BU DA GEÇER YA HU! : LEYLA’NIN EVİ

Zülfü Livaneli 50 yılı aşkın süredir yaptığı besteleriyle, sesiyle bizlere dokunan bir yazardır. “İçimin türküsünü, içimin şarkısını artık paylaştım.” diyen; 1978’de ilk hikâye kitabı Arafat’ta Bir Çocuk, ardından 1996’da ilk romanı Engereğin Gözü adlı eseriyle bizi tanıştıran yazar, bugün edebiyatçı yönüne ağırlık vererek hayatına devam etmektedir. Yazdığı eserlerle okurların dimağına hitap eden yazar, aynı şekilde yazılan eserlerinin senaryolaştırılmasıyla  beyaz perdeye aktarılarak gözlere de hitap etmiştir. Bununla da yetinilmemiş, eserler sinemanın yanında tiyatroda da kendine yer edinmiştir. Her romanıyla da okurlarını şaşırtmayı başarabilmiş bir yazardır. Livaneli’nin genel felsefesi olan “umut aşılama” fikri, birçok romanında olduğu gibi Leyla’nın Evi romanına da hâkimdir. “İnsan tükenmeden umut tükenmez.” der Livaneli. Leyla’nın Evi’nde de umutlar hiç tükenmeden devam eder. Leyla’nın Evi hem bir roman olarak yayımlanır hem de eser belirli aşamalardan geçtikten sonra tiyatro sahnesinde kendine yer edinir. Tiyatro Kare oyuncuları tarafından oynanan eser, 7 yıla aşkın süredir de oynanmaya devam etmektedir. Mülkiyet, kuşak çatışması dediğimiz bütün olgular ve toplumsal süreçler hem romanın içinde hem de sahnede sorgulanır.

Livaneli’nin bir roman kişisi olarak ördüğü “ev” olgusu, aslında bir kültürün taşıyıcısıdır. Maslow İlkeleri’ne göre birinci vazife barınmadır. Fakat Türkiye için bakacak olursak, birçok kişi başkasının evini işgal etmiş veyahut evi işgal edilmiş bu yüzden bir başka eve sığınmıştır. Kısır bir döngü gibi herkes belli tarihlerde birbirinin evine yerleşti/rildi.

Leyla’nın Evi umutlarını bulmak isteyenleri, hayatın bir köşesine atılıp orada yabancılaştırılanları ve hırsın esiri olanları içinde barındıran bir romandır. Bu insanların hepsinin hayatı birbiriyle bir noktada kesişmektedir. İstanbul’un debdebesi içinde kalmış, sürekli göçlerle sarsılan bu şehir bu insanlara sığınak olmuştur.

Coğrafya kaderdir!

“Kimi Balkanlar’dan, kimi Kafkasya’dan, kimi Orta Asya’dan, kimi Ortadoğu’dan, Hicaz’dan, Yemen’den, Kudüs’ten, Rusya’dan, Gürcistan’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan kaçıp gelmiş. Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkede evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpekleri bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar. Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi. Mücadelelerin, savaşların çoğunun altından mülk kavgası var. Boşalan evler, dolan evler, mülk davaları, insanoğlunun barınma ihtiyacı, başının üstünde bir çatı bulunması temel gereksinimi, tarih boyunca birçok trajediye yol açmış.” (s.9)

Bir mülk trajedisi anlatma fikrinden doğan roman, Livaneli’nin kuvvetli kaleminde müthiş sözcüklerle harmanlanarak zenginleştirilmiştir. Birbirinden haberi olmadan İstanbul’un çalkantılı yaşantısında yaşayan insanlar, günün birinde bir çatı altında birleşirler. Eğrisiyle doğrusuyla birbirini kabul ederler. Romanın en güzel yanı bu birleştirme, yaşlı kişi olan evin geleneğinin devamı neticesindeki Leyla’nın sayesindedir. Diğer tüm kişiler de onun iyi yanlarıyla hayatlarındaki eşik atlama sürecini gerçekleştirirler.

“…insanlar kötüdür! İnancı değişmeye başlamıştı; yine dünyanın kötü ve acımasız bir yer olduğunu düşünüyordu ama demek ki tek tük de olsa bazı iyi insanlar bulunabiliyordu.” (s.263)

“Hayatta bizi biz yapan değerler vardır; bu değerlerin yanında bir de yitip gitmesine dayanamayacağımız eşyalar vardır. Leyla için de durum aynıdır. Mülkün ellerinin arasından yitip gitmesi bir yana asıl önemli olan “Büyük Hanım’ı Büyük Hanım yapan eşyalar yoktu. Bu haliyle ev geçmişine ihanet etmiş çıplak bir soytarıyı andırıyordu.” (s.254)

Özellikle de çocukluğunun ağacı olan manolya ağacı artık yoktur. “Bir insan ölüsü gibi yatıyordu ama yerin üstünde kısacık gövde bir ağıt gibi yatıyordu işte. Aynen ailem gibi. Senin ölümün, benim ölümümdür. Demek benim de bu dünyadan gitme vaktim geldi.” Bunun gibi önem teşkil eden şeyler gidince “ev” artık ev değildir. Hayatın çalkantısı içinde sizi siz yapan şeyler birinin eliyle ortadan kaldırılınca tutunacak güç de bulunmaz. Leyla’da da aynı durum görülür. Onca acıyı, yalnızlığı gören yaşlı bedeni için artık ölüm de kaçınılmazdır.

Leyla’nın Evi’nde savrulup giden hayatlar, ayrık otu olarak toplumda değersizleştirilen kişiler, bir nevi anane dediğimiz olguya tutunurlar. Güçsüz aileler, köklerine sahip olamayan insanlar, hırslarının esirinden kurtulamayan bir hayata son verenler ve daha niceleri. Bütün bu yaşantı sonucunda bir “ev” üzerinden aile yapısındaki zedelenmeler anlatılmaktadır.

Son söz olarak kitaptan bir alıntıyla bitirmek yerinde olacaktır: “Dünyanın hiçbir yerinde servetler, İstanbul’daki kadar çabuk el değiştirmez yazıyordu sultana borç veren banker. Bir ailenin elindeki güzel bir ev, ertesi yıl bir de bakarsınız o ailenin elinden gidivermiş. Sahiden de Boğaziçi yalıları hiçbir zaman ilk sahiplerinde kalmaz, her iktidar ve her yeni dönemle birlikte el değiştirirdi. ‘Demek ki dertlerimde yalnız değilim’ diye düşündü Leyla Hanım. Bu ülkenin adaleti böyle. Ama her şeye rağmen işi beş asır geriye, İstanbul’un fethine kadar uzatmak manasız.” (s.195)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Canan Barış

Adım Canan Barış. 1963 Hatay doğumluyum. İstanbul’da yaşıyorum. 1986 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünden mezun oldum. Birçok...

Kapat