Burada ve Bu Anda Çocuklar, Dikkat! | Ada – Aldous Huxley

Aldous Huxley’nin 1962’de yazdığı son romanı Ada, doğu felsefelerinin dünyayı ve insanı algılayış biçimini benimsemiş bir ütopya adasında, Pala’da geçiyor. Roman, Huxley’in kendi felsefesini acımasızca test ettiği bir deney… İnsanoğlunun ideal yaşama ulaşma düşünü ve onu gerçeğe dönüştürmenin yolunu sorguluyor. Huxley, yüzyıllardır süregelen bu büyük düşü, modern dünyanın yıkıcılığı karşısında savunmasız bırakmaktan çekinmiyor. Ütopyasının sert rüzgârlarla dağılıp gitme olasılığını göz ardı etmiyor.

Modern dünyanın hastalıklı yanlarından arınmış bir ‘kurtarılmış bölge’ Pala… Yaşadığımız dünyanın acımasız gerçeğini sınırlarının ardında bırakmış… Yönetimin ortak, tüm bireylerin eşit ve özgür olduğu, halkın üreterek ve doğanın döngülerine uyumlu yaşadığı, kimsenin gereğinden fazla tüketmediği, kendini gerçekleştirmenin materyal kazançların ötesinde tutulduğu, acıyla baş etmenin sihirli formülünün küçük çocukların bile dilinde olduğu, papağanlarıyla, havasıyla, suyuyla toprağıyla, tutkuyla nefes alan barışçıl bir ada… Gerçek dünyanın tüm acımasızlığıyla yanı başında beklediğini, düşü yerle bir etmek için fırsat kolladığını bilerek, ona karşı karşı direniyor. Huxley’nin düşünün havada süzülüp her köşeye sindiği bu ada, okuru insan ruhunun ve kalbinin derinliğiyle, varoluşumuzun en saf haliyle buluşturuyor.  Yazarın acıyla, trajediyle dolu insan hayatına anlam yükleme çabası her cümlede, her satırda hissediliyor.


Tarih boyunca var olmuş ve olacak olan tüm insanlar gibi Huxley de bir ütopyanın, “her şeyin kusursuz olduğu o hayali yerin”  özlemini çekiyor. İnsanoğlu, tarih boyunca özlem duyduğu bu “ideal”i, “ancak düşüncenin tasarlayabileceği tüm üstünlükleri kendinde toplayan, kusursuz örnek” olarak tanımlamış. Kusursuzluğu, “düşüncenin ötesinde var olmamak” ile bağdaştırıp belki de varoluşunun en kusurlu bakış açılarından birini tasarlamış…

Kusursuz bir toplum var olabilir mi? İnsan mükemmel değilse, içinde insan olan herhangi bir sisteme mükemmel denilebilir mi? Bireysel kusurlara rağmen kusursuz toplumlar yaratmak, insanlığın ortak ve en yüksek faydası için çalışan yapılar kurmak boş bir hayalden ibaret mi?

 

“Hiç kimsenin bir yerlere gitmesi gerekmez. Çünkü hepimiz varmak istediğimiz yerdeyiz.”

 

Palalıların, Budizm ve Taoizm başta olmak üzere doğu felsefesi temelli bakış açısı, bugünkü kaotik yaşantımıza anlam yükleyecek, ona merhem olacak tek yaklaşım belki… Kusursuz bir dünya yaratmanın yolunu açan iyileşmenin, “kafamıza üşüşen hayaletlerden kurtulmak” olduğunu bilen bir yaklaşım… Kaosun ve yırtıcı tüketimin saplantı haline geldiği modern çağda, hızlı olmak, hep kazanmak, başarmak ve ihtiyacımız olmayan şeylerin daha fazlasına sahip olmak için çırpınıyoruz. Kaçmak, uzaklaşmak ve özgürleşmek istiyor, çırpındıkça düşlerimizi, kalbimizi, ruhumuzu tümden yitiriyoruz. Ya yoksunuz tamamen; ya da yoksunluk olasılığının yarattığı korkuyla kendimizden koşulsuz şartsız vaz geçiyoruz. Mutlu olmak için daha çok tükettikçe, yaşama sevincimizi, zamanımızı, hayallerimizi tüketiyoruz. Daha fazlasına sahip olmak ve bu yıkıcı sistemde güvenle tutunacağımız bir alan yaratabilmek uğruna acıyı, bencilliği, açgözlülüğü meşrulaştırıyoruz. Yaşamın saf gerçeğinden kopup, aslında olmadığımız kişiliklerin rollerine bürünüyoruz.

 

Oysa özde hepimiz biriz ve mükemmeliz. Aslında hepimiz zaten varmak istediğimiz yerdeyiz. Yalnızca bunun henüz farkında değiliz. Huxley’nin, Palalıların kalbinde yaşam verdiği Budizm ve Taoizm temelli kavrayış, olduğumuzu sandığımız sahte ve şartlanmış kimlikleri bir yana bırakmamızı öğütlüyor bize. Trajedinin, yıkımın, bencilliğin, hırsın, açgözlülüğün ardında sen varsın, senin biricik ve saf gerçeğin var diyor usulca. Kalbinin, ruhunun, öz varlığının; çoktan unuttuğun ama hep orada olan gerçeğinin farkına varmanı öğütlüyor, kurtuluşa giden tek yolun bu olduğunu anımsatıyor. Kurtuluşa giden yolun, her şeyden önce “farkındalıkla yaşamak” olduğunu vurguluyor. Çalış, yaptığın işe dikkatini ver; yaşadığın dünyayı, soluduğun havayı, yediğin yemeği, bastığın toprağı gör, duy, tat, kokla hisset diyor ısrarla. Her şey böyle başlayacak diye fısıldıyor; “burada ve bu anda, dikkat…” diyerek uyarıyor uykudaki zihinleri. Zihninin koşullanmalarına, tabulara; öfkeye, hırsa, pişmanlığa, acıya kapılıp gitmemenin yolunun, etrafındaki ve içindeki saf gerçeğe odaklanmak olduğunu söylüyor. Bu kadar basit ve su götürmez gerçeklikteki bir eylemin yaşamını değiştireceğini ısrarla yineliyor. Saf gerçeğin uzaklarda değil, gözünün önünde, yaşamın basitliği içinde var olduğunu, onun farkına varmak gerektiğini anlatıyor. Bu farkındalık ve yüksek bilinç, yalnızca dikkat ve beş duyuyu kullanmayı gerektiriyor. Huxley’nin düşlerine yaşam veren adalılar, farkındalıkla yapılan her eylemin, seni gerçeğe ulaştıracağını vaat ediyor. Yaşamın saflığını, basitliği, güzelliğini kutsamanın, ve kutlamanın, gerçeğin kendisi kadar basit olduğunu söylüyorlar bize. Adanın kuşları bu nedenle sürekli uyarıyor Palalıları. “Burada ve bunda çocuklar, dikkat!” diyerek yaşadıkları anın farkına varmalarını, farkında kalmalarını öğütlüyor.

 

“1930larda her ileri görüşlü gözlemci insanlığın dörtte üçü için mutluluk ve özgürlüğün erişilmez olduğunu görebilirdi.”

 

Huxley’e göre, kontrolsüz nüfus artışıyla katlanan kitleler, aşırı tüketim, kaynakların acımasızca sömürülmesi cehennemin ta kendisiydi. Bahse konu zamandan neredeyse bir asır sonra, para zamanı satın alıp, zaman yaraları sarmaya dahi yetmeyecek kadar azalınca, mutluluk ve özgürlük insanlığın tamamı için erişilmez hale geldi. Zamanın başlangıcından beri birer yaratım ustası olan insanlar, durmaksızın yeni acılar ve trajediler yarattılar. Huxley’nin ada sakinlerinin gözlemlediği ve bildiği gibi, acı ile zihin arasında derin bir ilişki vardı gerçekten. İnsan bir şeylere bağlanır, tutku duyar ve sahip olmak için kendini ortaya atardı. İhtiyaçlarıyla arzularını ayırmadan bir ömür bunların peşinden koşar, kendi cehennemini kendi elleriyle yaratırdı. Ne zamanki zihnindeki bu haz tutkusundan, sonu gelmeyen gerçek dışı arzudan, çektiği acıdan bağımsızlaşırdı, o zaman yüzünü gösterirdi mutluluk. Acı, en yıkıcı haliyle önce zihinde yaratılır, oradan türlü yollarla dünyaya taşardı. En az çabayla, uyanık ve farkında yaşamak amaç olmalıydı. İnsan ne zaman bedenine ve zihnine hükmetmeyi öğrenirse, o zaman kendine ve yaşamına hükmetmeye başlardı. Sağlam beden sağlam zihni doğurur; sakin ve odaklı bir zihin, insanın sağlık pınarı olurdu.

 

“Çatışma ve düş kırıklığı; tarihin hemen hemen tüm yaşamöykülerinin ana teması…”

 

Acı gerçekti; bugün hepimiz için olduğu gibi… Ama ondan kurtuluş yolu da bir o kadar gerçek ve hayatın içindeydi. Ruhu ve kalbi, gerçekte olduğu hale, özüne yaklaştırmak sanılanın aksine mümkündü. Önyargı, var olan her şeyi kutuplara ve sınıflara ayırmak bu yolu ne kadar baltalıyorsa, var olanı yargısız ve olduğu gibi görmek o kadar merhemdi insana. Saf gerçeği tüm basitliğiyle kavramak için bu gerekliydi. Bu kavrayış acıyı azaltır, ıstırabı dindirmenin yolunu gösterirdi. Zihnimizdeki yargıları bir yana bırakıp her şeyi olduğu gibi görmek… Yorumlamadan, alışık olduğumuz gibi üzerine düşünmeden, gerçeği olduğu haliyle, duyularla kavramak… Tam bir rasyonellikle, yansız gözlemle, iki artı ikinin dört ettiği analitik bir kesinlikle, kuşkuya yer bırakmayacak saf bir keskinlikle… Dünyanın gerçeği böyle basitti; kristal gibi keskin ve netti aslında. Onu bulandıran insanın yüzyıllardır kabuk tutmuş tabu ve şartlanmalarla dolu zihninden başkası değildi. Aşılması en zor engelleri insanın kendi içinde, zihnindeydi. İnsanın kendini bu engellerden arındırması basit ama disiplinli bir çaba gerektirirdi. Huxley’e göre evrenin en hoşa giden yanı, olmayacak gibi görünen şeylerin olabilirliğiydi. Pala’da tam bir dikkat ve farkındalıkla gerçekleştirilen eylemler değerliydi. Baskı kurma özlemi duyanlara, hırsının ve bencilliğinin boyunduruğunda yaşayanlara, bu özlemi doyuracak ağır fiziksel görevler verilirdi. Beden ve zihin, bu görevlerle terbiye edilir, insan zamanla kendi saf gerçeğine dönerdi. Böylece çocukluktan bu içgüdülerle baş etmeyi, acının ve doyumsuzluğun üstesinden gelmeyi öğrenirdi adalılar. Basitçe kendine odaklı bir beden; sakin, sahibinin hükümdarlığında, hırslara ve şartlanmalara teslim olmayan nesnel bir zihin sayesinde insan, sürekli bir neşe ve keyif halini sürdürecek hafifliği elde ederdi.

 

Kusurluluk, tercihini acı ve ıstıraptan yana kullanmak, bir yaradılış değil varoluş biçimiydi. Özümüz kusursuz, bunun bilincine varmak ise anahtardı. Kendini, olabileceği en iyi hali keşfetmenin peşindeki insan, yüzyıllardır bu anahtarın, bu idealin peşinde koşuyordu.

 

 

Peki ne kadar dürüsttük kendimize karşı? Kusursuz bir dünyaya, vaat edilen cennete ulaşma adına kendi özgürlüğümüzden, bireyselliğimizden, sahip olabileceklerimizden ne kadar ödün vermeyi kabul edebilirdik?

 

Tarihteki fikir ve düşünce birikimi, bir ütopyanın içinde bireysellik ve özgürlüğün çok daha az, verilecek ödünlerin ise fazla olduğunu söylüyor bize. Daha kusurlu ama bireysel çıkarların gözetildiği, daha özgür bir dünya bugünün modern insanı için çok daha tercih edilir bir seçenek belki… Platon, bir ütopya yaratabilmek için türlü özgürlüklerin feda edilmesi gerektiğini söylüyor. Bir bakış açısı, insanın kusursuz bir dünyada, ideal biçimde yaşayıp davranabilmesi için, zihninin boş bir levha gibi olması gerektiğini, doğuştan gelen hiçbir fikre sahip olmaması gerektiğini savunuyor. Eğer içgüdüler doğuştan varlığımızın bir parçasıysa, insanoğlunun asla o mükemmel adaya, o arınıp kurtarılmış yaşama sahip olamayacağını söylüyor. Huxley, tüm bunların ışığında, en sert darbelerle test ediyor ütopyasının sağlamlığını… Dış dünyanın gerçeğinin, adaya sürekli ve önüne geçilemez biçimde sızmasına izin veriyor. Mücadelenin, acının, ıstırabın cennet adasına sızmasına izin veren nadir ütopya yazarlarından Huxley… Belki de bir ütopyayı gerçekleştirmenin yolunun, Cesur Yeni Dünya adlı eserinde olduğu gibi, insanı ‘olduğundan daha az insan’ haline getirmekten geçtiğini düşünüyor.

Bugün, insan olarak, bu anı, yaşadığımız dünyayı, hayatı, özümüzdeki gerçeği ıskalamamız, saplantılı ve sağlıksız bir tüketim ve yıkım kültürü yaratmamıza neden oluyor. İnsanın tüm acıları, kendi zihninin sapkın yaratımından kaynaklanıyor. Dışardaki dünyayı değiştirip mükemmelleştirmek bir ütopya olmayı sürdürse de yaşama ve dünyaya karşı tarafsız gözlem, yorumlamadan ve koşullanmadan, her şeyi kendi gerçeğiyle olduğu gibi görebilme yetisi; kutupluluğu aşıp birliği kavrama becerisi, ıstırabımızı dindirecek sihirli bir yol haritası olmaya devam ediyor. Şimdi, burada ve bu anda… Modern dünyanın çalkantısı içinde, yığınlar halinde akıntıya karşı tutunmaya çalışırken, çoğumuzun kalbindeki hedefin işi gücü bırakıp bir adada, denizin kıyısında martıları izleyeceğimiz günlere ulaşmak olması tesadüf değil belki… Koşmayı bırakıp derin bir nefes almak; basitçe ve olduğu gibi kabullenmek her şeyi… Adalar, belki de acımasız dünyanın gerçeğiyle arasına denizleri, martıları ve masmavi gökyüzünü koyan, ıstırabı sınırların ardında bırakmış kurtarılmış bölgelerimiz… Belki de Huxley’nin düşleri, bir gün bir adada, sakin bir denizin kıyısında gökyüzü ve martılarla olmayı, kendi gerçeğini orada ve o anda bulmayı düşleyen herkesle buluşacağı günü bekliyor…

 

Okumadan geçmeyin:

Ölmeden Önce Okumanız Gereken Bir Oyun: Woody Allen / “Ölüm”

 

 

Aslı Eti
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümü
İletişimci, yazar
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Dünyada Bir İlk: Kötü Sanat Müzesi!

Massachusetts’te bulunan The Museum of Bad Art (MoBA), kurulduğu 1993 yılından beri kötü sanat eserlerini koleksiyonuna katmaya devam ediyor. Artfulliving'de...

Kapat