Bir Yaz Esintisi: Mahir Ünsal Eriş Hikâyeleri

Geçen yıl temmuz günleriydi sanırım ya da ağustos, tam emin olamadım ama yaz olduğu kesin. Yaz günlerinin hava durumunu benden iyi bilirsiniz bu yüzden hiç bahsetmeyeceğim, gecelerinin durağanlığını da. Bu gecelerde sağdan-soldan, kuzeyden-güneyden gelen bir rüzgâr bile bizi olduğu kadar güzelleştirir. 

-rüzgâr deyince aklıma şarkısı geldi, açıp dinlemeliyim. Ve seçenekler arasından Leman Sam’ı seçiyorum, onun yorumu bana eşlik etsin şimdi.

Bir yandan şarkıya eşlik ederken söylemeliyim ki işte o gecenin rüzgârı geldi ama pencereden değil bir radyo sesinden.

Dinlediğim radyo programı, edebiyat üzerine konuşan iki genç öykü yazarının ürünüydü. Konuşmaları günümüz edebiyatının eserleri ve yazarları üzerine bir hâl aldığı zaman, pencere açıldı ve içeriye serinlik doldu, evde bangır bangır ferdi çalarak.

Evet, Mahir Ünsal Eriş’ten bahsediyorum. Konuşmalarda duyduğum an, okumalıyım dedim bir an önce okumalıyım. Ertesi günden kitapçıya atladım ve o iki öykü kitabını edindim. Daha önce söyledim aslında ‘Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…” ve “Olduğu Kadar Güzeldik”. Kitapçıda hafif karıştırdığım kitapları, eve geçerken yolda okumaya başlıyorum. İlk hangisi derken ön kapakta yarım ama arka kapakta tam hâlini gördüğüm fotoğraf beni kendine daha çok sevdirdiği için, olduğu kadar güzeldik’i seçiyorum. Art arda okuyup, iki günde tamamlıyorum. Ve sonunda Ferdi’den bir şarkı açıyorum.

oldugu-kadar-guzeldik

Kitaptaki hikâyelere geçmeden önce, biraz Eriş’ten bahsetmeliyim. 1980’de Çanakkale’de doğan yazarımız, Bandırma’da büyümüş ki biz bunu hikâyelerinde Bandırma-Erdek güzellemeleri ile görüyoruz.

“Erdek güzeldir. Erdek süslü, nazlı, endamlı ve kaçamaktır. Erdek’e güneş başka türlü doğar, deniz başka türlü yanaşır.”

~

“Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından.”

Ne diyordum, evet Arkeoloji okumuş ve çeşitli dillerden kitaplar, makaleler, öyküler çevirmiş, Gençlerbirlikli’dir; söylenişi bile güzel. Ve de 2013 yılında çıkan ve adını Yıldız Tilbe’nin naif bir cümlesinden alan kitabı “Olduğu Kadar Güzeldik” Sait Faik Hikâye Armağanı’nı getirmiştir.

Ben de demeliyim ki Eriş’i okurken Sait Faik tadı aldım. Sait Faik’in Burgazada’sı gibi Eriş’in Bandırma’sını izledim. Okumadım-izledim.  Kendi mahallesindeki, kendi okulundaki, kendi çevresindeki, ailesindeki insanları gördüm ve sevdim. Eriş sevdirdi.

“Yaz bitince kalabalığın günbegün seyreldiği, ahalinin biz bize kalıp bıkkınlıkla merhabalaşıp mahsunlaştığı, her gürültünün ikindi vakti ağır usul söndüğü bir sahil şehrini düşünün… Boş masaları döven yağmurları, kirlenmiş kıyıları, eprimiş güneş şemsiyelerini… Buna, seksenli yılların sakaletini, iğreti kaygılarını, katıksız korku olan çaresizliğini ekleyin.

Mahir Ünsal Eriş, bir sahilde oturmuş, can sıkıntısından esneyen, kendi çocukluğuna bakıyor; renkli, yuvarlacık, pütür pütür bir çocukluk anlatıyor bize. “Komen! komen!” diye ateş eden oğlan bebelerini, mobiletleri, leblebi tozunu, Kaynanalar Parkı’nı, Kız Meslek’in kızlarını, Klinsmann’ı, Evrenos’u, Allah’ın yanına aldığı iyileri, kale zindanındaki prensesleri resmediyor.”

mahir-unsal-eris-kitap

Evet, yukarıdaki cümleler Eriş’in hikâyelerinin dile gelişi. Ama benim hikâyelerinde bunların ötesinde sevdiğim bir şey daha vardı: iki ayrı kitaptaki hikâyelerin bağlantısı, iç içe geçmişliği. Bunu fark ettiğimde çok keyif almıştım. Aynı hikâyenin özünü-sonunu iki ayrı hayattan iki farklı insandan dinliyoruz, bütün renkler birleşip beyazı oluşturuyormuş gibi.

‘Çok sıkılır ölen çocuklar’ ve ‘zehir miktarda’ hikâyelerinde Serkan’ı buluyoruz, birinde anlatan çocuğun yakın arkadaşı olarak ve ölümünün nedenini bilmeyerek, diğerinde zehirlenmesine istemeyerek neden olan Kız Fikret’in anlatımında. İkisini tamamlayınca sanki hayat ‘bir’ oluyor.

Diğer tarafta ‘mektup yazacak gün’ ve ‘işe çıkılacak gün’ hikâyelerinde bir mektup buluyoruz, birinde mektubu yazan ve hırsızlıktan korkan bir adamı, diğerinde eve girip mektubu çalan hırsızı. Bu hikâyelerin bir’liğini düşününce birbirimizin hayatlarına ilişikliğimiz hem garip hem de tam.

Kitaplarındaki sıradan hayatlar, Eriş’in akıcı ve yalın diliyle bize dünyayı gösteriyor, dünya bu kadar diyerek.

Çok uzatmadan söylemeliyim ki havalar yine sıcak ve bu sefer rüzgâr size esebilir, isterseniz. Hatta şimdi odanızı Ferdi ile de doldurabilirsiniz, ne dersiniz?

 

Helin Ay

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi.

1 Comment

  1. Burak

    28 Mayıs 2015 at 01:06

    Çok güzel 🙂

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
SİS DALGALARININ FOTOĞRAFINI ÇEKEN ADAM : NICHOLAS STEINBERG

Öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak, Sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak Şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim... - Haydar Ergülen...

Kapat