“Çünkü benim çok yükseğimdeydi Tanrı.” Sadık Hidayet

“Ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş…”

Talihsizdir Sadık Hidayet. Çünkü Doğu ve Batı arasında sıkışıp kalmıştır. Uçurumun kenarından seslenmiştir hep:

‘‘Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilmezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.’’

İlk intihar girişimini 25 yaşında Marne Nehri’ne atlayarak gerçekleştirmiş ve bu olaydan “köprü altında sevişen çiftin” suya atlamasıyla kurtulmuştur Yeni Dönem İran Edebiyatı’nın önde gelen yazarı. Kör Baykuş gibi daha nice kitaplar üretebilecekken nedense intihar hep hayatında, aklının bir köşesinde yer edinmiş ve ölüme olan bu tutkusunu ilk intiharından tam 23 sene sonra, bu kez kimsenin onu kurtaramayacağı hesabıyla Paris’in havagazlı bir apartman dairesinde temiz giyimi, traşlı yüzü ve kül olmuş notlarıyla sonuçlandırmıştır. Bundan tam 66 sene önce, uzun süre arayıp sonunda bulduğu hava gazlı dairesinde bütün delikleri kapayıp gazı sonuna kadar açmış ve ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralarından sonsuza kadar kurtulmuştur Hidayet.

 

 Sadık Hidayet’in ölümünü şöyle anlatmış 25 yıllık dostu Bozorg Alevi:

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı,
Championnet Caddesi’nde buldu aradığını;
9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı 
ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı.
Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu.
Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı.
Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.
(…)
Ölümünden az önce bir hikaye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu:
Annesi, ‘salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe.
Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.
-Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”
(Behçet Necatigil’in “Kör Baykuş” için yazdığı önsözden)

 

 

“Tutsağı olduğum sefaletten kaçıyordum. Sokaklarda belli bir amacım olmaksızın, rastgele yürüyor; para ve şehvet peşinde koşan, o tamahkâr suratlı ayaktakımının arasından umarsızca geçiyordum. Onları görmeye ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı.”

Ayrıca Bakınız : ” Yalnızlığı Yok Etmek İçin Gölgemle Konuşuyordum / Sadık Hidayet “

Ozan Aziz Dilber

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
DİJİTAL METAL YANILSAMALAR

Dijital sanatın en önemli temsilcilerinden biri olan Geogoire A. Meyer, eserleri ile bu unvanının hakkını veriyor. Meyer’in eserleri gerçek ve...

Kapat