Dedim Belki De Bir Yere Üzgün Üzgün Bakmaktır Dünya

Günümüze değin edebiyat dünyasında birçok yazar ve birçok şair yer edindi kendine. Birbirinden kıymetli satırlar içinde aşkın, hüznün, öfkenin ve umudun sesi oldular tek tek. Kimi yazarlarsa bu koca dünyanın içinde kendine öyle bir yer edindi ki, ne herkese o yerin adresini verdiler ne de o adresi gösterişli puntolarla bir yerlere kazıdılar. O yerin adresini okuyucuları bulsun istediler, o adresi bulup gelsinler. ‘Popülizm’in edebiyat dünyasında  gerçek olanla olmayan arasına kolayca sızması üzerine birçoğumuz bu yazarların sokağına hiç uğrayamadı.

Sade ama ihtişamlı düşünen bu insanlardan biri de : Seyyidhan Kömürcü.

Şair, ‘Hasar Ayini’ isimli ilk kitabıyla ilgili şunları söylemiştir:

“Hasar Ayini’ndeki şiirleri yazarken, öznenin özneye, dilin dile, nesnenin nesneye, fiilin fiile devlet, yani otorite oluşu, bir sıfat olarak sevgilinin sevgiliye, anne ya da babanın çocuğa ve devletin bütün bunlara devlet oluşunun kısmen ironik bir hasar tespitine girmiş buldum kendimi. Çok sonra bu huşu durumunun bir ayine karşılık geleceğini fark ettim. Yani tematik bir iddiayla da oluşmayan bu kitap, aynı makineyle çekilmiş, bu yüzden de renk anlayışı olan 26’lık bir poz: Baktıkça beni öteye ya da beriye dönük yaşanmışlık kısmında titreten bir fotoğraf albümü.”

Duygularını ve düşüncelerini çekinmeden, oldukça sade bir şekilde ifade eden Seyyidhan Kömürcü, şiire ateşle gidip külle dönmeyi göze alacak kadar da cesur bir şair.

image002

Bir şairin sonunda kendini babasız ve oğulsuz kılma; gerektiği yerde de kendi kendini yok sayma cesaretine ve erdemine sahip olması gerektiğine inanan bu kıymetli şairin dünya sızısıyla boyadığı şiirlerinden bazılarını sizlerle paylaşıyoruz, iyi okumalar…

‘KIŞ KAHRI’

aslında önce evleri sevmeye giderdi sesin
caddeleri sokak gibi sevmeye giderdi sesin
giderdin! ödü kopardı bütün eşyaların

sonra kuyu kuyu dolaştığım mahcup sular söyledi
yüzünüze güller
üzgün evler bozuk rüyalar
aslında bana herkesin uzağı var dendi
herkesin uzak adında bir masalı
inandım
dedim mutlaka masaldır bazıları

  giderdin
dedim  gittin ve gittiğin kırk gece sana uyudum
aklım ödünç
ellerim yanlış
dedim benim seninle kırk kere fotoğrafım var
senin bundan kırk kere haberin yok
dedim ve uyandım!
başkasının sesiyle devam ettim dünyaya

yok yok
sonra muhakkak ruhum yırtıldı benim
aklım yırtıldı da bunu sular söyledi
doğru yukarıdan aşağıya düşen şeylere denirmiş
zaten dünyaya masalını düşmeye gelirmiş insan

  umur derdik buna artık kalmadı
sonra sonra anladım
insan ancak güzel bir acıyla kalabilirmiş dünyada
bazen gidilirmiş
gitmekle ilgili şiirler okunurmuş ya da
sonra uyandım
başkasının ayaklarıyla devam ettim dünyaya

‘FECİ’

diyebilirim ki kırk yıl sürdü içim
kırk yıl sürdü içimi titreten zaman
bu muamma
başımı en feci yastığa koyup
yüzündeki tek tanrılı dinleri denedim
yüzündeki en unutkan yerleri

diyebilirim ki bilinmeyen dualar buldum
başka bitkiler
ıhlamur
susmak ve yutkunmak

geldiğimde tek tanrılı dinlerde yer yoktu
suratımı astım kırk vakt’e bakıp sana inandım

her duası feciyle biten bir ibadet çeşidi buldum
kırk yıl günde beş öğün yutkunmak
sefadan uzadı saç
cefadan uzadı tırnak

diyebilirim ki her duası feciyle biten bir ibadetti yaşamak

YETİM

kendimi dışarıdan alıp içeri koyduğum bir zor zamanda
çünkü daha inmek güç
inanmak asla derken kimsenin kışına
belki de hayret ve puslu o yüze yüzümü astığım bir ilk an
hatta korkunç bir telaş
bir mükemmel uçurumla vardım yanıma:
işte şöyle kara bir baht: oralı değilim
işte böyle kusursuz bir suç: aslında yanlıştır buralı sayılmam

sevmekle hiç, kendimle alakam az bir zamanda
anlaşılmaz o humma, özürlü bir vefayla kaldım ayakta
annemin kaza, babamın bela döktürdüğü o kurşun için
oraya buraya değil, yedi farzla vardım yanına;
işte şu yüzden: artık her sabah çabucak uyanıyorum
işte bu yüzden: yetimim, yetimim diyebilmek için sana

kahra atlas, kedere itibar olduğum o gün
çünkü dışarıyla hiç, kendimle çabuk anlaştığım bir gün
bağlandım yüzüyle yüzümü bir yetim gibi seven sabrıma
bağlandım beni dışarıdan edip içeri alan manaya
işte şuna korkunç çalıştım:
neden gidince hiç, hep dönünce uğramışım yanıma
işte şunu korkunç düşündüm:
kime denir yetim, velhasıl ondan başka kimdir kendine bela

FENA

aklının tam ortasına bir oğul düşünce babamın
dönüp dolaşan bir fenalık gibi söylenmiş göğe
beni suret et
oğul diye bir uçurum diliyorum kendime

annemin içine hüngür hüngür ağlayınca babam
alnında oğul terleri birikince
dünyaya bakma vaktim gelmiş
bir sesin bir yere bakması gibi fena
tuhaf bulaşıcı ve yapışkan bakmışım dünyaya

akşamına razı evimizde başı dönen bir sözcük olmuş cüzam
önce bir doğum lekesi sanılmış bu bakma halim
günün öğünlerine çarpan bir sözcük
kalkıp kendi kendine gezen bir sözcük
cüzam ve fena

bu ağaçta bir yanlışlık buldum
bu ağaçta çok düzgün bir dağınıklık diye diye yürüdüğüm o bahçe
kırk yıl aynı yere bakmakla edindiğim bu veba
beni getirip getirip buraya bırakan bitkiler gibi
alnında bir yer var
kullanılmamış bir yalnızlık
sanki durmadan bir çiçeğin kenarını anlatıyor bana
avucumda nem yüzümde ateş
kalbimde unutmak kadar feci sözler
unutmak kırk yıl aynı yere bakan da unutmamış ki diğer yeri

adının ibret sesi çarpınca kulaklarıma
kendi bahçesinde başı dönen bir çocukluk
altı yetim kardeş
altı fena söz gibi iniyorum taş çarşılara
aklım yokuş kalbimde nal sesleri

ey beni buraya getirip getirip bırakmış şeyler
ey aklımın tam ortasında yırtık o umman
işte kırk yıldır fenayım aslında
işte kırk yıldır kendimin kardeşi gibi buralarda
buralarda

HAKİR

yine de kalktım gezdim dünyada
beyaz!
güya bembeyaz şeylerden bahsedecektim
lirik parmaklarıma dökülen mürekkeple canıma bulaşan ağu mesela
madencilerin elindeki demirin ağrısı ya da
tam ortasındayken bir ömrün
bulaştı canıma dinmez bir masal
bir kalmak acısı
aslında bembeyaz şeylerden bahsedecektim
bir güle kırmızı davranmanın hikayesinde kaldım
toydum ve hakir
dedim bileye bileye ettiğimiz bu heykel ne kadar da çirkin
ne kadar da sakar şu ettiğimiz akıl
şu dalgın merhamet
şu yol yordam
yine de kalktım yürüdüm dünyada
leke bir kalbin kenarındaki yavaşlık
soğuk bir yüze bulaşmış masal gibi
yuvarlaktır dediler dünya
yanlış ve uzundur anladım
kalktım ben de yürüdüm bir sürü yanlış fotoğrafta
zehir zehir çevirdiğim sayfanın kalbinden edindiğim leke mesela
toydum ve hakir
dedim dilerim sokak öldürsün sokağa seslenenleri
sonra umur vurulunca bir kalbin ara sokağında
sanki dünya iyileşmez anladım
dünya ve doğu iyileşmez asla
üç çizik attı kalbime doktor
her sabah aç karnımla üç kere seni unutmalıyım sandım
kalktım bıçak çektim dünyaya
toydum ve korkunç hakir
yine de kaldım
kaldım ve sandım
içimin canı yokmuş
kapkara bir kelebeğe acilen kiralıkmış kalbim
sonra sessizce alnından indim
bıçak çektim dünyaya

image003

YAS

seni kırk kez sordular
bilmiyorum dedim
biliyordum

sana kırk yerde yıkanmadım
kirli değilim dedim

kirliydim
kırk uykuyu uyumadım sana
siz uyuyun dedim
uyudular

sana çok
her şeye en az iki defa baktım
kesmedim kesilmesi gerekenleri
kırıldılar

kalbimin çeşitli peygamberleriyle
tutup saçlarına eyyub anlattım
dedim senin de saçların cumhuriyetin ilk günleri

boynun gene boynun ve yüzünün üzgün yerleri
çok baktım ama seyretmedim sonra hiçbir şeyi

çünkü anladım: kırkı çıkmak ne demek
ne demek ölünce hep yirmi bir gram eksilen insan

SENA

elim ayağım
epeydir kimin kime ne anlattığını bilmiyorum
adında hem ekmek hem gül geçen kimseyi görmedim
tanımıyorum
ben biraz yavaş
günde beş defa hiçbir şey yapmayan biri
ben biraz en üzgün baharatlara fena meyilli
mümkünse haşhaş
yoksa benzeri sözcüklerle de kırabilirim kalbimi
diyelim zencefil
diyelim hatmi

elim ayağım
başımdan geçenle aklımdan geçenin karıştığı bu masal
aşk her şeyi daha yavaş yapmaktır diye diye yürüdüğüm bir sokak
kalbinde tef ve delik
kalbinde dünya lekesi taşıyan bir çocuk resmi demişti
madem günde beş vakit kalkıp sana baktım
madem dünyanın bu kadar sabahını ben uyandım
ben uyudum bu kadar uykusunu
diledim dünyaya fena inanmış bir yüzüm olsun
kendimi seninle öldüreceğim dediğim feci bir kalbim
bir elim
bir ayağım
ağzıma doldurduğum rüzgarla üfleyeceğim sözlerim
diyelim fena
diyelim feci

elim ayağım
artık nereye ne götürdüğümü bilmediğim bu sapakta
sesini burada bırakıp giden şeylere baharat diyen o aktar dedi
tamam olmak küfür
tamam etmek hâşâ
bir ömür ağrıma gitse de dünyadan oluşmuş harfler
yarım dalgın ve kusurlu geldim ben buraya
günde beş defa hiçbir şey yapmamaktansa
kalıp sana baktım
kalıp sana bakmak oldu dünya
baharatları tek tek
zamanın bizi nasıl terlettiğini tane tane
dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana
dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya

dağlarına yedi
çarşılarına bir kez kar yağan doğu
durup beklemenin durup beklemekle devam ettiği günler
uyanınca da süren rüyalardan geldim ben buraya
diyelim fesleğen vardı
durup fesleğen çalıştım buralarda
diyelim fesleğen çalışmış kadar yoruldum ben dünyada
bil dedim
ilk kez ekmek ve gül geçecek yanımızdan
ilk kez ekmek ve gül geçecek adımızda
yalvarırım beni dünyaya bulaştırma

elim ayağım
ilkin ruhunu ve duvarını duayla koruyan bir evde karıştı aklım
karıştı kalbim
doğu dağlarını yedi diyen ninem
her baktığını görmesin diye su içirdi kız kardeşlerime
rüzgar yedirdi her bildiğini demesin diye
işte ona hep bir çukurdan baktım
hep yutkundum ninem ve dünya demeden önce
dağlarını yiyen doğunun adıyla bakışsız bu yüzü seçtim kendime
dedim belki de bir yutkunma yeriydi hayat
o avlu
o dam
o çocukluk
dedim belki de bir yutkunma yeriydi dünya

elim ayağım
yani kalbi yutkunmakla dolu kız kardeşlerim
bu nasıl mümkün
saçlarından başladılar konuşmaya
dedim değil mi ki simsiyah yaşımdayım
değil mi ki ekmeğimi yüzümün teri içinde yedim
ben de gitmeliyim artık o en fena bitkilere
çağırdığım haşhaş
gittiğim hatmi
olduğum zencefil
aslında hep bir odun sarsınlar onu içeyim dedim kendi kendime
duvarımızda dua
dualarda büyülü o nine

elim ayağım
taşıma düşman beğendirmekle geçirdiğim o günlerde
ben iyiyim de kalbim delik
ben iyiyim de burası doğu
ben iyiyim de çevrem kötü diye tarif edildiğim her yerde
bu farz dedim bu farz
bu kesmediğim şeyleri uzatıyorum sanmanızdaki uzun kusur
bu kalbinizin kenarındaki yavaşlık
cümlelerimi yarım
beni duman eden her neyse onun adına
bu nasıl mümkün ki
önce gözlerimden başladım ben konuşmaya
akşamını gördüm dünyanın
merak kuşku ve bekleme yerlerini
hayatın beni tahtaya çıkardığı bir sabah
kırıldı dünya soğuktur diye yazdığım o kalem
o ayna

gördüm
nereye gitsem ben dik gölgem kamburdu bu dünyada

elim ayağım
sen gittin yağmurun sürdü sonra
denediğim taş çarşıları oldu dünyanın
sabır bitkileri
kırk uykusunu uyuduğum doğu
kırk yolunu yürüdüğüm sokak
hayat hep tuhaf bir yapışkanlıkla kaldı boynumda
dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin
ben dik gölgem kambur
bu leke başka

HASAR

aslında sadece bunu diyecektim:
durmadan hurdayım yanımda özen ve ısrar
yanımda boyuna kızaran yüz, burası dağılan dikkat
aslında düşünün sadece, bellek buyurun
nerdeyim, tam görünmüyorum, yalanlar uğrayacaktı bana
nerdeyim, üstelik telaşım da yok ortada

bilinir ki sadece bunu diyecektim:
iki kış bir karış devletle burdayım aslında
burdayım, burası oğulluğumun özenle suya bırakılmış semender hali
sözdü nemlenmeyecektim, sözdü sadece eğilip suyu sevecektim
ahh, kalmayacaktım kimsenin kimseye bir tespih kadar olmadığı günlerde
yalnız yüzümün karışlarına kanıp o devlete asla surat asmayacaktım
kandım, kaldım ve anladım
önümde beş öğün yangın, sonumda Sivas’ı dökülmüş ülke
herkes en çok kendine diğeri, kendi kendine surat
şaş dedim son dedim
şaş! ve olma zurnası kırık babamın davul eli
sonunda annem, elinde onun vasiyet tefi
vur haa! vur haa! vur haa…
ahh, sonra pişman pişman
annem annem
yüzüm gözüm birer birer
beni vur! vurma cinnet ikizlerimi

aslında sadece bunu diyecektim, burdayım ve bu bir oyuk
burdayım, burası hâlâ ve öylesine ağırlandığım durak günleri
dalgın yarımda şüphe, bıraktığı bıyıkta sebep arayan dedem
yanımda annem yanımda cinnet ve cinayet ikizlerim
yanımda savruk bir çift kabadayının dağılmış tespih taneleri

sorma, sadece oraya gidecektim, kötü çekilmiş bir fotoğrafa
o kimsenin kimseye bir devlet kadar kasrı yok günlerde
duası ezber, avluları dar ve toz
çeşmeleri ısrarla bozuklu çocukluğumun
orada değil, aslında durmadan burdayım burası çatık zamanda ısrar
burası özenle pişman, iki karış yüzümde terleyen telaş
sordum: sır kızıl, devlet unutkan, gördüğüm her surat tenha
sordum: törenler giz, zamanlar az, şakayla karışık:
hâlâ severken öldürülen o yavruya mı benziyor aşklar

ben buraya aslında kal diyen her yerden çıkıp geldim
şaştım, geçerken hiçbir hayata taşınmadan kaldım
taş attım kendime, kuyu kazdım
özendim kaldım geçerken uğrayan babanın çocuğuna
durmadan kendime geçtim, geçmeye devam
ben ısrarla uğrayanı özenle sevdim, sevmeye devam
elbet kendi kendine sağanak elbet babadan kalma bir yağış biçimi
yine de ahh: gümüş ömürlerin altın kesimi
canım canım
teker teker
tane tane söyle babadan kalma oyuk günleri

aslında sadece bunu diyecektim. burdayım!
burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri

‘İNSAN’

sanki kuyumu beğenmeye geldim

yüzü dünya lekesi ve mağdur
parmakları bu kadar lirik olanı sevdiğimden beri
her eşyanın en kötü yeri
bir bıçağın en korkunç fikriyim

aslında bıçak ve eski bazen kırmızı bir işe yarar
uğrun uğrun kaş
yavaş yavaş göz
beni burada uzun uzun bırakan ol sebep
bakın kolay değil bir yüzü her sabah katlayıp saklamak
her akşam bir çukuru özenle örtmek
tam değil yarım yarım şeylerden bahsediyorum hep
dilimde dönmeyen şık bir ölüm var
şık bir kuyu şık bir umur şık bir öd
bak hep dersi tarih olanlar var
hep suyu ve zamanı yanlış çevirenler varbir dünyada
bak bu soyu sopadan gelenlerin masalı ahşap bir yalan
ahşap ve yalan

yine de masalımdan düşmeye geldim

aslında bana seni ve denizi yanlış bir maviye çevirdiler
bu yüzden hep tenhaydı ağzım yavaştı aklım
her yanlış kalbin tam ortasında güya tercüman
ellerimin yalnız kaldığı her masada en feci kambur bendim
kambur bendim ve kalmak adında bir huyu sevdim
gitmedim zehir zehir doldurduğum defterlerden başka
beni henüz gitmeye ikna etmedi dört kuyu kitap
dilime dolanmadı hiç bir ahu
sözün güzeli değilim zamanın incesi olamam
sokağa seslenenleri öldüren sokağın kahrıyla derler ki
kalbi acilen fazla olan biriyim
kederin atlası, haşa
eskinin eski kıymeti değil düpedüz lekeyim
şahsen kambur sadece kekeme

‘İnsan’ adlı şiirinin seslendirmesi:

KAYNAKÇA:

*Melih Bayram Dede / dergibi.com

*siirantolojim.com

NOT:

Bu yazı dizisi popülizme tokat atan ve az tanınan başka yazarlar/şairler ile devam edecektir.

Ozan Aziz Dilber

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Post-itlere Çizilen Eğlenceli Resimler

Eğer elimizin altında bir adet post-it bulunuyorsa  istemsizce kağıda bir şeyler karalamak  isteriz. Fakat Erik RVA bunların ötesinde bir şeyler...

Kapat