“Bülbülüm Altın Kafeste”: Aşiyan

Geçtiğimiz hafta Kadiköy Baba Sahne’de izlediğim Aşiyan, evinin hemen önünde yaşanan bir bombalı saldırıdan sonra aylarca kendini içeriye hapseden Deniz’i (Bihter Dinçel), onun hayatı üzerinden de Türkiye’yi anlatıyor ve bunu, bu topraklarda büyümüş çoğu insanın hayatına dokunan şarkıların yadsınamaz katkısıyla yapıyor. İlk anda göze çarpan şey, şüphesiz sahne tasarımı. Barış Dinçel’in dekorunun en şahane tarafı, hepimizin anneanne evlerinde gördüğümüz “zamanının” mobilyalarını deforme ederek kullanması. Eğilip bükülmüş, ters dönmüş eşyalar insana hem ülkenin halini hatırlatıyor hem de hikayeyi aslında daha en başından anlatıp oyunun tamamlayıcısı oluyor. İçinde hala eskiye dair güzellikleri muhafaza etmeye çalışan ama günden güne eğilip bükülen ülkemizin halini, bir iki küçük hamle ve kocaman bir hayal gücü ile gösteriyor Dinçel. Doğru ışık seçimi ve yumuşak geçişlerle birleşince sahne tasarımı iyice devleşiyor.

Duru, müdanasız ve bir o kadar da edebi kalemiyle Bihter Dinçel faili meçhullere, okuma sevdalısı insanların, muhaliflerin ve öteki olan herkesin Türkiye’deki kenara itilmişliğine,  kadınlık hallerimize, ensemizde dolanan ölüm korkusuna, gelecek kaygısına ve inadına hayattan vazgeçmemeye dokunuyor, dilinden de kıymetli yazar ve müzisyenlerimizi düşürmüyor. O isimler ve melodiler oyuna eleştirel niteliğinin yanında bir saygı duruşu olma özelliği de katıyor.

Metinle birlikte zaman da o efsunlu evin içinde akıp giderken, Deniz seyircinin karşısında başka kadınlara dönüşüyor. Kendi ailesinin kadınlarını anlatmakla kalmıyor, her biri Türkiye’nin ayrı bir dönemini ve ideolojisini temsil eden kadınların seslerini, hayata nereden baktıklarını, yaralarını, zaaflarını da; kah onlara büründüğü diyaloglarla, kah onlar gibi söylediği şarkılarla anlatıyor. Ani duygu değişimleri ve karakterden karaktere bir saniyenin yarısı süresinde geçişi ile Bihter Dinçel, meraklısına ders niteliğinde bir performans ortaya koyuyor. Tiyatroyu sadece izleyerek deneyimleyen çoğu insan haklı olarak önemli bir detayı gözden kaçırır. Sahnede olmak sanatsal bir eylem olmanın yanında büyük bir kondisyon meselesidir. Oyunlara hazırlanırken sesimiz ve bedenimiz de zihnimiz gibi çalışır. Tek kişilik bir oyunda gösterilmesi gereken fiziksel performans bir profesyonel sporcununkinden çok da farklı değildir. Belki bunu bildikleri için amatör de olsa tiyatroyla ilgilenenler, oyunların metnini, sahne tasarımını, teknik hatalarını ve bu gibi oyuncunun dışında kalan öğeleri kılıçtan rahatlıkla geçirirken, iş oyuncuyu eleştirmeye geldiğinde iki kere düşünür. Aşiyan bu tereddüte hiç yer bırakmıyor.

Deniz’in kendini evine kapadığı, Türkiye’nin her yerinde patlamaların yaşandığı o korkunç günlerde ben de yakınlarda, Dikilitaş’ta yaşıyordum. İçinde akıl sağlığım olan bir cam küreyi sürekli yapıştırarak eski haline getirmeye çalıştığım, kırıldıkça eskisi gibi olması için uğraştığım, çocukluğumu, bildiğim İstanbul’u, Kadiköy’deki ilk gençliğimi, İnci Pastanesi’nde yediğim profiterolün tadını o cam kürenin içinde saklamaya uğraştığım günlerdi. Taksim patlamasından sonra cam kürem bir anda tuzla buz oldu. 15 gün boyunca evden çıkmadım, mecbur olmadıkça yataktan da. Sokağa çıkmak zorunda kalmasam daha ne kadar kalırdım yatağımda bilmiyorum. O günlerin beni nereye götürebileceğini hala düşünürüm. Sahnede Bihter Dinçel’i izlerken hissettiğim o esaslı sızının bir sebebi de, kendi karanlığımla ve o karanlığa itilmeme sebep olan  memleketimle kurduğum hastalıklı ilişkiyle beni karşı karşıya getirmesi oldu. Çıktığımda Baba Sahne’nin önündeki kaldırıma çökmüş otururken bir hafiflik hissettim. Yalnız olmamanın, aynı dertlerle yoğrulmanın, aynı şarkıları dinlerken aynı duygulara koşmanın hafifliği. İnsanı yalnızlık öldürüyor çünkü, aynı Deniz gibi, ben de hep yalnızlıktan ve ölümden korktum.

Kendi toprağımızdan çıkan oyunları izlemek, hele ki kadın yazarların oyunlarını, bana inanılmaz bir keyif veriyor. Aşiyan’a giderken oyunla bundan öte bir özdeşlik kuracağımın bilincindeydim, öyle de oldu. Bihter Dinçel, belki kendisi gibi, Deniz gibi, benim gibi kadınlar için bir alan açmış Aşiyan ile. İnceliğimiz ve kabalığımızla, hayattan bıkmamız ve yaşama bağlılığımızla, geçmişimizin karanlığıyla, problemli ailelerimiz ve en problemlisi devlet babamızla baş edemediğimizde kaçabileceğimiz bir alan. Kafesteysek de yalnız değiliz dedirten bir alan. Her şeye rağmen, var olsun içimizdeki Aşiyan!

 

Mutlaka Bakınız  Fotoğrafa Işık Tutan Filmler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
İnsan neden Godot’yu bekler? (Bekleyiş Üzerine)

"İçimde katledilmiş bir canlı var ve bütün hayatım ona can verme çabasıyla geçti." Samuel Beckett Godot'yu Beklerken Samuel Beckett'ın 1949...

Kapat