“Bir Sineğim, Bir Camdan Yukarı Tırmanıyor ve Aşağı Yuvarlanıyorum” Sartre

 Bir çocuğun, yıpranmış silinmiş, hor görülmüş, bir köşeye atılmış ve sözü edilmemiş bütün temel özellikleri, ellilik bir adamda yaşar durur. Deliliğimde en sevdiğim an daha en baştan beri “elit”lerin ayartmalarından kurtarmasıdır.

Sözcüklere sığınan, sözcüklerin girdabında bizim kaybolmamızı sağlayan bir çocuk Jean Paul Sarte… “Sözcükler” adlı kitabında, çocukluğundan itibaren ellili yaşlara değin kendini anlatan Sarte, sözcüklerin ve yazmanın derinliğini müthiş bir üslupla dile getirmiş. Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra annesinin ailesiyle birlikte yaşamaya başlayan Sarte, sözcüklere sığınarak kendi dünyasını oluşturmaya başlamış. Sözcüklere sığınan bu küçük çocuğun dünyası öylesine derindir ki, edebi ve felsefi konuşmaları adeta benliğimizi sarsar.

Herkes tarafından tapınılan, kişisel olarak bir yana itilen ben, geri çevrilmiş bir maldım ve yedi yaşında, henüz var olmayan kendimden başka sığınağım yoktu. Ben, emekleme çağındaki yüzyılın can sıkıntısını içinde yansıttığı bomboş bir aynalar sarayıydım. Kendime olan büyük ihtiyacı gidermek için doğmuştum ben; o zamana kadar yalnızca, bir salon köpeğinin kendini beğenmişliğini bilip tanımıştım; gurur tarafından sıkıştırılmış olduğum için “Gururlu olmuştum. Kimse üzerimde ciddi olarak hak talep etmediği için, ben de Evren için gerekli olduğum iddiasında bulunmuştum. Bundan daha yüce ne olabilirdi? Daha aptalca ne olabilirdi? Aslında seçme olanağım yoktu. Ölmek için doğuyordum.

Şaşı ve zayıf bir çocuk olan Sarte, ailesinin ona övgüler düzmesinden daha sahte başka bir şey olmadığı düşünür. Sahte gülüşler ve sözler Sarte için tiyatral bir dünya yaratır. O, artık ailesinin gözünde görevini yerine getiren sahte bir çocuktur. Ve bu oyun yıllar boyu sürecektir.

Ben sahte bir çocuktum, elimde sahte salata kabı vardı ve hareketlerimin, gösterişli jestler haline geldiğini hissediyordum. Komedi, dünyayı ve insanları gözümden saklıyordu; rollerden ve aksesuarlardan başka bir şey göremiyordum; maskaralıklarımla büyüklerin işine yardım ettiğime göre, onların endişelerini nasıl ciddiye alabilirdim? İnsan ırkının ihtiyaçlarına, hazlarına ve umutlarına yabancı olan ben, onu baştan çıkarmak için soğukkanlılıkla boşuna harcıyordum kendimi; benim seyircilerimdi onlar, göz kamaştırıcı sahne ışıkları beni onlardan ayırıyor ve sonunda boğuntuya dönüşen gurur dolu bir sürgüne gönderiyordu.

Hakikat ve mitos aynı şeydi ve derinden duymak için tutkulu olma rolü yapmak gerekiyordu ve insan, bir törensel varlıktı yalnızca. Kendimi keşfetmeye başlıyordum artık. Ben neredeyse bir hiçtim ya da içeriksiz bir etkinliktim, ama bundan fazlası da gerekli değildi. Komediden sıyrılıyordum artık. Henüz çalışmıyordum, ama oyun da oynamıyordum; yalancı, yanlarını işleyip ortaya koyarak öz hakikatini buluyordu. Yazıdan doğmuştum ben, bundan öncesi yalnızca aynada bir yansımaydı; ilk romanımdan itibaren bir çocuğun aynalar sarayına girmiş olduğunu bilmiştim. Yazarak varoluşuyordum, büyüklerin elinden kurtuluyordum; ama yalnızca yazmak için vardım ben ve ben dediğim zaman bu sözcük, yazan ben anlamına geliyordu.

sartre-sözcükler-kitabı

Babasını küçük yaşta kaybeden Sartre, daha küçük yaşlarda aile hiyerarşisinin farkındadır; babalık ve otorite üzerine sistemsel bir eleştiri getirir.

Toplumu, meziyetlerin ve yetkilerin sarsılmaz bir hiyerarşisi olarak görüyordum. Hiyerarşinin doruğundakiler, aşağıdakilere ellerindeki her şeyi veriyorlardı. Ama ben yine de doruğa yerleşmekten çekindim; o yerin iyi niyetli ve ciddi insanlara ait olduğunu bilmiyor değildim. Dünyevi iktidardan uzak durmak için elimden geleni yapıyordum; ne alttaydım ne de üstte, ama başka bir yerdeydim.

İyi baba yoktur ve bu bir kuraldır; ama bu kusur yüzünden erkekler değil, çürümüş babalık bağları suçlanmalıdır. Dünyaya çocuk getirmekten daha iyi ne var, ama bazı çocuklara sahip olmak ne büyük haksızlık! Yaşamış olsaydı, babam, boylu boyunca üzerime çökecek ve ezecekti beni. İyi ki de babam ben küçükken öldü… Bir ölünün oğlu olmaktan çok, bir mucizenin çocuğu olduğum sezdirildi bana. Hiç kuşkusuz benim kaypaklığım buradan kaynaklanıyor. Ben bir şef değilim, şef olmayı da özlemem. Komut vermekler komutlara itaat etmek aynı şeydir. En otoriter kimse bile başkasının kutsal bir asalağın ( örneğin babasının) adına verir komutları; kendi çektiği soyut şiddet ve işkenceleri başkasına aktarır. Ben bütün hayatım boyunca gülmeden ve başkalarını güldürmeden emir vermedim; bunun nedeni, bende iktidar kanserinin olmaması ve bana itaat denilen şeyin öğretilmemiş olmasıdır. Kime itaat edecektim.

Burjuva bir ailenin yanında kalmak Sartre için hiçbir şeyi değiştirmemişti. Okumaya başladıktan sonra bütün dünyasını belirleyen tek şey kitaplarıydı.

Köylü çocuk yaşantısının zengin hatıraları ve tatlı saçmalıkları denen şeyler yoktu bende. Toprağı hiçbir zaman kazmamış ya da kuş yuvası aramamıştım; ot toplamamıştım ve kuşlara taş atmamıştım. Ama kitaplar, kuşlarım ve yuvalarım, evcil hayvanlarım, ahırım ve kırlarım olmuştu; kitaplık, bir aynada da yansıyan dünyaydı; onun genişliğine, çeşitliliğine, önceden kestiremezliğe sahipti. İnanılmaz serüvenlere atlıyordum; altında kalabileceğim çığ tehlikelerini göze alarak, iskemlelere, masalara tırmanmam gerekiyordu. Üst raftaki kitaplara uzun süre ulaşamadım; saklanmış olanlar da vardı; aldım onları okumaya başladım: yeniden yerlerine koyduğumu sanıyordum ama bulmam bir hafta sürüyordu…  Ben bir hiçtim; silinemeyen bir saydamlıktım… Bedensel varoluş ve ortada bulunuş, her zaman bir fazlalıktır.

Kitaplarda kendini bulan Sarte, bazen bir kahraman oluyor, bazen de trajik bir hikâyeye başkaldırıp cesurca ölüyordu.

Evrene, kitaplarda rastladım ben, kitabi deneyimlerimin karmakarışıklığını, gerçek olayların rastlantısal akışından ayırt edemedim. İçinden sıyrılmak için otuz yıl harcadığım felsefi idealizmim buradan kaynaklanıyor işte. Bu dergilerden ve kitaplardan, en mahrem kuruntumu edindim ben; iyimserlikti bu. Yalnızlığıma hiçbir sıkıntı duyamadan yeniden kavuşuyordum… Dünya malı, sahibine ne olduğunu yansıtır; oysa bana ne olduğumu öğretiyordu. 

sartre-sözcükler

Yalnızlığa koşan bir çocuğun öyküsü bu aslında; yalnızlığında kendini bulan, kitaplarla dünyadan soyutlanan çoğun öyküsü.

Misafirlerimiz gittiği zaman, tek başıma kalıyordum; bu can sıkıcı mezarlıktan kaçacak ve hayat, kitapların çılgınlığına kavuşacaktım…  Aptallaşmış bir haşere gibi inançsız, yasasız, akılsız ve amaçsız olarak aile komedisine sığınıyordum; bir hayal kırıklığından ötekine dönüyor, koşuyor, uçuyordum. Bedenimden ve sefil sırlarından kaçıyordum; topaç bir engele çarptığında ve durduğunda, benzi atmış küçük komedyen, hayvansal bir şaşkınlığa düşüyordu. Annemin yakın dostları hüzünlü olduğumu, dalıp gittiğimi söylüyorlardı. Annem beni gülerek bağrına basıyor. “ Neden şikâyet edeceksin ki! İstediğin her şeye sahipsin.” Diyordu. Haklıydı da, şımartılmış bir çocuk hüzünlü olamazdı; onun, bir kral gibi canı sıkılabilirdi yalnızca. Ya da bir köpek gibi.

Bir köpeğim ben. Esniyorum, gözümden yaşlar akıyor, hissediyorum aktıklarını. Bir ağacım ve rüzgâr dallarıma takılıyor ve belli belirsiz sallıyor onları. Bir sineğim, bir camdan yukarı tırmanıyor ve aşağı yuvarlanıyorum, yeniden tırmanmaya başlıyorum. Kimi zaman geçen zamanın okşayışını duyuyorum, çoğunlukla geçmeyen zamanı hissediyorum. Titrek dakikalar yere düşüyor, yutuyor beni ve can çekişmeleri sona ermiyor; durgun ve kokuşmuşlar, ama hala canlılar; süpürürsünüz onları, daha taze, ama aynı ölçüde beyhude olan başkaları gelip onların yerini alır; bu iğrenmelere mutluluk denir.

Aile içi törenler bana sürekli olarak uyduruk bir gereklilik olarak göründüğü için çok daha apaçıklılıkla canlanıyordu gözümün önünde. Kendimi bir fazlalık olarak hissediyordum ve dolayısıyla ortadan kaybolmalıydım. Hayat nedenli saçmaysa, ölümle o denli az tahammül edilebilirdir.

Bir din adamı olan büyükbabasıyla yine kitaplar üzerinden konuşan Sartre, kimi zaman dinsel konuşmaların etkisinde kalsa da, maneviyatı belirleyen tek şey yine kitapları oluyordu.

Dinimi bulmuştum artık! Hiçbir şey bir kitaptan daha önemli görünmüyordu bana. Kitaplığı, bir tapınak olarak görüyordum. Karl’ın hümanistliğinden bu din adamı hümanistliğinden sıyrıldım. İyileşmek ne kadar hüzün verici bir şey; dil sihrini kaybediyor; bir zamanlar eşitim olan kalem kahramanları, ayrıcalıklı üstünlüklerini kaybetmiş ve sıradan insanlar olmuşlardı; onların matemini iki kere tutuyordum içimde. 

Din olgusuna karşı eleştirilerini ise, yineliyordu.

Köhne bir kültür anlayışı içinde din, kendini gösteriyor ve bir örnek oluyordu; çocukça olduğu için, hiçbir şey çocuğa onun kadar yakın değildir. Tanrı tanımazlık gaddar ve uzun soluklu bir işti; onu sonuna kadar götürdüğümü sanıyorum. Ben nefret ediyordum törenlerden ve kalabalıklara bayılıyordum.  Zaferimi belirsiz bir zamana erteliyordum; çünkü ondan sonra gelen ruh çöküntüsünden korkuyordum.

Savaş dönemlerini de yaşayan Sartre, savaşa, kitaplar üzerinden ince bir mizansen ile göndermede bulunuyordu. Sisteme ve onun getirdiği yönetimlere karşıda dilindeki mizansenliği koruyordu.

Ama savaş çok geçmeden sıkmıştı beni. Hayatımı çok az değişikliğe uğrattığı için onu unutacaktım herhâlde, ne var ki okuduklarımı berbat ettiğini fark ettim birden ve ondan nefret ettim. Sevdiğim yayınlar satılmıyordu artık. Ne idüğü belirsiz birinci cumhuriyetten sonra ikinci ve çok iyi olan üçüncü cumhuriyetler kurulmuştu; iki olmadan üç olmazdı hiç.

sartre-sözcükler

Sözün ve yazının dayanılmaz biri tutku olduğunu anlatan Sartre, burjuva yazarlara eleştirilerini dile getirirken, çevirmen sorununa da değinir.

Yazı yazmanın uzun ve nankör bir iş olduğunu biliyordum; çok büyük sabır isteyen bir işti bu. Dünya söz haline gelmek için beni kullanıyordu.  Okumayı kendi kendime öğrenmiştim. Rastlantılar denen şeyler yoktu, yalnızca onların mutluluk veren sahteleri vardı.

Yazı yazma konusunda yeteneğim olmadığı doğrudur. Bunu bildirdiler bana, kitabi bir insan olduğumu söylediler; evet öyleyim; kitaplarım ter ve zahmet kokar ve aristoklarımızın burnuna da onlardan pis bir koku geldiği doğrudur.  Bu kitapları çoğunlukla kendime, yani herkese karşı yazdım… Kendi ruhunuzu yaralarsanız, bütün öteki ruhlar çığlığı basacaktır. Bir gün yazı yazmasam, yara zonklar, eğer çok kolaylıkla yazarsam, yine zonklar.

Yalnız şu da var: Kalemlerini kolonyaya batıran birkaç ihtiyar ve kasap gibi yazan küçük züppeler bir yana, iyi çevirmenler yok ortada. Söz’ün doğasından ileri geliyor bu. Çünkü insan kendi dilinde konuşur, yabancı dilde yazar.

Yazarın son dönemlerinde görme kaybı yaşadığını biliyoruz. Ancak bu durum Sartre’da  bir umutsuzluk yaratma yerine, ondaki yazma tutkusunu daha da arttırıyordu.

Gözlerimde sorun başlayınca; karanlık varlığımdan tat aldım, onu sürdürmek ve üstün bir nitelik haline getirmek istedim. Uyku bütün belleklerden silmişti beni. Ne yalnızlık! İki milyar insan uzanmıştı ve ben, onların yukarısında tek gözcüydüm. Yeniden Doğmak için yazmak gerekiyordu. Bulanık görüyordum her şeyi. Bu durum sürdükçe, rahatım yerindeydi. Otuz yaşında bu soylu işi başardım. Bulantı’da (içtenlikle bunu söylediğime inanın), hem cinslerimin haklı çıkarılmamış ve tatsız varoluşunu betimlerken, kendi varoluşumu sağlama aldım.

Yazgılı olduğum her şeyi bir yana bırakmıştım, ama mesleğimi terk etmedim. Hala yazıyordum. Zaten başka ne yapabilirdim ki? Kültür hiçbir şeyi ve hiç kimseyi kurtarmaz, bir şeyi haklı da çıkarmaz. Ama insanın bir üründür ve insan ona yansıtır kendini ve onun aracılığıyla ve onda kendini görüp tanır; bu eleştirel ayna insana imgesini gösterir ancak.

John Berger: “Sözden önce göz vardı” der. Nitekim bu durum Sartre’da değişiyor. Sarter’da, her şeyden önce söz vardı ve hiçbir zaman bitmeyecek sözcükler…

O dönemde, gururum ve tek başına bırakılmışlığım öyleydi ki, ya ölmüş olmayı ya da bütün dünyanın benim peşimde koşmasını istiyordum. Dünya kötülüğün başına düştüğü bir avdı ve bir tek kurtuluş vardı; bu da kendi kendinde ve Yeryüzü’nde ölmek ve bir deniz kazasında İdeaları derinlerden seyretmekti.

Biz sürekli olarak tekrarlarız kendimizi; bunu açıkça görüyorum.  Öylesine canım sıkıldı ki, bu düzeni tersyüz etme ukalalığını göstermekten alamadım kendimi. Bütün insanlardan yapılmış ve hepsi kadar değeri olan ve herkesin kendisi kadar değerli olduğu bir adam işte!

Jean-Paul Sartre - Sözcükler

 

 

 

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

1 Comment

  1. jimmoris

    26 Ekim 2015 at 20:59

    Bu yazı birkaç gün ana sayfada kalsa ya,çok iyi olmuş

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
National Geographic 2016 En İyi Doğa Fotoğrafçısı Yarışmasından En İyi Adaylar!

National Geographic 2016 En İyi Doğa Fotoğrafçısı yarışması tamamlandı. Sonuçları henüz açıklanmayan yarışmada bu yıl adaylar; Aksiyon, Manzara, Çevre Sorunları...

Kapat