‘‘Dünya Hiçbir Şey Hissetmeyenlere Aittir…’’

“Birden, yapayalnız kalıyorum dünyada. Manevi bir çatının tepesinden seyrediyorum bütün bunları. Dünyada yalnızım. Görmek, uzakta olmaktır. Açıkça görmek, durmaktır. Tahlil etmek, yabancılaşmaktır. İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka şey yok. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyorum. Çocukluğuma dönüyorum, sırtımda gecelik, elimde doğru dürüst yanmayan bir kandil, kocaman, ıssız bir evde yürüyorum. Canlı gölgelerle kuşatılmışım -yalnızca gölge bunlar, donup kalmış mobilyaların, yanımdan yürüyen ışığın kızları. Aynı gölgeler burada, güneşin altında da sarıyor dört bir yanımı ne var ki sapına kadar gerçek insanlar bu seferkiler.”

‘Huzursuzluğun Kitabı’ adlı eserinde bunları dile getiren Fernando Pessoa, yirminci yüzyılın en içli yalnız şairlerindendir. Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa; Poe, Shakespeare, Baudelaire gibi yazarlardan da etkilenmiştir. En meşhur anlatısı olan ‘Huzursuzluğun Kitabı’ adlı eserinde modern dönemde çaresiz bırakılan insan figürünü anlatmaktadır. Bu eserinde dile getirdiği konu, yazarın iç dünyasında kendine sorun edindiği meselelere dair ipucu vermektedir. Bütün yaşamı boyunca kendini uyumsuz hisseden Pessoa, kendisini, kendinin bir fikri olarak görmektedir. Evet, yazara göre kişiliği, kendisinin yaratmış olduğu bir fikirden ibarettir.

Kişiliğine dair en çarpıcı ifadelerini kullandığı ve Ömer Hayyam’dan da bahsettiği bir yazısında şunları dile getiriyor Pessoa:

‘‘Kaç kişiyim ben? Çevremdeki her şey, beni çevreleyen her şey buharlaşıyor. Tüm yaşamım, belleğim, imgelemim, imgelerim, kişiliğim buharlaşıyor, uçup gidiyor. Her zaman başka biri olduğumu duyumsuyorum; başka bir şey, başka burada rol aldığım sahne, başka bir oyuna ait. Ve katıldığım bu gösteri de kendi kendimim. Kimi zaman, on-on beş yıl önce yazdığım metinlere rastlıyorum karmakarışık çekmecemde. Bunların çoğu, tanımadığım biri tarafından yazılmış gibi geliyor bana; kolayca tanıyamıyorum onlardaki kendimi. Ben yazmışım; ama başka bir yaşamda, ondan henüz uyanıp geride bırakmış olduğum başka bir yaşamda. Çok gençken, daha on sekiz-yirmi yaşlarındayken yazdığım kimi metinlerde, mahiyetini tam olarak kavrayamadığım bir etkileme gücü var. Ergenlikten henüz birkaç adım attığım yıllara ait bu cümlelerin, bu pasajların bugünkü ben tarafından üretildiklerini anlayabiliyorum kimileyin. O zamanki kendimin, yılların ve nesnelerin eğitiminden geçmiş şimdiki kendimin aynısı olduğunu anlayabiliyorum. Bugüne doğru büyük bir gelişim, büyük bir değişim geçirmiş olduğumu düşününce de, böylesi bir anlama durumunda, bir yere koyamıyorum geçirdiğim değişimi. Bunda bir gizem var; beni değerden düşüren, üzerimde baskı kuran. Yine birkaç gün önce, eskiden yazdığım küçük bir metni okuyunca müthiş bir acı duydum. İç sızımın, o metinlerde henüz birkaç yaşında olduğunu fark ettim. Çekmecemde, aynı iç sızımın güçlü bir biçimde vurgulandığı daha eski metinler de buldum. Doğrusu, geçmişteki kendimi tam olarak anlayamadım. Şimdiki kendiliğime doğru nasıl bir ilerleme kaydetmiştim? Bugün beni tanıyan biri, nasıl olur da dün tanımamaktadır? Tüm bunlar, kendimle olduğum ve kendimden ayrı düştüğüm bir labirentte karmaşa içinde bırakıyor beni. Zihnimde uçuşan binlerce düşünceyle geziniyorum; yazmakta olduğumun, aslında henüz yazmış bulunduğum olduğundan eminim. anımsamaktayım. Ve içimdeki varlığın, duyumların Platoncu bağlamdaki yorumu açısından düşünülüp düşünülemeyeceğini ya da ancak bu yaşam içinde varsayılabilecek önceki bir yaşama ilişkin başka bir belleğin bulunup bulunmadığını soruyorum kendime. Tanrım, tanrım, izlemekte olduğum bu oyun kimin? Kaç kişiyim ben? Kimim? Kendimle kendim arasındaki bu boşluk da ne?

Ömer Hayyam’ın bir kişiliği vardı; benimse, daha iyi ya da daha kötü, yok böyle bir kişiliğim. Bir an biri oluyorum, sonra tamamen başka biri; bugün ne olduğumu yarın unutuyorum. Ömer Hayyam gibiler, yani her kim ve ne ise o olanlar, tek ve sonsuz bir dünyada yaşarlar; benim gibiler, yani her kim ve ne ise o olmayanlarsa, yalnızca sonsuz, nesnel bir dünyada değil, biri öbürünü izleyen, apayrı, sonsuz ve öznel bir dünyada yaşarlar aynı zamanda. Benim felsefem, Ömer Hayyam’ınkinin tıpkısı olmaya özense bile, tıpkısı olamaz. Sonuçta, böyle bir şeyi gerçekten istemesem de, eleştirdiğim pek çok filozof var içimde -ruhlar misali. Ömer, tümden reddedebildi bunları; çünkü ona yabancıydılar. Bense reddedemiyorum; çünkü ben her kim ve ne isem onlar da o.’’
Boston, 1998.

fernando-pessoa-1

Fernando Pessoa, anlaşılmaktan hep korkmuştur ve kaçmıştır. Hatta, tanınmamak kaygısını yoğun olarak taşıdığı için yazar, Orlando Furioso‘nun da belirttiği üzere binbir surat gibi dolanmış ve onlarca takma isim kullanmıştır. Zaten ismi olarak bilinen ‘pessoa’ kelime anlamı olarak da ‘hiç kimse’ye tekabül eder. Yazar, bu tavrını cümleleriyle de ifade etmiştir:

‘‘Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem. Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem. Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemeyeceğim. Ama bende dünyanın tüm hayalleri var.’’

Octavio Paz, Pessoa için “kendi kendinin katili” der. Rüstem Aslan da, yazarı “bir insan, çok şair” ve “yirminci yüzyılın yalnızı” şeklinde nitelendirmiştir.

Pessoa ise, kendisini ‘amaçsız dünyanın, sebepsiz seyircisi’ olarak görür ve tüm insanlığa şöyle bir öğüt verir:

“Bilgedir dünyayı seyretmekle yetinen.”

Özlem, pişmanlık ve yalnızlık konusunda da şunları söylemiştir:

“Canımızı en çok yakan hisler, en rahatsız edici duygularımız absürd olanlar -sırf imkansız olduklarından imkansız olanları özlemek; olamayanlara yönelik bir nostalji; olabilecek olup da olamayanları arzulamak; başka biri olamadığın için duyulan pişmanlık; dünyanın mevcut varlığından memnun olamama hali. Ruhun bilincinin bütün bu yarım kalmışlıkları bize acı dolu bir manzara yaratıyor, varlığımız sonsuz günbatımından başka şey değil aslında.”

fernando-pessoa-3

Pessoa’nın daha çok yumuşak ve ağırbaşlı bir üslubu var. Ama duyguları, düşünceleri, yalnızlığı ve sancıları o kadar keskin ve uzun ki onun hayret veren satırları okunduğunda herkese tek tek ulaşıyor. Herkese ulaşıyor ama herkes aynı derecede içine giremiyor. Bazılarımız bu keskinlikten daha çok yara alıyoruz. Bazılarımız sadece kenarından geçiyoruz. Bu mükemmel ve acıklı durum Pessoa’nın evrenselliğinin ve kalıcılığının en önemli göstergesidir.

Onun deyişiyle, ‘sokağa atılmış bir bez parçası olan iğrenç varlığımız’ Pessoa’nın şiddetli yalnızlığıyla kaldırabiliyor bizi yapışıp kaldığımız kaldırımdan. Bir şey oluveriyoruz hemen. Sıradan bir bez parçası değil de kaldırımların arasından biten güzel kokulu bir çiçek oluyoruz mesela. Bu etki yaşamla arasında kaçınılmaz ve dayanılmaz bir mesafe olanlar için gayet yeterli sanırım.

Ve Pessoa’dan hepimize son bir öğüt:

‘‘Kimseyle alay etme, asla kimseyi küçük düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınmayacak kadar hüzünlü ve ciddidir.’’

KAYNAKÇA:

Vikipedia*

Ussuz.com

Ekşi sözlük

Ozan Aziz Dilber

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Fazıl Say Konserine Saldırı!

Ünlü piyanist ve bestekar Fazıl Say'ın İzmir Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'ndeki konserine satırlı ve tekbirli saldırı düzenlendi. İzmir Ahmet Adnan...

Kapat