Dostoyevski’den Acı Yakarış: Gücümü, İçimdeki Güçsüzlükle Boğuşurken Tükettim

“Çoğu zaman, kelimenin gerçek anlamıyla acıyla farkına varıyorum ki, anlatmak istediğimin yirmide birini bile anlatamadım ve hatta hiçbir şey anlatamadım. Beni rahatlatan şey, Tanrı’nın bir gün bana o gücü ve ilhamı göndereceğine, benim de kendimi eksiksizce anlatabileceğime, kısacası yüreğimdeki ve hayal dünyamdaki her şeyi ortaya koyacağıma dair olan umudumdur.”

Dostoyevski, elli dokuz yaşındayken, ölmeden bir sene önce yazmış bu satırları.

‘Gücünü, içindeki güçsüzlükle boğuşurken tükettiğini’ iddia eden bir adamın böyle acı bir yakarışta bulunmasının temelinde tahmin edemeyeceğimiz, alışılmışın dışında şeyler olduğunu söylemek mümkün.


Bilindiği üzere Dostoyevski, yaşadığı dönemde ölüm cezasına çarptırılmış ve son anda affedilerek cezası kürek mahkumiyetine çevrilmiştir. Yaşadığı bu tramvatik olayı sadece eşi Anna Grigorievna Snitkina’ya birkaç kez anlatmış. Eşi de bu durumu notlarına şu kelimelerle düşmüş:

”Fyodor Mihayloviç için Petraşevskiy davasından verilen mahkumiyet kararının uygulanmasına ilişkin anıları katlanılamaz derecede ağırdı ve bu anılarından pek az söz ederdi. Yine de üç kez tanık oldum bu korkunç olayı anlatışına; üçünde de Budala romanında anlattıklarının aynısıydı anlattıkları, sözcüklerine varana dek…”

Dostoyevski, eşinin de belirttiği üzere, ölümle yüzleşme anında hissettiklerini, Budala romanında şu sözlerle dile getirir:

”Zindandaki yaşama ilişkin sözlerime katılmayabilirsiniz… Tam on iki yıl tutsak kalmış bir adamın öyküsünü dinlemiştim. Benim profesörümün hastalarındandı kendisi. Nöbetler geliyordu ona da, zaman zaman derin bir kaygı hissine kapılıyor, ağlıyor dövünüyordu; bir defasında kendini öldürmeye bile kalktığını anımsıyorum. Zindandaki yaşamı çok acılıydı, üzüntülüydü, ama yine de tek kapik bile etmez bir yaşam değildi bu. Bütün ilişkisi bir örümcek ve pencerenin altında bitmiş bodur bir ağaçla sınırlıydı. Ama ben en iyisi geçen yıl tanıştığım birinin öyküsünü anlatayım size: – Dostoyevski bile olsan bir arkadaş ekolüne başvuruyorsun- Kırk yılda bir yaşanabilecek, çok tuhaf bir olay geçmişti bu adamın başından. Birkaç kişiyle birlikte idam sehpasına çıkardılar kendisini, işlediği siyasi suçtan dolayı ölüm cezasına mahkum edildiğine dair yargı kararını okudular yüzüne; yirmi dakika kadar sonra ise, bağışlandığına, daha doğrusu ölüm cezasının kaldırılıp, yerine daha hafif bir ceza verildiğine ilişkin bir başka karar okudular. Ama bu iki karar arasında geçen çeyrek saatlik süreye adam, sayılı birkaç dakikadan sonra öldürüleceğine, kesinlikle öldürüleceğine inanarak yaşadı. Çok seyrek de olsa, o güne ilişkin anılarını anlatacak oldu mu, müthiş bir merak duygusu içinde kendisine çeşitli ayrıntıları sorardım. Her şeyi öyle net bir şekilde hatırlardı ki, şaşardım. O birkaç dakikaya ilişkin hiçbir ayrıntıyı ömrümün sonuna dek unutabilmem mümkün değil, derdi. Çevresini halkın ve askerlerin sardığı idam sehpasının yirmi adım berisine üç direk çakmışlardı; çok sayıda idam mahkumu vardı. Ve onları üçer üçer öldüreceklerdi. İlk üçlüyü getirip direklere bağladılar, üzerlerine ölüm giysilerini (uzun, beyaz bir gömlek) giydirdiler, tüfekleri görmesinler diye gözlerine inecek şekilde başlarına beyaz bir başlık geçirdiler, sonra her direğin karşısına bir manga asker geçti. Benim arkadaş listede sekizinci olduğu için, üçüncü parti kurşuna dizilecekler arasındaydı. Papaz, elinde haçıyla teker teker her direğin önüne gidiyordu. Nereden baksanız beş dakikadan daha fazla değildi önlerinde kalan zaman mahkumların. Bu beş dakika arkadaşımın gözüne bitmek tükenmez bir zenginlik gibi görünüyordu; bu beş dakika içinde akla hayale gelmez bir hayat yaşayabileceğini düşünüyor, bu nedenle de, o son anı, düşünmeye bile gerek duymayıp, önündeki zamanın planlamasını yapıyordu: Arkadaşlarıyla vedalaşmaya iki dakika ayırıyordu örneğin, kendi kendine son bir kez düşünmek için ayırdığı süre de iki dakikaydı; kalan süreyi de son bir kez çevresine bakınmak için ayırmıştı. Böyle üçlü bir görev dağıtımı yaptığını ve her göreve tam da beş dakika kadar vakit ayırdığını çok iyi anımsıyordu. Yirmi yedi yaşında sağlıklı ve güçlü biri olarak ayrılacaktı hayattan; vedalaştığı arkadaşlarından birine çok ilgisiz bir soru sorduğunu ve onun verdiği yanıtı büyük bir ilgiyle dinlediğini anımsıyordu. Vedalaşma faslı bitince, kendi kendine düşünmek için ayırdığı iki dakikalık süre başlamıştı. Bu süre içinde ne düşüneceğini önceden belirlemişti: Şu anda varım ve yaşıyorum, üç dakika sonra ise bir şey olacağım, ama ne olacağım, nerede olacağım, üç dakika sonraki ben kim olacak? İki dakika içinde yanıt bulmayı düşündüğü sorular işte bunlardı! Hemen yakınlarda, altın kubbesi güneş altında pırıl pırıl yanan bir kilise vardı; uzunca bir süre gözlerini kıpırtısızca bu altın kubbeye dikip ışıkları izlediğini anımsıyordu; bir türlü kopamamıştı ışıklardan; bu ışıkların yeni yaşam ortamı olduğunu, üç dakika sonra onlara karışıp gideceğini düşünmüştü. Az sonra başlayacak yeni yaşamın bilinmezlikleri ve bu yaşama karşı duyduğu tiksinti korkunçtu; ama durmamacasına zihninin yoklayan şu düşünce çok daha korkunçtu: ‘Ölmüyormuşum! Yeniden yaşama dönüyormuşum! Bitip tükenmez bir yaşam! Ve hepsi, olduğu gibi benim! Ah, bir yüzyıl bile yaşayacak olsam, her anın değerini bilir, tek bir dakikayı bile boşa harcamazdım!’ Bu düşünce giderek beynini öyle zonklatmaya başlamıştı ki, bir an önce sırasının gelmesini, bir an önce kurşuna dizilmeyi arzular olmuştu.”

Bu paragraf; korkutucu olanın, ölümden ziyade, ölüm bilincinin ve ona doğru ilerlediğimiz süre zarfında yaşadıklarımız olduğunu hissettiriyor. Yaşamış olduğu psikolojik travma ile Dostoyevski, bildiğimiz anlamının dışında ölmüş ve yeniden dirilmiştir. Doğruları ve yanlışları ile başka bir insana dönüşmüştür. Böylesine derinliğe sahip bir insanın, ölümün nefesini ensesinde hissettikten sonra, aynı insan olarak kalabileceğine ihtimal verilemez zaten. En azından bende bıraktığı izlenim bu yönde.

Ölümüne sayılı dakikaların kaldığını bilen biri neler düşünür? Dostoyevski’nin ölüme karşı hissettikleri bu paylaştığım paragraf ile sınırlı değil elbette. Düşüncelerini romanın konusu ile harmanladığından, geri kalanı yazmam pek anlaşılabilir olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki hayatından en derin izler taşıdığı eseri Budala’dır. Daha önce Dostoyevski’yi hiç okumadıysanız ve romanlarından önce, yazar hakkında da bir şeyler bilerek ilerleme gayesindeyseniz, külliyatına kesinlikle Budala ile başlamanızı tavsiye ederim. Böylelikle diğer eserlerindeki hayatından alıntılanan bölümleri gözden kaçırma ihtimalinizi en aza indirmiş olursunuz.

 

Okumadan geçmeyin:

“Mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

 

Ozan Aziz Dilber

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Rıza Oylum’un ‘Alman Sineması’na Işık Tutan Kitabı Okuyucuyla Buluşuyor!

Sinema yazarı Rıza Oylum, dünya sinemasını tek tek ele aldığı kitap serisine bir yenisi olan 'Alman Sineması' kitabını ekledi. Dışavurumcu...

Kapat