En çok da kendine ‘Yaban’cı / Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaban; yani insan yaşamayan ıssız yer. İnsan bazen kendi içinde zorlanır ya yaşamaya, savaşır ya öğretilmişliklerle inandıkları arasında gidip gelirken, işte o vakit yaban gelir o beden o ruha. Issız olur, uğranmaz olur bedeni ruhuna. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Manisa’nın tanınmış Karaosmanoğlu ailesinin biricik veliahtı. Herkesin imrendiği bir soyadı. Ama Yakup Kadri bir isminin altında korkakça yaşayan bir oğul olarak değil, gözü kara bir vatansever olarak hayatını sürdürmeyi seçti. 27 Mart 1889’da Mısır’ın başkenti, Arap dünyası ve Afrika’nın en büyük kenti olan Kahire’de doğan bu güneş, Mısırlı İbrahim Paşanın ölümü üzerine Türkiye’ye gelerek kararmış kalpleri vatan sevdasıyla aydınlatacak, fikri mücadele ile mili mücadeleye bir  kolon olacaktı. Babasının ölümü üzerine İzmir İdadisi’ndeki eğitimini tamamlayamadı. Edebiyata gönül vermeye başladığı zamanlar bu sancılı süreçte artmaya başladı.. Annesi İkbal Hanım ile birlikte Mısır’a döndü ve oradaki Jön Türkler’den etkilenerek diplomasi hayatına  yönelecek ama hukuk eğitimini tamamlayamayacaktı. Hep yarımlardan bir tam yapmaya çalışacaktı bu Yaban. İskenderiye’deki  bir Fransız okulunda Orta öğrenimini tamamladı. Eserlerindeki Fransızca sözcüklerin kökeni buraya dayanır. II.Meşrutiyet ve müzakere dönemlerinde Flaubert, Guy de Maupassant, Aplhonse Daudet gibi ünlü yazarları okuyarak Maupassant’tan yaptığı ilk çeviri öyküleriyle halkı  tanıştırdı… Maupassant etkisinde kaldığı gençlik yıllarında dili eskidir, ağırdır. İlk dönemin etkilerini yansıttığı 1913’te ilk öykü kitabı “Bir Serencam”’ öykünün akışı bozan betimlemeleri ve gerçekçi gözlemleriyle  Fransız öykü tarzından esintiler taşıdı. Genel olarak tüm öykülerinde zaman zaman Fransız edebiyatının öykü tekniklerine rastlayabilirsiniz. Yunan ve Latin  kaynaklarının yanı sıra Doğu mitolojisine duyduğu ilgiyi Bektaşi tekkesine giderek, oradan esinlenerek yazdığı cesur romanı ‘Nur baba’ içinde oldukça çarpıcı bir konuyla harmanlayarak gösterdi. Başlangıçta ‘sanat sanat içindir’ anlayışına sahipti. Alafranga bir dil kullanıyordu.Yüksek kesimlere hitap ediyordu. II. Abdülhamit’in baskı dönemine denk gelmesi de bu anlayışa sahip olmasında etkili olmuştur.Yazarın Yaban romanında belirttiği kurtuluş mücadelesine inananlar, sahte dinciler,cahillerin içinde cahil başları hep gerçek hayatta kendi içinde duyduğu yabancılığı yansıtmaktadır. Romanda başkahramanı Ahmet Celal bir nevi Yakup Kadri’yi  temsil eder. Ahmet Celal I. Dünya Savaşı’nda kolunu yitirmiş ve İstanbul’a İngilizlerin girmesi sebebiyle emir eri Mehmet Ali’nin çağrısıyla Orta Anadolu’nun Porsuk Çayı kıyısındaki bir köye yerleşir. Yazar adeta kendi sürgününü Ahmet Celal’e hediye etmiştir. Ahmet Celal, Yakup Kadri gibi aydın kesimi temsil eder. Romanda Ahmet Celal’in ağzından  yapılan iğnelemeler, ince mizah, derin tevazu, keskin öngörü hep vicdanıyla  dayatılanları reddeden Yakup Kadri’yi anımsatır. Köylülerin kendi cahilliklerinin suçunu Aydınların bu ücra köşelere ışık tutmamasına bağlar. Biraz da öz eleştiri yapar cesur yazarımız. İşte bu gerçek manzaralardan esinlenerek yazdığı romanda Balkan savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda gözlemledikleri neticesinde ‘sanat toplum içindir’ anlayışına geçtiği dönemin hasatıdır. Köylünün de aydınlanması için  Milli Edebiyat akımının sade dil anlayışına  geçiş yapar. Yazar gerçek hayatta da kurtuluş mücadelesinde Atatürk’ün de sevdiği, destek olan yazarlardan olması sebebiyle Yaban romanında da köylülere Türk ulusunun bağımsızlık davasını anlatmaya çalışır. Ruhundan bir cesaret, inanç damlatmak ister cahilliğin kör kuyusuna. Dinin kirlenmiş çamaşırların içinde, kendi aklımızla baktığımızda aslında gösterildiği gibi değil, pür ve pak oluşunu  işaret eder. Yalancı giysileri soyar ruhumuzdan.

“Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden, bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşlarımızla yuğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik abidesini işte bu çamurdan ve bu hamurdan yapacağız. ”

Dinin insanları sömüren bir meta olarak kullanıldığı kumdan kale misali olan dincilerin foyasını anlatırken bunu boş bir yollukla değil, akıl suyuyla, tasavvufi hikmetlerini Kitâb-ı Mukaddes’ten kıssalar, Yûnus Emre, Fuzûlî, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında İbsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofları da katık ederek yapar. Yakup Kadri anlatabildiklerini anlatmış, anlatamadığı, ruhunda biriken hezeyanları ise sanki ciğerlerine atmıştı. 1912 Tüberküloza yakalandığını öğrendi. Nefesi yetmiyordu artık kararmış vicdanları temizleyip, memleketinin  kurtuluş mücadelesinde kazanma inancını anlatmaya.

“Zaten ben bütün romanlarımı hatıralarımla yazdım. Gördüklerimin ve duyduklarımın hatırası. Ben muhayyilesi zayıf bir insanım. Öyle zannediyorum ki, bende en kuvvetli olan taraf duygu hafızasıdır. Duymuş, yaşamış olduğum hisleri çok iyi hatırlarım ve işte eserlerimde hep onları anlatırım. ”

85 yaşında vefat etti. Ama dedim ya o sadece Karaosmanoğlu olmadı. Kırılsa da kanatları hep farklı kanatlar buldu kendine. Kadro dergisini kurdu. Anadolu Ajansı’nı kurdu. Diplomat olarak ülkesine kendinden nağmeler söyledi. Romanlar, mensur şiirler, öyküler daha neler neler. Gündüzü de gördü geceyi de. Batıyı da gördü Doğuyu da. Kendini de gördü kendine ‘yaban’cıları da… Vatanına ‘YABAN’cıları da…

 

İlknur Öztulum
Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakultesi mezunu.
Piyano öğretmenliği yapıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
HALA ZİYARET EDEBİLECEĞİNİZ 17 TERKEDİLMİŞ & UNUTULMUŞ FİLM SETİ

Teknolojinin de faydası ile film stüdyoları, artık egzotik mekanları ve arka planları farklı sahnelerde kullanmak üzere kopyalayabiliyorlar. Fakat bu işlemler...

Kapat