Bir Kuşluk Vakti Pencerenin Açılıp Kapanması Gibidir Der Eskiler… | Bütün Bir Ömür – Robert Seethaler

Ruhunu, kemiklerini ve özünü, insanın ömür boyu bağlandığı ve inandığı her şeyi. Her şeyi sonsuz bir soğuk kemirir. Öyle yazılmış duyduğuma göre. Ölüm yeni yaşam doğurur, diyor insanlar. Ama insanlar aptal bir hayaletten bile daha aptaldır. Ben söyleyeyim: Ölüm hiçbir şey doğurmaz! Ölüm Soğuk Kadın’dır.”

 

Kimileri için ölüm bir sondur, kimilerine göre yeni bir başlangıç. Boynuz Hannes için de soğuk bir kadındır ölüm; yüzü olmayan, sesi olmayan…


Andreas Egger’in sırtında yaşama tutunmaya çalışırken dudaklarından bu cümleler döküldü Boynuz Hannes’in.

1900’lü yıllarda yalnızlıkla harmanlanmış bir ömrün hikayesi…

 

Andreas Egger küçük yaşta annesini kaybetmiştir ve her annesi ölen çocuk gibi o da yarım kalmıştır. Annesinin ölümünden sonra uzak akrabası olan çiftçi Hubert Kranzstocker’in yanına gönderilmiştir. 18 yaşına gelene kadar da Kranzstocker’in zorbalıklarına, işkencelerine maruz kalmış hatta onun yüzünden sakatlanmış, hayatı boyunca topallayarak yürümeye mahkum edilmiştir.

”Bu cezalandırmalar için yeteri kadar neden vardı: Dökülen süt, küflenen ekmek, kaybolan bir sığır ya da kekeleyerek okunan akşam duası. Bir keresinde ya sırık fazla kalındı ya yumuşatmayı unutmuştu ya da diğerlerinden daha kızgın vurmuştu,tam ne olduğu pek söylenemez, her neyse vurdu ve küçük bedende bir yer ses çıkararak kırıldı, ama çocuk kıpırdamadı. ”Tanrı affetsin,” dedi Kranzstocker ve kollarını indirdi.

İşte! Kitabın ilk bölümleri. Dizlerinizi kendinize çekip, kahvenizden bir yudum daha alacakken, erteliyorsunuz dudağınızın kenarında bekleyen fincanın eğilmesini ve içinizde ince bir sızı hissetmeye başlıyorsunuz.

Yaşadıkları Egger’i sessiz, kendi işinde gücünde bir haline getirmiştir. Konuşmayı hiç sevmemesine rağmen çevresini iyi gözlemleyen, elinden her iş gelen, çok güçlü bir adamdır Andreas. Avusturya Alpleri’nde yalnız yaşamını devam ettirirken bir gün Marie isimli bir kadına aşık olur ve evlenirler.

”Ancak Egger’in o günden sonra içinden asla silinmeyecek bir şey daha oldu: Bir kumaş kıvrımının, üst koluna kısa dokunuşundan sonra bir acı omuzlarına, göğsüne inmiş ve sonunda kalbinin hizasında bir yerde sabitlenmişti. Çok ince bir sızıydı ve de Egger’in o ana kadarki yaşamında, Kranzstocker’in fındık kamçısıyla attığı dayaklar da dahil olmak üzere, tanıdığı acıların en deriniydi. İsmi Marie’ydi ve bu, Egger’e göre dünyanın en güzel ismiydi.”

Biriktirdikleriyle aldığı küçük bir arsaya kendi elleriyle yaptığı ev bundan sonra Egger ve Marie için bir yuva olacaktı. O talihsizlik olmasaydı…

Marie o gece ilk çocuklarına hamileyken çığ altında kalarak diğer birçok kasaba yerlisi gibi hayatını kaybeder. Bu olayın ardından Andreas Egger iyice kendi içine ve yalnızlığına döner. Gününün büyük bir kısmını dağlarda geçirir. Dağların kocaman boşluğu içinde kaybolmak ona iyi gelir. İçindeki boşluktansa kaybolması mümkün değildir. Yaşadığı kasabayı terk edip savaşa katılmak ister ve İkinci Dünya Savaşı’nda cepheye gönderilir. Savaşa katılır ve bir süre sonra esir düşer.

”İki hafta sonra Egger, kampın arkasındaki kayın ormanına gömülen ölüleri saymayı bıraktı. Ölüm hayata dahildi, küfün ekmekle olan ilişkisi gibi. Ölüm ateşti. Açlıktı. Kış rüzgarının ıslık çaldığı barakanın duvarındaki aralıktı.”

Savaş bittiğinde aradan yıllar geçmiştir. Tekrar köyüne dönebildiğinde birçok yenilik onu bekliyordur. Evim dediği dağlarına kurulan teleferik hattıyla modernizmin o sade ve sessiz kırsalı nasıl ele geçirdiğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Kasabasının nasıl değiştiği, kendini orada nasıl yabancı hissettiği, sonrasında Kranzstocker’la yüzleşmesi ve başına gelecek diğer olaylar…

Sessiz, sakin, iddiasız ama güçlü bir yaşam mücadelesi. Su gibi akıp giden bir ömür. Okurken siz de Andreas Egger ile o mücadeleyi veriyor, onun yalnızlığını içselleştiriyorsunuz. Romanda öyle büyük sözler, iddialı, acayip olaylar yok ama yine de ilk sayfalardan sonra unutup finalde karşınıza çıkan bir sürpriz var elbette ve son sayfa bittiğinde insanın içine çöken derin bir hüzün, incecik bir keder…

Ölümü ve hayatı düşündüren roman, dilinin yalınlığı ile de etkiliyor insanı. Sadeliğin çarpıcı ışığını fark ettiğiniz satırlar saklı sayfalarında. Akıcı ve etkileyici dili, sağlam bir hikaye iskeletinin üzerinde duruyor. Kitap bittiğinde durup düşünmemeniz mümkün değil, bu güne dek neler yaptığınızı ve elbette yapacağınızı…

”Yara izleri yıllar gibidir, diye düşünüyordu, birbiri ardına gelir ve hepsi birlikte ancak o zaman bir insan eder.”

 

Okumadan geçmeyin:

Cehennem Sahiden Başkaları Mıdır? Ya, İçimizde Bir Cehennem İle Yaşıyorsak? | Jean Paul Sartre

 

Hatice Durmuş
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu.
Sağlık sektöründe çalışıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Küresel İklim Değişikliği Fotoğraf Yarışması’nın Dereceye Giren Eserleri Sergilenecek!

Alarko Carrier tarafından 3 yıldır düzenlenen Küresel İklim Değişikliği Fotoğraf Yarışması'nın dereceye giren eserleri  İstanbul Fotoğraf Galerisi’nde sergilenecek. İklim değişikliğinin...

Kapat