En Önemli Eserim Hayatımdır | Simone de Beauvoir

”Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşırıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.”

Bir öğle yemeği sonrası annesinin yıkadığı bulaşıkları kurularken, karşı pencerelerden görünen diğer mutfaklara takıldı gözü. Tanrım! Sebzeleri temizleyen, tencereleri ovan o kadınların görüntüsü ne kadar da korkunçtu. Her gün sırasıyla aynı şeyler bekliyordu onları. Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve kirli bulaşıklar…


Hayır hayır, on beşindeki Simone, hiç de böyle bir hayat hayal etmiyordu. Onun istediği evlenmek değil bir meslek sahibi olmaktı. Kendileri de çocuk sahibi olacak çocuklar doğurmak hiç bitmeyen bir şarkıyı tekrarlamak gibi bir şeydi. Zaten babası François de Beauvoir da, ona ve kız kardeşine drahomaları olmadığı için evlenmek yerine çalışmaları gerektiğini söylemiyor muydu?

Simone, Birinci Dünya Savaşı sonrası aile servetinin büyük bölümünü Rus tahvillerine yatırarak yoksullaşmalarına neden olan, soyisminin önündeki asalet ünvanını aldığı hukukçu babası kadar akıllı bir erkeğin daha var olabileceğini ihtimal dahilinde görmüyordu. Ama öyle bir erkek vardı ve çok değil birkaç yıl sonra karşısına çıkacaktı. Manastırda yetişmiş koyu bir Katolik olan annesinin İsa ve Tanrı’yla dolu manevi dünyasında tuhaf bir huzur buluyor, orada kendini güvende hissediyordu. Ancak bir süre sonra Simone, babasının edebiyat ve politikayla dolu düşünsel dünyasının çekim alanına girecek ve Karmelit manastırının pencere pervazlarına dirseklerini dayayıp dua ettiği bir akşam vazgeçecekti dindar olmaktan. Yasak bir Balzac cildindeki yasak bir aşk sahnesini okuduktan sonra, hiçbir şeyin onu dünyevi zevklerden alıkoyamayacağına karar vermişti. Artık Tanrı’ya inanmıyordu. Ama annesinin tepkisinden çekindiğinden inançsızlığını hemen açıklayamazdı. Zaten kitapları ve mektupları okunuyor, davranışları anlamsız yasaklarla kontrol altında tutuluyordu. Bütün bu saçmalıklardan kurtulmak için çocukluğunun masrafsız eğlencesi okumaya sığınması da bir yere kadar işe yarıyordu. Fazlasına ihtiyacı vardı düşlediği yaşamı kurabilmesi için. Evet, o evden ve hayattan kurtulabilmesi için okulda başarılı olmaktan başka şansı yoktu Simone’un.

”Yaşadığımı hissetmem gerek. Ölmem gerekse de.”

Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe okumak için geldiği Paris’te önce burjuva sınıfının oturduğu Montparnasse’a, ardından St. Germain des Pres’ye yerleşti. İstediği bir avuç özgürlüğü sonunda elde etmişti. Ama hayatındaki asıl büyük değişiklik Ecole Normale Superieure’ün doçentlik sınavına hazırlanırken gerçekleşecek, sonradan ün kazanacak öğrenciler Nizan, Aron, Politzer ve hayatının erkeği olacak Jean Paul Sartre ile tanışacaktı.

Muzip bir grubun elebaşı olan Sartre, derslerde gördüğü Simone’dan çok etkilenmişti. Bu, giyimine özen göstermeyen ama gözüne pek hoş görünen kız mutlaka evine ders çalışmaya gelmeliydi. Sartre’in davetini kabul eden Simone, üst üste dizilmiş kitaplarla kağıtlardan, her yana dağılmış sigara izmaritlerinden oluşan manzaranın kendisi için sıradan bir görüntü haline geleceğini henüz bilmiyordu. Konuşmalarını hayranlıkla dinlediği, kendisinden daha bilgili ve akıllı olduğundan şüphe duymadığı genç adama aşık olmuştu. Ama Simone, aşka dair genç kızlık hayallerini korumak istediğinden, ortak bir yaşam konusunda temkinli davranıyordu.

”Her kavuşma bir ayrılığın başlangıcıdır.”

İki aşık, birlikte ama aynı zamanda da özgür olacakları bir ilişki yaşamanın yolunu bulmakta zorlanmadı. Yaptıkları iki yıllık ‘dürüstlük sözleşmesinin’ ardından Simone, Paris’te felsefe öğretmenliğine devam ederken, Sartre askere gitti. İki yıl sonra sözleşmelerinden vazgeçtilerse de ilişkilerine koydukları ‘karşılıklı eşitlik’ kuralıyla kişisel özgürlüklerini korumayı sürdürdüler.

Simone, sevdiği adamın hayatına giren çok sayıda kadını ise önemsemiyordu. Çünkü girdikleri hızda çekip gidiyorlardı o hayattan. Tezatlar ve gariplikler büyülüyordu çifti. Gazetelerdeki polisiye haberleri büyük bir dikkatle inceliyor, geceleri bar ve kafelerini dolaştıkları sokaklarda rastladıkları serserilere ve fahişelere yakın hissediyorlardı kendilerini. Felsefe öğretmeni Simone de Beauvoir’ın, sınıflarda ders kitaplarının dışına çıkarak kadın hakları ve politikadan bahsetmesinden, kız öğrencilerin aileleri rahatsız oluyordu. Başkalarının kendisine yaklaşmasına izin verirse hükümranlığının, güvenliğinin ve mutluluğunun zarar göreceği duygusuna kapılıyordu. Çok da haksız sayılmazdı. Yakınlık kurduğu az sayıdaki kişiden biri olan Rus asıllı öğrencisi Olga Kosakievcz’den, sevgilisi Sartre çok etkilenecek ve üçlü bir yaşam sürmelerini teklif edecekti.

Kıskançlıklarıyla sorun çıkarmamak için gayret etse de Simone, davranışlarını bu genç kıza göre ayarlamaya çalıştıkça hayatı adeta cehenneme dönmüştü. Daha da kötüsü, o güne kadar ustalıkla kaçtığı bir gerçekle karşı karşıya kalmıştı. Başkaları da aynı onun gibi ve aynı geçerlilikte vardılar. Pek çok kadın gibi onun için de yalnızca sevgilisiyle geçirdiği zaman önemliydi ve kendisini kişiliğinden geriye hiçbir şey kalmayacak kadar ona teslim etmekten rahatsızlık duymuyordu.

”Kurtulmak için bir başkasına bel bağlamak, yıkılmanın en güvenli yoludur.”

Sartre ise yanında Simone gibi bir kadının olmasından memnundu. Onunla bir aradayken evet felsefeden, aşktan, siyasetten, ama en çok da onu her şeyden fazla ilgilendiren bir şeyden, kendisinden söz ediyorlardı. Hayatına ve yatağına giren onca kadına rağmen, erkeğinin hayatında özel bir yeri olduğunu bilmek gururunu okşasa da sonuçta Beauvoir bir kadındı ve erkeği başka kadınlarla birlikte olurken onun da başka bir erkek tarafından beğenildiğini görmeye, kendini sevmeye ihtiyacı vardı.

Kırkına bir kala gittiği Amerika’da çıktı karşısına o ‘başka bir erkek’. Günlük ilişkiler kurduğu diğer erkeklerden farklıydı yazar Nelson Algren. Kapitalist Amerika’nın ırkçılığını, paranın her şeye hakim olan gücünü eleştirmek üzere yazmayı planladığı kitaba, Algren’e duyduğu sevgi yüzünden hiç başlayamadı.

Algrenl’e ilişkileri süresince yaşadığı duygu patlamalarının ardından gelen gözyaşları hiç eksik olmadı yüzünden. Sartre mı? Elbette ilişkileri sürüyordu. Sadece kısa süreli ayrılıklarında geçici ilişkiler yaşıyorlardı. Nitekim Sartre, Amerika’da tanıştığı ve Beauvior’ın anılarında M. olarak bahsettiği kadın Paris’e geldiğinde, daimi sevgilisinden Algren’in yanında bir süre daha kalmasını rica etmişti. Bu Simone’un da işine geldi; çünkü bir süreliğine kendisine ait olacak bir erkek istiyordu. Ne var ki kalmaya niyetli değildi. Simone, aldığı bir evlilik teklifini daha reddetti ve ayrıldılar.

”İkili bir yaşam sürüyordum. Gerçek benliğimle, başkalarının gördüğü ‘ben’ arasında dağlar vardı.”

Çok sevdiği yazar dostu Albert Camus ile fikir ayrılığına düştüğü 1952 yılında Marksizm’e yönelirken, bu kez Claude Lanzmann isimli yirmi beşlik Yahudi’den etkilendi. Birlikte yaşamaya başladığı ve sık sık seyahate çıktığı genç aşığının yanında hiç değilse bir süre için yaşını unuttu. Hem genç sevgilisi ile Sartre da iyi geçiniyor, kitap haline getireceği İsrail notları hakkında onu yönlendiriyordu.

Genç sevgilisiyle altı yıllık ilişkileri bittiğinde Simone bunalımdaydı. Nefret ediyordu aynadaki görüntüsünden. Yaşlanan kadını eskimiş bir eşya gibi fırlatıp bir kenara atan burjuvaziye öfkeliydi. Kırkını aşmış kadınlar hakkındaki üç öyküden oluşan Yıkılmış Bir Kadın, küskün yazarın bu döneminde ortaya çıktı. Anılarında artık yaşlandığını, kanına ve vücuduna hiçbir erkeğin kokusunun sinmeyeceğini ve yeni bir şeyler ortaya koyamadığını, vücudu gibi hayal gücünün de tükendiğini anlatırken üzgündü.

Aynı yıllarda, gençliğinin erkekler tarafından uydurulmuş masallarla beslendiğini söylerken öfkeliydi: ”Dünya her zaman erkeklere ait bir yer oldu.” Yazdığı Öteki Cins çok tartışıldı, ağır ve alaylı eleştiriler aldı. Doğurma ve emzirme gibi kutsal sayılan eylemlerin, basit doğal işlevler olduğunu söylemişti. Annelik görevi ile uyuşabilen tek etkinlik ev işleriydi; her gün aynı şeyler yineliyordu ve ortaya yeni hiçbir şey çıkmıyordu.

”Öyle değilmiş… İnsan, doğduğu için, yaşamış olduğu için, yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor… Bir şeylerden ölüyor…”

Her ne kadar kadınlara evlilik ve annelik tuzağından korunmalarını tavsiye etse de aslında karşı olduğu annelik değil, kadınları anne olmaya zorlayan şartlardı. Bununla birlikte Beauvoir, erkeklerden arındırılmış bir cinsel yaşamı savunan feministlere karşıydı; çünkü feminizm denen şey kadının özel talepleri için yapılan bir mücadeleydi ve er ya da geç kadınlar ekonomik, sosyal anlamda tam bir eşitliğe kavuşacaktı. Bu arada o meşhur sözü edecekti:

”Dünyaya kadın olarak gelinmez, zamanla kadın olunur.”

Romanlar, denemeler, öyküler yazmış, kadın haklarıyla ilgili devrim yaratacak sözler etmiş bir yirminci yüzyıl düşünürüydü. Ama elli beşinci yaşında, yaşamdaki tartışılmaz başarısının, otuz yılı aşkın süre içinde yalnızca bir gece dargın uyuduğu Sartre ile ilişkisi olduğunu söylüyordu.

Neredeyse bir ömür boyu tutku dolu bir oyun oynadığı erkek kendisinden önce ölürse çok acı çekeceğini hissettiğini yazmıştı. Hisleri onu yanıltmadı. Altı yıl sonra, 1986’da bu kez hiç ayrılmamak üzere yanına gitti Sartre’ın.

”Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz.”

 

Okumadan geçmeyin:

Bir Kuşluk Vakti Pencerenin Açılıp Kapanması Gibidir Der Eskiler… | Bütün Bir Ömür – Robert Seethaler

 

Hatice Durmuş

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu.
Sağlık sektöründe çalışıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
ÜNLÜ ROMANLARDAKİ SOFRALAR

Sofra tasarımı ile uğraşan Dinah Fried son kitap çalışmasına edebiyat dünyasındaki sofraları konu edinmiş. 'Hayali Sofralar' ismini verdiği eserinde kitaplarda...

Kapat