Bizans’ın VIII. Mahallesi, Konstantiniyye’nin Aykırı Semti, İstanbul’un Gözbebeği: Galata

İstanbul, Asya ve Avrupa kıtalarında yer alan, içinden deniz geçen eşsiz bir kent. Bu kentte yaşayanların gündelik söylemlerinde sık kullanılan iki tabir var: Avrupa yakası ve Anadolu yakası. Her iki yakada yaşayanlar, oturmadıkları diğer yakayı tanımlarken yahut bir yol tarifi/bir mekan tarifi yaparken “karşı” sözünü ederler. Ancak bu tabir daha çok son Osmanlı ve de Cumhuriyet zamanları İstanbul’unda kullanılmaktaydı. Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans’ın başkenti olan İstanbul’un sınırları, Tarihi Yarımada’nın yani bugünkü Eminönü’nün Haliç’in kıyısından Eyüp’e, Marmara Deniz’i kıyısından da Yedikule’ye kadar uzanan surlar içinde kalmaktaydı. Haliç’in karşı tarafında, incir ormanlarının olduğu kısma da Bizans Rumcasında “karşı/karşı yaka” anlamına gelen Pera denmekteydi.

Galata Tarihi Resim

Peki, Galata ne anlama gelmekteydi? Bu konuda birbirinden farklı ve kendi içinde de bir mantığı olan çeşitli görüşler var. Gallialılar’ın komutanı Brennus’un, Byzantion’a doğru düzenlediği sefer sonrası, Pera bölgesine yerleşir. Bölgeye de Galatai’den türetilen, Galata denmiştir. Çünkü Romalılar, Gallialılar’a “Galatlar” derlerdi. Galat sözcüğü Latin Hristiyan’ların oturdukları yerler için de kullanılırdı. Diğer bir görüş de, bölgede yaşayan Cenovalıların İtalyanca’nın Cenova lehçesinde “çok yokuş” anlamına gelen “Caladdo” kelimesinden türediği. En son görüş ise, Bizans zamanında bölgede süt üretim merkezleri bulunduğu ve Bizans Rumcası’nda süt üretim merkezi anlamında olan “Galasude”. Görüldüğü gibi birbirinden farklı görüşler var Galata’ya dair, artık varın en yakın ve mantıklı gelen tanımı siz seçin.

Galata bölgesi, 6. yüzyılda Bizans İmparatoru İustinianos tarafından yeniden düzenlendikten sonra kendi adından türettiği “İustinianopolis” adını aldı. 1200’lü yılların başında İstanbul’un Katolik Latinler tarafından işgal edilmesiyle Pera bölgesine Cenovalılar yerleşmeye başladı. Bölge, Cenovalılar tarafından surlarla çevrilmişti. Hristos Suları adını taşıyan bu surlar, birçok burçun birleşiminden oluşmaktaydı. Tepede yer alan en büyük burça da yine Hristos Kulesi diğer adıyla İsa Kulesi denmekteydi. Biz onu Galata Kulesi olarak bilmekteyiz. Galata kendi içinde “vici” denen bölgelere ayrılmaktaydı. Galata, yönetim olarak Cenova Cumhuriyeti tarafından, “podesta” yani vali tarafından yönetilirdi. Bizanslılar, İstanbul’u tekrar aldıklarında, Galata kendi içinde özerkliğine devam ederken, Bizans’la da bağları bulunmaktaydı. On dört bölge/mahalleden oluşan Bizans’ın, “13. Regio”su yani mahallesi/bölgesi de Galata’ydı..

Fetih zamanında Galata yönetimi, tarafsızlığını korudu. Şehir Osmanlıların eline geçtikten sonra Cenevizliler, Bizans zamanındaki imtiyazlarından yoksun kaldılar. Surlar Osmanlılar tarafından yıkıldıktan sonra bazı yerleşik halk bölgeden gitse de çoğunluk burada kalıp ticari faaliyetlerine devam etti. Çünkü Fatih, onları ticari faaliyet konusunda özgür bırakmıştı. Bölgeye Fatih tarafından Müslüman Türk halk getirilip yerleştirilerek bölgede zengin ve çok kültürlü bir yaşam inşaa edilmeye başlandı. Osmanlılar buraya bir voyvoda atadılar. Voyvoda, genelde yabancı cemaat üyeleri tarafından seçilen, eğitimli, zengin Rum beylerdi. Eflak-Boğdan gibi eyaletlere de bu beyler atanırdı. Bu voyvodalardan sonra bölgeyi kadılar yönetmeye başladı. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bölgeden, ticari faaliyetlerin, eğlence yaşamının, meyhanelerinin yoğunluğu ve de aykırılığıyla nam salan semt diye bahsederken, aynı zamanda da “Dar ve karanlık sokakları yüzünden  iskeleden tepeye tam bir saatte ulaşılırdı” diye de not düşer. Gezgin Edmondo Amicis de Galata için, birbirinden farklı lisanların konuşulduğu, dolambaçlı ve dar sokaklardan oluşan, içinde meyhanelerin, tatlıcıların, kasapların ve de Rum ve Ermeni kahvehanelerin olduğundan bahseder.

Dinlerin Kardeşliği

Galata, kurulduğundan bu yana çeşitli dini inanışların da yerleşkesi oldu. Bölgede Hristiyan Katolik nüfus ev sahipliği yaparken, fetih ile birlikte Müslüman nüfus da yerini aldı. Ayrıca, Bizans zamanında Haliç’in her iki yakasında Yahudiler de yaşıyordu, ancak Fatih, İspanya’dan Endülüs Kararnamesi sonucu sürülen Yahudilere de kucak açtı. Bu Yahudilerin birçoğu Galata ve çevresine yerleştiler. Tüm aykırılığının yanı sıra, ibadet merkezleri de Galata hızla yükselmekteydi. Bölgenin kuruluşundan ve yakın zamanda dilimine kadar yapılmış birçok farklı ibadet merkezi bulunmakta. Bunlardan bazılarına ayrıca değineceğiz. Bir çırpıda saymak gerekirse Arap Camii, Bereketzade Camii, Müeyyitzade Camii, Şahkulu Camii, Petrus ve Pavlus Kilisesi, Kırım Kilisesi, İsa Mesih Kilisesi, Neve Şalom Sinegogu, İtalyan Sinegogu, Aşkenaz Sinegogu, Galata Mevlevihanesi.

Galata bölgesi tarihi bakımından, binaları, kültür-sanat ve yeme-içme mekanlarıyla yerli ve de yabancı turistlerin günümüzde ilgisini oldukça çekmekte. Her adımında farklı bir tarihsel olayına şahit olacağımız bölge, titizlikle gezip görülmesi yerlerden. Bunlardan en önemlilerini tanıyalım.

İsa Kulesi: Galata Kulesi

Galata Kulesi Tarihi FOTOĞRAF

İstanbul’un simgesi olan Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığına dair çeşitli söylenceler var. İlk olarak 507 yılında, I. Anastasius tarafından yapıldığı iddia edilir. Günümüzdeki şeklini de 1348 yılında Cenevizliler vermişlerdir. Cenevizliler, kulenin en tepesine Ortodoks Bizans’a nispet yaparcasına Katolik haç koymuşlardır. Kule, yıllar içindeki dönemlerde farklı amaçlarda da kullanılmıştır. 1509 yılındaki depremden sonra hasar gören kule, mimar Hayrettin tarafından onarıldı. Kanuni dönemine gelindiğinde, Kasımpaşa’da tersanesinde çalıştırılan mahkum işçilerin hapishanesi olarak kullanıldı. 16. yüzyıl sonlarında III. Murat zamanında ise müneccimbaşı Takıyüddin Efendi, kulenin tepesine rasathane kurdurttu. IV. Murat zamanında gelindiğinde kule tarihinde ve tabiki dünya tarihinde önemli bir olay yaşandı. Hezarfen Ahmet Çelebi adındaki Türk-Müslüman bilgin, 10. yüzyılda yaşamış olan İsmail Cevheri’nin uçuç ile ilgili notlarını inceledikten sonra tasarladığı kanatlarla Galata Kulesi’nden Üsküdar Doğancılar Meydanı’na uçmuştur. Ancak, insanlık tarihinde ilk uçan insan olarak kayıtlara geçen Hezarfen ve bu uçuşun gerçekleştiği yer olan Galata Kulesi yetkililerce yeterince tanıtılmamakta. Bu olay Avrupa’nın başka bir kentinde gerçeklemiş olsaydı sanırım Galata Kulesi’ni cam fanuslarda korur kollardı ve kesinlikle de bu konuya dair bir müze olurdu. 17. yüzyıla gelindiğinde ise mehterhane takımın hizmet gördüğü alan olan kule, aynı zamanda İstanbul’daki yangınlar için gözetleme yeri işlevini de görmekteydi. Buna rağmen, 1794 yılında kulenin kendisi büyük bir yangına maruz kaldı. III. Selim tarafından onarılan  kulenin en tepesine bir cumba eklendi. 1831’de başka bir yangın atlatılan kuleye II. Mahmut tarafından, iki kat daha çıkarılarak, külah biçimindeki dam örtü tepesine konuldu. 1875 yılında çıkan şiddetli bir fırtınada uçan külah çatı ve kulenin onarımı 1965 yılında bir özel şirket tarafından alınmasıyla yeniden restore edilip, turistik amaçla işletilmeye başladı. Bugünlerde ise İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, kuleyi aynı amaçlarla işletmekte.

Tarihi Tünel Tramvayı

Tünel

Tünel, tarihte Londra’dan sonraki dünyanın ikinci, Türkiye’nin ilk metrosudur. Kendi türünde ise (yeraltında) dünyadaki ilk uygulamadır. Aynı dönemde Viyana, Peşte, Lyon gibi şehirlerde benzer mekanizma ile hareket eden demiryolları bulunmakla beraber bunlar yerüstünde işlemekteydi. Tünel ise yeraltında işlemesi dolayısıyla dünyadaki ilk uygulamadır. Tünel’in inşaatı Fransız mühendis Eugene Henri Gavand’ın girişimleriyle başlar. İstanbul’a turist olarak gelen Gavand, dönemin ticaret ve bankacılık merkezi Galata ile sosyal hayatın kalbinin attığı Pera’yı birbirine bağlayacak bir demiryolu projesi hazırlayarak Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz Han’ın huzuruna çıkar. İşletme süresi 42 yıl olarak belirlenen Tünel, yap-işlet-devret modeliyle inşa edilerek 1875 yılının ocak ayında hizmete açılır. Buharlı sistemle çalışan Tünel’in sefere başladığında iki tarafı açık olan ahşap vagonları elektrik olmadığından gaz lambalarıyla aydınlatılır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bazı malzemeleri satın alınamadığı için bir süre yolcularından ayrı kalır. 1971 yılında tamamen yenilenerek elektrikli hale getirilir. Günümüzde İETT  tarafından işletilen, Karaköy ile Beyoğlu arasındaki 573 metrelik mesafeyi 90 saniyede kat eden Tünel, günde ortalama 200 sefer yaparak 12 bin dolayında yolcu taşımakta. Aynı zamanda, Galata bölgesinin tepeden İstikalal Caddesi’ne bağlanan meydanına da adını vermekte Tünel.

 Osmanlı Bankası Müzesi/ Salt Galata

Osmanlı Bankası Müzesi

1856 yılında “Ottoman Bank” adıyla kurulan özel bir banka statüsündeydi.  27 Mayıs 1892’de hizmete açılan Osmanlı Bankası Binası, 1863 yılında kurulan Bank-ı Osmanî-i Şahane’nin, 1880’lerde başlayan yeniden yapılanma ve piyasaya açılma politikasının simgesel bir ifadesiydi. Osmanlı’nın baş mimarı Mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen bina, 3 Eylül 1890 tarihli plana gore, bodrum katında mahzen, depo ve ahırlar; zeminin altındaki katta, Londra’da dönemin en ünlü kasa imalatçısı Samuel Chatwood’a sipariş edilen ve adını dönemin 20 kuruşluk sikkelerinden alan mecidiye kasası ile yemekhane; zemin katında şube mekanı; birinci katta Genel Müdürün özel ve makam odalarının yanı sıra, sekreter ve tercümanların büroları; ikinci katta muhasebe şefi ve servisi, Hükümet Nazırı ve müfettişlik odaları; tavan arasında ise iaşe dairesi, arşiv servisi ve hizmetli odalarından oluşmaktaydı. 27 Mayıs 1892 yılında törenle hizmete girmesi ve bir kaç gün sonra da bankanın Saint Pierre (Sen Piyer) handaki 13 ton ağırlığındaki 1,5 milyon liralık altın rezervi yeni mekana taşınması haberleri dönemin yerli ve yabancı basınında yer alır. Galata’nın siluetinde önemli bir yer tutan binanın en ilginç yanı, ön ve arka cephelerinde görülen tarz farklılığıdır. Voyvoda Caddesi’ne (Bankalar Caddesi) yani Galata’ya bakan ön cephede kullanılan neoklasik ve neorönesans tarzlar, dönemin Avrupa’sında bir banka merkezinden beklenen görkemi ve ağırbaşlılığı yansıtır. Perşembe Pazarı’na yani Haliç’in ötesindeki eski İstanbul’a bakan arka cephe ise çok daha hareketli, hatta belirli ölçüde oryantalist çizgiler taşımaktadır. İki cephe arasındaki bu farklılık, bankanın batı ve doğu arasındaki konumunu simgeler gibidir. Şehrin görüntüsüne yansıyan bu mimari dil, giriş avlusunda karşılıklı yer alan kitabelerde de kullanılmaktadır. Kitabelerden birinde yer alan Latince alıntı, dostluğun önemini vurgulamakta; Arapça olanı ise para kazanmayı övmektedir. Bugünlerde Doğuş Holding bünyesinde bir müze ve sanat galerisine dönüşen binanın en alt katında Osmanlı Bankası’nın kuruluşundan bugüne kadar tarihi belgeler ve döneminin para ve de hisse senetleri ücretsiz olarak müzede sergilenmekte. Giriş katında harikulade arşivi ve tasarımı ile herkese açık olan bir kütüphane hizmet vermekte. Diğer katlarda ise Salt Galata olarak bilinen, görsel ve güzel sanatlara dair sergi ve performans alanı faaliyet gösterirken, yeme-içme mekanları da binada bulunmakta. Osmanlı Bankası Müzesi binası da tıpkı Tünel gibi yer aldığı caddeye adını vermekte, caddenin adı Bankalar Caddesi’dir. Eski adı Voyvoda Caddesi’dir.

Kamondo Merdivenleri

Kamondo Merdivenleri

Bankalar Caddesi’nde, Osmanlı Bankası Müzesi/Salt Galata’nın hemen karşı tarafında, oldukça estetik bir anlayışla artnouveau uslübundaki Kamondo Merdivenleri yer almaktadır. Kamondo Merdivenleri, Osmanlı’nın en önemli banker ailelerinden Kamondo Ailesi’nin ferdi Abraham Kamondo tarafından mimar D’aranco’ya 19. yüzyılda yaptırılır. Yaptırılış amacına dair bazı rivayetler var. Kimi kaynaklarda Abraham Kamondo’nun ticari faaliyetleri için Bankalar Caddesi’ne inip çıkmanın kolaylaşmasına dair olduğu, kimi kaynaklarda hamile eşinin rahatlıkla bu rampadan inmesi için, kimi kaynaklar da torunlarının okula gidip gelmesini rahatlatmak için yapıldığına dair söylenmekte. Yapılış amacı ne olursa olsun, bugün Kamondo Merdvivenleri, Galata semtine ayrı bir hava katmakta. Abraham Kamondo ve Kamondo Ailesi’nin hikayesine değinilmekte önem görüyorum. Aile, İspanya’dan Yahudilerin sürülmeleri sonucu Osmanlı’nın kucak açmasıyla Galata’ya yerleşir. Abraham Kamondo, kardeşi İzak ile birlikte bir banka kurarak çok zengin olurlar. Bu girişimleriyle, Osmanlı’da  modern bankacalığın temellerini atmışlardır. Artan zenginlikleriyle, Osmanlı’nın sosyo-kültürel ve de ekonomik yaşamına çok önemli katkı sağlarlar. Öyle ki, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı’ya maddi kaynak sağlayarak, dönemin padişahıı Abdülmecit’ten nişan olarak onurlandılar. Kazandıkları bu onurla, imparatorluk içinde önemli imtiyazlara sahip oldular. Sonraki zamanlarda Galata semtinin neredeyse yarısından çoğu aileye aitti. Birçok binanın yapımına vesile olan Abraham Kamondo, oğlunun ölümü üzerine ailesiyle Paris’e yerleşir. Paris’in de sosyo-kültürel ve ekonomik yaşamın çok önemli katkıları olur. Paris’te hayata gözlerine yuman Abraham Kamonda, vasiyeti üzerine çok sevdiği İstanbul’a gömülmek ister. Mezarı bugünkü Hasköy sırtlarında Yahudi mezarlığındadır. Ailenin bütün fertleri ise sonraki yıllarda da Paris’teki yaşamaya devam ederken, filmlere konu olurcasına bir sonla, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin toplama kampında hayatları son bulur. Geriye de hem Paris’te hem de İstanbul’da ailenin yaptırdığı çok sayıda bina ve kültür-sanat mekanı tüm ihtişamıyla ayakta durur.

Arap Camii

Arap Camii

Arap Camii, fetih öncesinden kalan İstanbul’un tek Gotik kilisesidir. Bir rivayete göre, İstanbul’da ilk ezan sesinin de yükseldiği yerdir. Yapılışı hakkında iki farklı rivayet vardır. Birincisine göre, 717 yılında yapılmış olan İstanbul’un ilk camii olma özelliği taşımaktadır. İstanbul’un Fethi için 717 yılında gelmiş olan Müslüman Arap kumandanlarından ve sahabe neslinden meydana gelen bir ordu başında Mesleme bin Abdülmelik adındaki komutan, Galata’da Bizans zamanında ilk ezan sesinin yükseldiği bu camiyi yaptırmış ve adına da Arap Camii denilmiştir. 15 Ağustos 717’e Mesleme bin Abdülmelik,  karadan bir ordu, denizden kuvvetli bir donanma ile Bizans’ı kuşatmıştır. Muhasara bir yıl kadar devam etmiş ancak Konstantiniyye alınamamıştı. Ama Galata fethedilmişti. Mesleme ve İmparator Leon arasında varılan bir anlaşma sonucu Arap mescidi inşaa edilmiş ve ibadete açılmıştır. 7 yıl kadar İstanbul’da kalmış olan Arap Müslüman Ordusu ibadetini burada yapmıştır. Daha sonra Şamda çıkan bir isyan üzerine Arap ordusunun Şam’a gitmesi üzerine Dominiken Papaz ve Rahipleri burasını kilise haline sokmuş, şimdi minare olarak kullanılan çan kulesini bu esnada de ilave etmişlerdir. 1453 İstanbul’un fethinden sonra kilise camiye çevrilerek Osmanlı kayıtlarında yine Arap Mescidi ismini almıştır. İkinci rivayete göre de Dördüncü Haçlı Seferi’nde Kudüs yerine Konstantinopolis’i ele geçirmeyi amaçlayan Katolikler, 1200’lerin başlarında Pavlus’a adadıkları bir kiliseyi ve yanına Dominiken Mezhebine bağlı bir manastırı Galata’da yaptırmışlardır. Papaların da yakın ilgisini çeken bu manastır ve kilise, bir süre sonra mezhebin kurucusu olan “San Domeniko”nun adının da eklenmesiyle tanınır. San Paolo ve San Domeniko 1475’te Fatih, kiliseyi camiye çevirerek vakfına katmıştır. Yirmi yıl sonra da, İspanya’dan çıkartılan Endülüs Arapları’nın bir kısmının, çevredeki mahallelere yerleştirilmesiyle cami, “Arap Camii” olarak tanınır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714’te Şam’da yaptırılan ünlü Emeviye Camii’nin özgün minaresini çağrıştırmasıdır. III. Mehmed ve I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan ve II. Mahmud’un kızı Adile Sultan değişik dönemlerde  camiyi onartarak, hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan gibi ögeler ekletmişlerdir..1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı onarım sonucu yapı yeniden büyük bir değişime uğrar: Avlu duvarı yıkılır, cami genişletilerek yeniden yaptırılır. “Arabesk” sanat anlayışıyla bir son cemaat mahalli de ekletilir. Döşeme altında kalan yüzü aşkın Latin soylusunun mezar taşları müzeye taşıtılırken, mihrabın yanındaki “Mesleme’nin Çilehanesi”, “Arap Baba Merkadi” ve çevrede sahabelere ait oldukları ileri sürülen birkaç mezar da Arap kimliğini daha güçlendirerek vurgular. Yapı her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmış (Osmanlılaşmış) ise de, dikkatli bir göz, çok az da olsa Gotik geçmişini belgeleyen birtakım mimarî ögeleri fark edebilir. Son İstanbul depreminden sonra hafif hasar gören camiide, duvalarından dökülen sıvalardan bazı freksler çıkmış olsa da, onarımı sırasında maalesef bunların üzeri kötü bir şekilde banada yapılarak kapatılmıştır. Günümüzde hem ibadet açısından hem de turistik açıdan ziyarete açıktır.

Doğan Apartmanı

DOĞAN APARTMANI

Galata’nın eşsiz sokaklarından Serdar-ı Ekrem Sokak’ta yer alan binanın tarihi 19. yüzyıla dayanmakta. Doğan Apartmanı’ndan evvel Osmanlı paşalarından Mehmet Paşa’nın iki katlı ahşap konağın bulunduğu yer, Mehmet Paşa Konağı olarak anılmaktaydı. 1864 yılında Prusyalılar tarafından satın alınan konak, Prusya elçileri tarafından kullanıldı. Ancak, 1868-1870 yıllarında çıkan yangından sonra, elçiler bu konağı kullanmaktan vazgeçince, konak bir dönem Alman Çocuk Yuvası olarak kullanılıp, yıkıldı. Bir İngiliz şirket tarafından 1885 yılında satın alınan boş arsa, 1895 yılından – tam olarak kesin bilgi elimize ulaşmasa da, binanın mimarisi Sarkis Balyan’a ait olduğu düşünülmekte- yeniden inşaa edildi. Binanın ilk sahibi, Belçikalı bir aile olan, Karaköy ve Galata’da ticari faaliyetler yürüten Helbig ailesidir. Helbig Apartmanı olarak anılmaya başlanan bina, başka bir Belçikalı iş idamı Neyt (Nahit) Bey tarafından satın alınınca Nahit Bey Apartmanı ismini alır. Zaman içinde el değişten apartman, 1919 yılında yeni sahipleri Mair de Botton’a ev sahipliği yapıyordu. 1929 yılına kadar Botton Apartmanı, sonraki zamanlar da ise Victoria Han ismiyle bilinen apartmanda, çoğunlukla Alman ve Avusturyalılar yaşamaktaydı. 1942 yılında Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent tarafından satın alındı apartman. Kazım Taşkent’in İsviçre’de öğrenim gören oğlu Doğan’ın, bir okul gezisinde çığ altında kalarak ölünce, bina bu tarihten itibaren Doğan Apartmanı adını aldı. Günümüzde birçok iş adamı ve sanatçın yaşadığı apartman, eşsiz manzarası, bahçe peyzajı ve de apartmanın dışında faaliyet gösteren yeme-içme mekanlarıyla ilgi görmekte. Ayrıca bina, Türk Sineması’nın eşsiz filmlerinden Muhsin Bey’in de çekildiği yerdir.

Kırım Kilisesi

KIRIM KİLİSESİ

Serdar-ı Ekrem Sokak’ın sonunda, Kumbaracı Yokuşu’na bağlanan yerde kalan kilise, Ortaçağ şatolarını andıran yapısı ve kırmızı kiremitleriyle dikkat çekmekte. Crimean Memorial Church, Christ Church ve Anglikan Kilisesi adıyla da bilinen kilisenin tarihi oldukça ilginç. Sultan Abdülmecid, Kırım Savaşı sırasında Rusya’ya karşı Osmanlı’nın yanında savaşan İngilitere’ye jest olarak, eski bir Rum mezarlığını kilise yapımı için İngilizlere tahsis eder. 1858 yılında temeli atılan kilisenin yapımı on yıl sürer. Kraliçe Victoria kilisenin yapımında, Osmanlı ve Bizans mimarisinin üslublarının kullanılmamasını istemişti. Kilisenin yapımı için yarışma düzenlenir. Yarışmayı kazanan William Borges, projesinde bazı değişiklikler yapılmasını reddedince, kilisenin yapımında yarışmada ikinci olan George Edmund Street’in projesi kullanıldı. Street, aynı zamanda Londra’daki adalet bakanlığı binası olan Law Courts’u da inşaa etmişti. Neo-gotik tarz inşaa edilen kilisenin, siyah kesma taşları Büyükada’dan, sarı yumuşak taşları da Malta’dan getirilmiştir. Kilisenin başka bir özelliği de, içinde yer alan 1911’de W. Hill ve oğlu tarafından Londra’da yaptırılan devasa org. 1970’de kapanan kilise uzun süre boş kalmasıyla, içindeki tüm değerli eşyalar hırsızlar tarafından yağma edilir ve kilise kapanır. 1991 yılında bu durum son bulur. Hindistan’nın güneyin yer alan Sri Lanka’dan kaçan sığınmacılar İngiliz Başkonsolosluğu’nun çabalarıyla kiliseye yerleştirilir. Sri Lankalılar kiliseye sahip çıkıp, yeniden onarırlar. Halen her pazar günü ayin yapmakta olan Kırım Kilisesi, ziyaretçilere de açıktır.

Galata Mevlevihanesi

Galata Mevlevihanesi

Galata Meydanı’ndan, Tünel Meydanı’na çıkan yokuşun tepesinde kalan Galata Mevlevihanesi,  Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid devri ricalinden İskender Paşa tarafından 1491^’de kurulmuştur. Kule- kapısı Mevlevihanesi adıyla da anılır. Zaman içinde çeşitli eklerle genişletilerek tam bir tarikat külliyesi niteliğine bürünen mevlevihane, İskender Paşa’ya ait av çiftliğinin bir kesiminde, muhtemelen H. Theodoros Manastırı’nın kalıntıları üzerine inşa edilir. Osmanlı kaynaklarında “kıymet-i suğr ”olarak anılan 1509 depreminde Galata Mevlevihanesi’nin de hasar görür. Mevlevihane, dördüncü postnişin Mesnevihan Mahmud Dede’nin vefatından sonra sahipsiz kalarak harap olmuş, bir süre Halveti zaviyesi, daha sonra da medrese olarak kullanılır. XVII. yüzyılın başlarında Konya’daki çelebilik makamınca görevlendirilen Şeyh Sırrı Abdi Dede, meşihatını üstlendiği mevlevihanede, 1608 yılında büyük bir onarım gerçekleştirilir. Galata Mevlevihanesi, 1765 yılında çıkan başka bir büyük Tophane yangınında harap olur, dönemin padişahı III. Mustafa, Yenişehirli Osman Efendi’yi bina emini tayin ederek burayı yeniden inşa ettirir. Mevlevihanede XIX. yüzyılda da birçok yenileme, onarım ve tadilat yaptırlır. II. Mahmud devrinde, dönemin ünlü simalarından Halet Efendi’nin 1819’de mevlevihande yenir bir imar faaliyeti gerçekleştir. Halet Efendi, günümüzde mevcut cümle kapısı ile yanında sebil, çeşme, muvakkithane ve kütüphane-mektepten oluşan sebilküttabı, yine cümle kapısına bitişik olan kendi türbesini inşa ettirerek, avluyu mermerle kaplatmış, dedegan hücrelerini onartmış, ayrıca mevlevihanenin mesnevi Şarihi Ankaravî Şeyh İsmail Rûsühi Dede ile Şeyh Galib Dede’nin gömülü oldukları türbeyi yeniden yaptırmıştır. Mevlevihane 1824’de bir yangın daha geçirir,  II. Mahmud 1835’de mevlevihaneyi yeniden inşaa ettirir. Mevlevihane, II. Abdülhamid ve V. Mehmed Reşad devirlerinde de küçük kapsamlı onarımlar yaptırılır. Tekkelerin kapatılmasından (1925) sonra mevlevihanenin ana binası halkevi, sebilküttab ise karakol olarak kullanılmıştır. Bir ara avluya bir ilkokul inşa edilmesi düşünülmüşse de bu gerçekleşmez. 1945-1947 arasında belediye tarafından hazirenin Şahkulu Bostanı Sokağı üzerindeki doğu kesimi kaldırılarak yerine Beyoğlu Evlendirme Dairesi yaptırılır, bu arada semahanenin girişindeki ahşap türbeler, harem bölümü, matbah-ı şerif ve diğer bazı müştemilat ortadan kaldırılır. Galata Mevlevihanesi resmi kurumların ilgisizliğine rağmen Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu ile bu kuruma bağlı İstanbul’u Sevenler Grubu’nun, özellikle Reşit Saffet Atabinen ile Hamdullah Suphi Tanrıöver’in çabaları sayesinde kısmen de olsa günümüze ulaşır. Birçok girişimin sonucunda mevlevihanenin 1946’da bütün birimleriyle bir Mevlevi kültürü müzesine dönüştürülmesine karar verilir ve mülkiyeti vakıflardan Milli Eğitim Bakanlığı’na intikal eder. Mevlevihanenin müzeye dönüştürülmesi yirmi yıllık bir gecikmeyle, dört yıl süren geniş kapsamlı onarım çalışmaları sonunda Divan Edebiyatı Müzesi adıyla 27 Aralık 1975’te ziyarete açılır. Günümüzde sema gösterilerinin de yapıldığı müzede, Mevlevilik  ve diğer tarikatların ritüellerine dair bilgiler verilmekte. Ayrıca, müzenin bahçesinde yer alan Mevlevi mezarlığında, Lale Devri’nin ünlü isimlerinden, Osmanlı’da matbaanın kurucusu İbrahim Müteferrika’nın da mezarı bulunmakta.

Galata-Meydan-fotografi

Galata, her imparatorluk döneminin, birbirinden farklı milletlerin ve inanışların ev sahibi olmuş benzersiz bir semt. Kimi zaman İhsan Oktay Anar romanlarına, kimi zaman Orhan Veli şiirlerine, kimi zaman İlhan Berk’in yazılarına, kimi zaman Yavuz Turgul filmlerine konu olmuş, kimi zaman da yerli ve yabancı seyyahların hatıralarında önemli yer etmiş bir semt. Günümüzde de tüm cazibesiyle yerli ve yabancı turistlerin ilgisini görmekte. Ancak, asıl mesele, İstanbul gibi eşşiz bir kentte ve Galata gibi benzersiz bir semtte olduğumuzun/yaşadığımızın farkına varabilmek. Yanından geçtiğimiz her eserin, hangi imparatorluk, hangi millet ve hangi inanışın eseri olduğunu ayırmadan, onların kültür mirasçısı olduğumuzu unutmamamız; onlara, başımızı kaldırıp bakmamız gerekli.

Bakmak ya da bakmamak, işte bütün mesele bu!

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
“Ben-Hur” 9 Eylül’de Sinemalarda!

Sinema tarihinin unutulmaz filmi geri dönüyor! 1959 Amerikan yapımı film yeni uyarlamasıyla 9 Eylül'de izleyiciyle buluşuyor. "Simonides" karakterini Haluk Bilginer'in...

Kapat