“Bir kusurumuz var: Hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz”

“Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”

Alman filozof Arthur Schopenhauer, bu sözleriyle dünyaya ve insan hayatının dünyadaki yerine hangi gözle baktığını belli etmiştir. Ona göre dünya, insanın acı çekmesi için tasarlanmış bir tiyatro oyunudur. İnsanın mutlu olabilmesi için varoluş problemini çözmesi ve kendini ortaya çıkarabilmesi gerektiğini söyler. Fakat ona göre yaşama isteği insanı bencillikten kurtaramayacaktır, insanı bencillikten kurtaracak şeyin merhamet olduğunu söyler.

Ünlü filozofun babası, kendisinin doğumundan 16 yıl sonra, Hamburg’taki tahıl ambarının deposundaki pencereye tırmanarak kendini Hamburg kanalının dondurucu sularına atıp intihar etmiştir. Sevgisiz bir aileden gelmesinin, melankolik bir babasının olmasının ve edebiyatı iyi olan bir anneden doğmasının karakterinin oluşmasında katkısı büyüktür. Schopenhauer’ın henüz toy bir gençken tanrı inancının olduğu fakat bu inancının Avrupa’nın o zamandaki şartlarından ötürü sarsıldığı söylenir. İnançsızlığının ilk belirtilerini daha on sekiz yaşındayken ”Bu dünya tanrı tarafından yaratıldı, öyle mi? Hayır, şeytan tarafından yaratılmış olmalı.” diye yazarak gösterir.

Filozof, on dokuz yaşına kadar babasının yakın bir arkadaşının yanında çalıştıktan sonra annesine dönmek ister ancak annesi kendisinin yanına değil, evinin elli kilometre uzağındaki Gotha’ya taşınmasını ister. Gotha’da yeni kaydolduğu okulda bir öğretmenine yazdığı alaycı şiir yüzünden okuldan atılan Schopenhauer, annesine onunla birlikte yaşayıp edebiyat çalışmalarına katılmak için yalvarır. Ne var ki, annesi Schopenhauer’ın okuldan atıldığını öğrenince deliye döner ve bugün bile Schopenhauer ile ilgili kayıtlı en şok edici mektuplardan birini genç oğluna yazar:

”…Yaradılışını biliyorum. Sinir bozucu ve dayanılmazsın ve seninle yaşamak bana çok zor geliyor. Bütün iyi özelliklerin süper akıllılığınla kararıyor ve böylece dünya için işe yaramaz hale geliyor. Kendin hariç herkeste kusur buluyorsun. Bu yüzden etrafındaki insanları üzüyorsun. Hiç kimse böyle zorlayıcı bir tavırla düzelmek ya da aydınlanmak istemez. Hele ki senin gibi hala önemsiz biri tarafından… Bundan daha az kendin olsan ancak gülünç olurdun ama şimdiki halinle çok sinir bozucusun. Diğer binlerce öğrenci gibi Gotha’da yaşayıp eğitim görebilirdin ama bunu istemedin ve atıldın…”

birkusurumuzvar-3

birkusurumuzvar-2

Schopenhauer’ın kişiliğinin şekillenmesinde babasının intiharı ve annesinin davranışlarının etkili olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Annesiyle ilgili yaşadığı sorunlar yüzünden yıllar sonra şöyle bir şey yazmışlığı vardır:

”Kadınları tanıyorum. Evliliği yalnızca ihtiyaçların giderileceği bir kurum olarak görüyorlar. Babam gitgide acınacak derecede hastalanırken, basit bakım işlerini yapan sadık uşağın sevgi dolu yardımseverliği olmasa terk edilmiş sayılırdı. Babam yalnızlığında yatarken annem partiler veriyordu; babam büyük acılar çekerken annem eğleniyordu. Kadınların sevgisi böyledir!”

Arthur Schopenhauer, Weimar’da kaldığı iki yıl boyunca, bu yaşananları kabullenir. Yirmi bir yaşında üniversiteye kabul edilir. Aynı zamanda babasının ona yirmi bir yaşına geldiğinde bırakacağı mirasın da zamanı gelir ve babasının bıraktığı mirası almaya hak kazanır. Bütün bu süreçte Arthur, babasını bir melek, annesini de şeytan olarak görür.
Tüm bunların sonucunda ise, yıllar yılı kovalar ve Arthur annesiyle yollarını bir daha hiç görüşmemek üzere ayırır. Annesiyle, son görüşmelerinden sonra, annesi tam 25 yıl yaşamasına rağmen hiç görüşmezler.

Yıllar sonra anne ve babasını hatırlayan Schopenhauer şunları karalamıştır:

”Pek çok erkek güzel bir yüzle baştan çıkar. Doğa, kadınları bütün güzelliklerini bir anda sergilemeye ve heyecan yaratmaya teşvik eder ama doğa kadınların bitmek bilmez masrafları, çocuk sevgisi, inatçılık, dik başlılık, yaşlanmak ve birkaç yıldan sonra çirkinleşmek, aldatma, kocasını boynuzlamak, kapris, garip meraklar, histeri krizleri cehennem ve şeytan gibi pek çok kötülüğü içinde barındırdığını gizler. Bu yüzden evliliği gençlikte alınan ve yaşlılıkta ödenen bir borç olarak görüyorum.”

Filozof, önce üniversiteyi, sonrasında Berlin’de doktora eğitimini tamamladıktan sonra kısa bir süre Dresden’de, Münih ve Mannheim’da yaşar ve en sonunda kolera salgınından kaçarak hayatının son otuz yılını geçireceği Frankfurt’a yerleşir. Kiralık odalarda yaşar. Hiç evi, yuvası, karısı, ailesi ve yakın arkadaşları olmaz.

birkusurumuzvar-4

Schopenhauer’ın keskin zekasıyla alakalı pek çok iddia vardır. Bir keresinde yemek yiyenlerden biri onun basitçe ”bilmiyorum” diye yanıtladığı bir soru sorar. Adam, ”vay canına, sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım” der. Schopenhauer ise günümüzde hala bilinen o cevabı verir: ”Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır.”

Evlenip evlenmeyeceği sorulduğunda ise şöyle bir konuşma geçtiği rivayet edilir:

-Bende yalnızca endişeye neden olacağı için, evlenmek düşüncesinde değilim.
*Neden öyle olsun ki?
-Kıskanırdım, çünkü karım beni aldatırdı.
*Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
-Çünkü bunu hak etmiş olurdum.
*Neden?
-Evlendiğim için.

Schopenhauer, hayatla ilgili, gelecekteki bir ”umut” yerine ”şimdi”yi yaşamamızı öğütler. Onun arkasından gelecek olan diğer büyük bir isim Nietzsche onun kaldığı yerden devam ederek umudun en büyük kötülük olduğunu söyleyecektir çünkü umut işkenceyi uzatır. Bu yüzden düşüncelerimizi, elimizdeki tek ve gerçek hayat olan bu hayattan uzaklaştırıp hayali bir dünyaya odakladıkları için de Platon ve Sokrates’i sıklıkla eleştirir Schopenhauer.

Ölüm kavramıyla yüz yüze gelmekten hiçbir zaman sakınmayan filozof, bunu felsefesine de doğrudan işledi. Doğaüstü inançları, öte dünya ve sonsuz yaşam merhemini ruhuna hiç sürmedi. Hayatının sonuna kadar mantığına ve gerçeklere bağlı kaldı.

Ve onun, insanlığa bıraktığı bir miras olarak gördüğümüz bu notunu sizlerle paylaşıyoruz:

”Ben kalabalıklar için yazmadım. Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.”

birkusurumuzvar-5

Ozan Aziz Dilber

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

2 Comments

  1. Spike

    17 Aralık 2015 at 22:54

    tek kelimeyle müthiş bir yazı olmuş.

  2. Selma

    29 Ocak 2017 at 22:48

    Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
7 Yaşındaki Türk Müzisyene Paris’ten Ödül!

Henüz 7 yaşında olan ve bir yıldır piyano eğitimi alan Arya Su Gülenç, Paris'te düzenlenen uluslararası müzik yarışmasından ödülle döndü....

Kapat