BULUNMAZ HİNT KUMAŞI: KIRAN DESAI

“Sözlerin gölgesi kendisinden daha büyüktü. Kendi seslerinin yankısı dünyanın öbür yanından gelen cevabı yutuyordu.”der Kıran Desai, 2006 yılında kendisine “Man Booker Ödülü’nü kazandırdığı Kaybın Türküsü adlı kitabında.

3 Ekim 1971’de dünyaya gözlerini Hindistan’da açan yazarımız, 14 yaşında ailesiyle birlikte ülkesinden ayrılır ve İngiltere’de bir yıl yaşadıktan sonra yaratıcı yazarlık eğitimi alacağı Amerika’ya taşınır.

“Hatıralar elmas gibidir.”cümlesini merkez alan Desai, Kaybın Türküsü kitabını yazarken aidiyet, kimlik, göçmenlik, kültür kavramlarını oya gibi işlemiştir. “Yoksul fotoğraflarıydı, bir resmi ziyan etmeyi göze alamayanlarınki; çünkü dünyanın her yerinde artık insanlar âdemoğlunun şimdiye dek hiç görmediği bir rahatlıkla poz verirlerken, buradakiler hâlâ röntgenler çekiliyormuşçasına kaskatı kesiliyorlardı.” gibi cümlelere rastladıkça yazarın gözlemleme ve betimleme gücüne hayran kalmamak elde değil.

“Gerçeğin ne kadarının diller arasında, cehalet arasından yittiğini kimse bilmiyordu.” cümlesiyle kendi hayatından beslendiğini ima eden yazar yazdığı ikinci kitabıyla-Kaybın Türküsü-edebiyat dünyasında dikkatleri üzerine toplamış olacak ki, bu kitabı ona çok prestijli bir ödül olan Man Booker Ödülü’nü kazandırmıştır.

“Olacak şey değildi; ama inanılmaz bir şekilde olmuştu.” cümlesiyle geleceğe göz kırpan Desai, verdiği röportajlarda kendisine Man Booker Ödülü’nü kazandıran bu kitabını yazarken annesi Anita Desai ile birlikte çalıştığını belirtmiştir. Anne Desai’nin de en az kızı kadar başarılı bir edebiyatçı olması, Kıran Desai’nin yeteneğinin kaynağına bizleri götürüyor.

kiran-desai-2

Desai 2006 yılında bu ödülü alarak adını Man Booker Ödülü’nü kazanan en geç kadın yazar olarak tarihe yazdırmıştır. Dört yıl sonra bu şaheseri dilimize Suat Ertüzün’ün çevirisiyle Can Yayınları tarafından Kaybın Türküsü adıyla kazandırılmıştır.

Yazımın sonuna gelirken başarı ve yetenek timsali olan Kıran Desai’nin bu başyapıtından çarpıcı alıntılarla sizleri baş başa bırakıyorum.

“Aşkın mutlaka arzu ve doyum arasındaki boşlukta yatması, doyumda değil yoksunlukta olması gerektiğine karar verdi. Aşk duygusunun kendisinden çok onun sızısı, beklentisi, inzivası ve çevresindeki şeylerdi.”

“Hiçbir yere açılmayan kapısıyla tüm varlığın üstünü örtüyordu.”

“Yüzyılların şekillendirdiği ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlerdi bunlar, ne de olsa yoksulların belli ifade kalıplarına ihtiyaçları vardı; senaryo hep aynıydı ve merhamet dilenmekten başka çareleri olmazdı.”

“Kaza dediler, ortada suçlanacak biri yoktu, kader işte suçlanacak kimsenin olmadığı kazalar payını yoksullar için yüksek tutan kader.”

“Modern bir dünyada modern bir ülkenin parçası olarak özgür ve cesur hissediyorlardı.”

“Kısmetine uzakların manzarası düşmüştü.”

“Varlıkların duygusal vazgeçilmezliği çoktandır ortadan kalkmıştı.”

“Elveda demenin kesinliğiyle son anın kısalığı arasındaki dengesizliği hesaplayamamıştı.”

“Sırf trende oturdukları gerçeği ve aracın hızı bile onun dünyasını önemsizleştiriyor, korumasız bir yüreği ele geçirmeye amade boşluğun kanıtlarını her bir pencereden gösteriyordu.”

“İçe kapanmanın etkisiyle can alıcı bir dönemde dışa dönük cesurca bir atılım yapma fırsatını kaçırdı ve onun yerine, ödlekliğini ve ıssızlığını beslemeye koyuldu. Günden güne ağırlık kazanan bir yalnızlığa gömüldü. Yalnızlık alışkanlık, alışkanlık insan halini aldı ve onu ezip bir gölgeye çevirdi.”

“Fakat bir gölge ne olsa kendine göre bir rahatsızlık yaratır ve saklanmak için onca çaba göstermesine rağmen öbürlerini huzursuz eden bir şeye dönüşür. Günler boyu kimse onunla tek laf etmiyordu; boğazı söylenmemiş sözlerle tıkanıyor, yüreği ve aklı sancıyan kör nesnelere dönüyordu.”

“Kalpler sonsuza kadar açık kalmayacaktır.”

“Belki de mantıkla zapt edilemeyecek kadar havalanmasından olacak, o hayal billurlaştı, somut bir baskı oluşturmaya başladı.”

“Cevaba sanki bilimle değil, ancak mucize ile ulaşabileceklerdi.”

“İnsan daha ne olduğunu anlama olan ancak toplumsal eşitler arasında söz edilmesi gereken gönül meselelerine girebilirdi.”

“Sessiz bir odada oturup insanın ruhunu bir mum alevi gibi titretecek konulardan hiç konuşmamıştı. Aşkın kısacık muzaffer ve kıpkırmızı bayrağını, bir tiyatro oyunun kısacık tek perdesi kadar da olsa, benliğinin üstüne hiç çekmemiş, hayatın üstüne minik bir gösteri olarak bile hiç dikmemişti.”

“Ne olursa olsun kendini geleceğe doğru iteklemek zorundaydı, yoksa devri çoktan geçmiş bir yerde ebediyen kısılıp kalacaktı.”

“Zamanın hareket etmesi gerek.”

“Bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur. Okyanus seyahatinin anısı kelimelerin arasından parlıyordu. Altında ve içerisinde bilinçdışının canavarları kol gezer, doğrulup gerçekliklerini kanıtlayacakları zamanı beklerken o, daha görmeden önce denizin boğucu kudretini hiç hayal edip etmediğini merak ediyordu.”

“Kırılgan kalpleri tuzla buz olacak sanırdınız, oysa ürkeklikleri yanıltıcıydı; korkuları hafızasızdı.”

“Dünya ne ilerici, ne atılgan ve gözü pekti.”

“Soğuyup sakinleşerek kendi bireysel varoluşlarına geri dönmek ne kadar da zordu.”

“Yepyeni bir insan, masumiyetin dar sınırları içinde yaşamaya sapına kadar azmetmiş bir adam olarak ayrıldı.”

“Kaderin kokusunu alabiliyordu.”

“Ah, sevdanın tatlı anları… Gençlere sevimlilikler ve lakaplarla takla attırıyordu. Sessiz anlarda düşünüyor, sonra birer hediye gibi öbürünün önüne sürüyordu.”

“Dünya, tanrısal bir bakış açısını yansıtan haritayı andırıyordu.”

“Tüm dünyada unutmanın hatırlamaktan yeğ tutulduğu bir kuşaktandı.”

“Takındığı birbirinden farklı tüm roller duyduğu utançlar, onu kabul etmeye gelecek; hepsi birleşmiş tek bir doğru meydana getirdi. Öfkelerini serbest bırakarak oturan adamlar bu ülkedeki herkes gibi nefretlerin bitip tükenmeksizin canlandırabileceğini öğrendiler. Ve nefreti mezarından çıkardıklarında onu saf, eskiden olabileceğinden de saf bir hâlde buldurlar, çünkü geçmişin gamından ayrılmıştır. Sadece damıtılmış özgürleştirici hiddet kalmıştı geriye.”

“Yılın sonunda birbirlerine duydukları tiksinti öyle bir noktaya varmıştı ki, sonsuz bir kin damarına çatmışlar gibi, bir insanın hissedebileceklerinin olağan sınırını geride bırakmışlardı. Artık birbirlerine değil, bu duyguya aittiler, nefret ilişkisi içerisindeki koca toplumlara yetecek bir takatle tecrübe ediyorlardı öfkelerini.”

“Fakat insan doğası neyse odur.”

“Fakat aşk böyle akışkan bir şeydi işte. Onun kararsız bir nesne olduğunu, değişmez bir hakikat olmadığını yeni öğreniyordu. İhanete açık, neyin içine doldurulursa onun şeklini alan oynak bir şeydi. Kendini tutup onu değişik kaplara koymak çok zordu.”

“Eski kitapları okumak akıl kârı değildi; tutuşturdukları hiddet eski değildi; yeniydi.”

“Ve biz nasıl çözümün bir parçası olduğumuzu iddia edebiliyorsak, aynışekilde sorunun da bir parçasıydık.”

“Zaman geçer, bazı şeyler değişir. Bugün dünü değiştiriyor. Ardına baktığında geride bıraktığın şeyleri eski haliyle göremiyorsun.”

“Yeni bir lisan öğrendikleri için belki en başta bu yüzden o kadar mutlu olmuşlardı. Bunun utancı, çabası, grameri adamı yüceltiyordu; yeni bir dil araya mesafe koyuyor ve kalbi koruyordu.”

“Bilinçaltının dümen suyunda, yaptıklarındaki bir dengesizliğin kendi kendine dengelendiğini, kendine rağmen hissetti.”

“Kalpler güzelliğin, şimdiye ait masumiyetin özlemiyle dağın üstünden sarkar; sevilenlere şu koca dünyalara tutkuyla kâh dolup kâh boşalırken.”

“Bir şeyi yıkmak tecrübe isterdi; karanlık bir sanattı bu ve onlar da bunda ustalaşıyorlardı. Her sav bir sonrakini kolaylaştırır, zorlayıcı eyleme dönüşür; yara sizin olsa bile kabuğunu kopartmaktan kendinizi alamazdınız.”

“Gerçekliği başka bir şeye dönüştürme görevi aşılanmış efsunlu eşyalar, onları cesarete eşitleyen bir dünyanın imal ettiği gerçeklerdi.”

“Sevda bir süs ve sanattı; onun üzüntüsü de, yitmesi de aklın bir parçası olmalıydı; o zaman hazin bir aşk bile tüm basit, sığırca mutluluktan üstün olurdu.”

“Sessizliğin soyluluk yerine konmasının şiddetle ummuş olmalıydı.”

“Dışarıda dünya bir süre daha kendi halinde dönebilirdi.”

“Oysa alçak gönüllü sınırlar arasında bir yere konumlandırılmış gayet sıradan bir varoluşla ödlekliğini pekâlâ gizleyebilirdi.”

“Bir öykünün var olduğunu ve onun kendinden başka kimseye ait olmadığını, kendi küçük mutluluğuna yaratıp onun içinde güvenle yaşayabileceğini bir daha asla düşünemeyecekti.”

“Gerçeğin kısa süreliğine de olsa apaçık olduğunu hissettiren türden aydınlık bir ışıkla altına döndü. Tek yapmanız gereken uzanıp onu almaktı.”

 

 

Merve Akyiğit

Hacettepe Üniversitesi İngiliz Edebiyatı mezunu. KitapMeskeni’nde yazarlık, SabitFikir’de ve Organikİnsan’da çevirmenlik, DedalusKitap’ta editörlük yapıyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Titanik’ten Geriye Kalanlar

Titanik’in adını duymamış, hikâyesini öğrenmemiş kimse yoktur; ancak Titanik, batarken kimsenin bilmediği sırları da okyanus yüzeyinin kilometrelerce derinine gömdü. Az...

Kapat