendini yere bırakır… Ve can çekişen bedeninden düşen sözler derin yaralar açar.

“Hala, hala diyorum! Bi’ koku var, yanık kokuyor, yanık diyorum! Yanık kokusu bu hala… Halacığım, gezmeyelim bu kokuyu diyorum. Hala! Gezmeyelim bu kokuyu…”

Nükhet Seza, Yekta’nın bu acısına daha fazla dayanamaz ve odanın kilidini kırar Ama artık büyü bozulmuştur, Yekta annesini bir daha göremez ve bunun üzerine evden ayrılır. Annesine kavuşmak kayıkla denize açılır. Denizin ortasında yalnız başına dalgaların ortasında kalır. Islanmış biçare şekilde bulunur. Bu olaydan sonra kendi döngüsünü kırar. Kendi isteğiyle okula yazılır, Nehir’in yanına taşınır. Geçmişini geride bırakmak için ne varsa gömmek ister. Belki de son kez anılarının yaşandığı eve döner. Yekta’nın gidişiyle evdeki martı da ölmüştür. Birkaç eşyasıyla birlikte martıyı elleriyle kazdığı yere gömer ve son kez eve bakar… Reha Erdem zamanın, dünyanın acımasızlığını bir çocuk üzerinden anlatmıştır. Kişi ne yaparsa yapsın onu bekleyen sondan kaçamaz. Tıpkı Bela Tarr’da gördüğümüz gibi umut hiçbir zaman olmaz. Kişi yazgısına razı olmak zorunda kalır. Nitekim Yekta’nın adada yol sorduğu kişinin cevabı da bu durumu destekler. “Burası bu yolun başıysa aynı zamanda sonudur da.”

“Filmlerimin birçoğunda çocuklar var. O yaşlar insanın oluşum süreci aslında. Büyüme çağı, insanın sırtına en çok yükün bindirildiği, melankolik bir çağ; aynı zamanda isyan çağı. Gençler isyan eder, çünkü o yükleri henüz hazmetmemişlerdir.”

Yekta filmin sonunda manastır bekçisinin yanına gider. Münir Özkul İtalyanca Edip Cansever’in Tragedyalar’ını okumaya başlar. Böylelikle filme, Edip’in yalnızlığı ve yabancılaşması da dâhil olur. O makul sonda herkes kendi acısıyla yüzleşir. Yekta’nın elleriyle gömdüğü martıyı, toprağı elleriyle kazan bir kedi yer.

“Sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
Çirkindi
Bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
Eller bir soğuk el resmine girip dondular
Ay çürüdü
Her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
O kaldı
Bir o kaldı: gelişen korku.”

 

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Peki, Siz Tutsak Olsaydınız? / Devin Mitchell

Tüm gün kafeslerde yalnız bırakılmış, kendi doğal yaşamlarından koparılmış ve hayvanat bahçelerinde yaşamak zorunda bırakılmış yabani hayvanları bir nebze olsun...

Kapat