Bir Yarayı Öpmek: Sait Faik’i Anlamak

Shakespeare’in yazdığı ‘‘Yarayla alay eder, yaralanmamış olan’’ cümlesi sadece Romeo’nun ağzından döküldüğünde anlam ifaden, öyle basit bir cümle değil. Edebiyat okurları da edebiyatçıların aracılığıyla yaralarının izlerine rastlıyor. İşte bu esnada Romeo’nun kurduğu cümle geçerlilik kazanıyor ve okuyucu, yarayla alay edemiyor. Yaralı okuyucu, yarasına denk geleni seviyor.

Sait Faik Abasıyanık’ da yarası yaramıza denk gelebilecek edebiyatçılardan sadece biri. Kendisi durum öykücülüğünün öncüsü. Öykülerinde olayları değil olay içindeki insanların tutumunu anlatmış.

Sait Faik, insanların acılarını anlatarak yaşama sevinci aşılayan bir öykücü. İnsanı, hayvanı, doğayı sevmekten hiçbir zaman vazgeçmemiş. Bu yüzden Sait Faik’i anlamak, her şeyden önce onun değer verdiği insanı, hayvanı ve doğayı anlayabilmekle başlıyor. Oktay Rıfat’ın da söylediği gibi onun hikayelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan kuşu, yaprakların arasından denizi görünce birileri arkamızdan ‘hişt! hişt!’ diye sesleniyor:

‘Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.  Hişt hişt!’’

Yazar, insanları genel olarak sevdiğini söylüyor ama bazı insanlara karşı isyanı, öfkesi de var:

‘Öyle insanlar var ki kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse ve bunu yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için mazur görürüm.

Tanımadığı, konuşmadığı insanlar hakkında dahi anında bir hikaye yazabiliyor Sait Faik. “Sokakta, bir dükkanda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündür, hülyasına kapıldım.” diyor ‘Birahanadeki Adam’ adlı hikayesinde. Ve başlıyor birahanedeki herhangi bir adama bakarak, ona yakışan bir hikaye uydurmaya. O adamın kaşından, gözünden, kılığından, kıyafetinden, halinden, tavrından anlamlar çıkarıp ona bir hikaye uyduruyor. Mesela göz kenarlarında çizgi olmadığını fark ediyor, bir kadın yüzünden sevda acısı çekmemiş olduğu sonucuna varıyor. Adamın tıraşının özeniz olduğunu görüyor, oradan kendi işinin sahibi olmadığı, başkasının yanında çalışıp acele yetişmesi gereken bir işi olduğu kanaatini çıkarıyor.

Bir-Yarayi-Opmek-Sait-Faiki-Anlamak -2

Hatta yeri geliyor sadece insana değil, insana dair herhangi bir şeye bakması bile yetiyor hikaye yazması için. Örneğin, mezarlıkta mezar taşına bakıyor. O mezarda yatanın hayattaki halini tasvir ediyor kendince. ‘Kameriyeli Mezar’ isimli hikayesinde bunu yapıyor. Karı kocanın mezarını görüyor ama kadın daha ölmemiş. Mezar yeri boş. Bunu gören yazar, başlıyor hikaye uydurmaya. Karın evlendi de seni unuttu diye sesleniyor ölen adama.

Vapurdan inen insanlara dik dik bakıp ilginç bir kişi arıyor gözleri yazmaya değer. ‘Hallaç’ adlı hikayesinde de bunu söylüyor. Gerçi kendisine sorsanız “İnsanların yüzüne, halü etvarına (vaziyetine, haline) bakıp hikayelerimi düzüyorum. Ne münasebet!” diyor ‘Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?’ adlı hikayesinde.

Dağarcığında onlarca insan olmasına, insanları dinlemeyi, onları incelemeyi, onlar üzerine düşünmeyi seven bir adam olmasına rağmen Sait Faik dahi yalnızlığı keşfetmiş, tatmış, yaşamış ve bundan yakınmış: “Milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur. Bitişik doğmadığımıza göre içimizdeki sevinçleri, kederleri başkalarıyla her an paylaşmamıza imkan var mıdır? En yakınlarımızdan bile budak budak kaçtığımız, derdimizi kimselere söyleyemediğimiz günlerimiz olmaz mı? Karı koca, ana oğul, kardeş, baba, hep ayrı ayrı kederlenmez, üzülmezler mi? Müşterek kederler, müşterek sevinçler ne kadar azdır. Kendi kendimiz kadar kim paylaşır derdimizi? Gün olur dost, sevgili, arkadaş, baba, ana oğul, kardeş hep elimizi bırakıverir. Hem yapayalnız doğup kendi başımıza ölmüyor muyuz?”

Süha Oğuzertem’in aktardığı bir Leyla Erbil anısı var Sait Faik ile alakalı:

Bir gün Leyla Erbil ve bir arkadaşı Beyoğlu Balık Pazarı’ndan geçerken rakı içmek için yolda Sait Faik’i görürler, bir balıkçının önünde camekanın içindeki balığı seyrederken feci dalmış halde düşüncelere. Rahatsız etmemek için selam vermeden devam ederler ve takılacakları mekana geçerler. 3-4 saatlik bir rakı balık sofrasından kalktıklarında yine arkadaşıyla dönüş yolunda yine Sait Faik’i yerinden ayrılmamış, aynı camekandaki balığa bakarken bulurlar, rahatsız etmeden yollarına devam ederler.

Sait Faik belki de bu dalgın, bu ıssız hallerine ithafen şunları söylemiş:

“Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi. Ama insan? Yok kardeşim yok, insan bulamayacağız. Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşükken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında.”
Bir-Yarayi-Opmek-Sait-Faiki-Anlamak-3
Sait Faik’in bu ıssızlığı ve dalgınlığı onun yarası mıdır bilinmez ama kendi kabuğunu sırtında taşıyanlardan biri olduğu aşikar.

Sait Faik’in ‘‘Dünya nasıl olmalı?’’ sorusuna verdiği yanıt, belki de yazarı anlayabilmemiz için vermiş olduğu en güzel cevap. Sait Faik, hayal ettiği dünyayı şöyle anlatmış:

“Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hep mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerinin bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya… Sevilmeye layık, küçücük kızların fahişe olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılamadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetle (yetkiyle) kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…”

“Ne kadar kaçmak ve uzaklaşmak arzusu ile dolu isem, o kadar da bağlanmak, kalmak, bağdaş kurup oturmak istiyorum.” diyen Sait Faik’i anlamak epey zor bir iş fakat onun hayal ettiği dünyayı anlayabilmek o kadar zor değil.

Bir-Yarayi-Opmek-Sait-Faiki-Anlamak-4

 KAYNAKÇA:

*saitfaikmuzesi.org

*ekşi sözlük (muhabirkedi)

*vikipedia

Ozan Aziz Dilber
Kocaeli Üniversitesi Hukuk bölümü öğrencisi.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Orhan Veli ve Sait Faik | Ölümsüz Dostlar

Edebiyatımızın 2 önemli ismi, öykümüzün üstadı Sait Faik ve şiirimizin devrimcisi Orhan Veli... Bu iki büyük isim arasındaki sıcak dostluğu...

Kapat