Bu Dünyada Bir Hiçiz / Albert Camus

Yabancıyım, yabancısın, yabancıyız… Yarattığımız her duyguya; topluma ve sisteme yabancıyız. Bu yabancılaşma toplumsal paradigmanın da ötesinde, bizim kendi yabancılığımızı kapsıyordu. Evet, kendimize dahi yabancıydık…

Albert Camus’nun yarattığı Meursault karakteri, yabancılığımıza dair varoluşsal etkileri yansıtıyor. Camus’nun “Yabancı” adlı romanında; tesadüfü şekilde bir Arap’ı öldüren Fransız Meursault’ın cezaevinde kaldığı sürede yaşadıkları anlatılır. Yaşananlar o kadar etkileyicidir ki, hepimizin dünyasına değinir. Toplumun ahlaki yapısının dışında kalan Meursault’ın kendi iç konuşmaları, gardiyan, avukat ve rahip ile ilgili diyalogları; davasına dair düşünceleri, varoluşsal temellerin üzerine kuruludur.

Tabii umut, koşup giderken bir sokağın köşesinde, daha kurşun havadayken vurulup ölmekti.

Başgardiyana kendimi sonunda sevdirmiştim. Bana kadınlardan bahseden önce o oldu. Ötekilerin de ilk olarak bundan şikâyet ettiklerini söyledi. Aynı fikirde olduğumu, bu muameleyi haksız bulduğumu söyledim. “Evet ama,” dedi, “ sizleri bunun için hapse atıyorlar.” Nasıl bunun için? “Ee, özgürlük dediğin işte budur. Özgürlüğünüzü elinizden alıyorlar.” Ben bunu hiç düşünmemiştim. Ona hak vererek, “Doğru,” dedim, “yoksa bu işin ceza tarafı nerede kalır?…

Yine de bütün mesele, vakit geçirebilmekteydi. Belleğimi işletmesini öğrendiğim andan itibaren artık hiç canım sıkılmaz oldu. Bazen odamı düşünmeye başlıyor ve hayalimde bir köşeden kalkıp yine o köşeye dönüyor, yolumun üstündeki her şeyi bir bir zihnimden geçiriyordum. Başlangıçta bunu çabucak yapmaktaydım. Ama yeniden başladığım her sefer, bu biraz daha çok vakit alıyordu. Çünkü her mobilyayı hatırlıyordum… Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamdan da yanlış bellemiş ya da unutmuş olduğum o kadar şey çıkarıyordum. O zaman şunu anladım ki, bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir. Canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur artık.

Camus-yabancı

Yabancı’da, davayı yürüten savcı adeta genel ahlakın savunucusudur. Öyle ki sadece cinayet işlemiş olan Meursault’u, Marie ile olan ilişkisinden dolayı cezalandırmayı bile düşünecektir. Hatta sırf Meursualt ile evli olmadığı için Marie’ye “Metres” muamelesinde bulunacaktır. Annesi öldükten birkaç gün sonra Marie ile ilişkisi başlayan Meursault’u; hem gayri meşru ilişkisi olduğu için suçlayacak hem de annesine üzülmeyen vicdansız biri olarak niteleyecektir. Bu söylemlerle cinayeti birleştirmeye çalışan savcı, öyle bir ahlaki savunmaya bürünecektir ki, sonunda Meursault’u idama götürecek kararı verecektir.

“ Kaderim, bana fikir sorulmadan belirleniyordu. Zaman zaman herkesin sözünü kesip, “İyi ama sanık kim? Sanık olmak önemli bir iştir. Benim de söyleyeceklerim var,” diyecek oluyordum.

Meursault’un, hayata ve ölüme bakışı varoluşçu akımın en belirgin özelliğini taşır. Ölümünü kabullenip, üstelik bu durumu hiçbir trajediye bağlamadan; doğal bir eylem olduğu savunan ve ölümünü hiçsizleştiren Meursault…  Zaten anlamsızlığını koruyan ölüme anlam yüklemek, pek de mantıklı olmazdı. Anlamsız derken, ben de buna dair bir anlam mı yükledim o da bilinmez…

Daima en kötü ihtimali ele almaktaydım: Temyiz dilekçem reddedilmişti. “Öyleyse öleceğim demek ki.” Bu düşüncede hiçbir tereddütlü taraf yoktu. Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi.  İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu.

Albert-camus-yabancı

Meursault’un, cezaevi papazı ile yaşadığı diyalog Tanrı, yüceltme ve ölüme dair anlamlandırmaya yine bir karşı çıkıştır.

Ona göre, insanların adaleti bir hiç, Tanrı’nınki ise her şeydi. Beni mahkum edenin insanların adaleti olduğunu belirttim. O da bana, bunun günahımı temizlemediğini söyledi. Günahın ne olduğunu bilmediğim karşılığını verdim. Bana sadece suçlu olduğum söylenmişti. Suçluydum, bedelini ödüyordum, benden de fazla bir şey istenemezdi artık.

Topluma uyum sağlamayan ve belki de öncelikle bu nedenlerle yargılanan Meursault’ın, son gecesi biterken dilinden düşen cümleler hayat karşısındaki tutumuza eleştirilerini yinelerken, realist tavrı hepimizi etkiler.

…Ve ben de, kendimi her şeyi yeniden yaşamaya hazır hissettim. Sanki bu büyük öfke içimdeki kötülükleri söküp atmış, ümitleri boşaltmış gibi, bir takım işaretler ve yıldızlarla dolu bu gecenin karşısında, içimi ilk defa olarak dünyanın kayıtsızlığına açıyordum. Onun bana bu kadar benzediğini, adeta bir kardeş gibi olduğunu hissedince, eskiden mutlu olduğumu, hatta şimdi de mutlu olmaya devam ettiğimi anladım. Her şeyin tamam olması ve kendimi daha az yalnız hissedebilmem için, idam günümde çok seyirci bulunmasından ve bunların beni hınç dolu haykırışlarla karşılamalarından başka isteyecek bir şeyim kalmamıştı.

 

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
En İyi Klasik Müzik Parçaları

Johann Pachelbel - Canon in D Major https://www.youtube.com/watch?v=8Af372EQLck J.S.Bach - Matthew Passion  https://www.youtube.com/watch?v=aEHIgjoueeg Antonio Vivaldi - Winter https://www.youtube.com/watch?v=TZCfydWF48c Johann Strauss...

Kapat