Erkekliğin Dayanılmaz Kaderi: Tol

‘‘Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’’

Bu ilk satırlar kafasını karıştırıyor insanın, evet. Ne okuyorum diye çevirip bakıyorsunuz kitabın önüne, arkasına. Merak etmeyin bu son olmayacak çünkü Tol bunu size sık sık yaptıracak.

Türk çevirmen ve yazar  Murat Uyurkulak. 1972’de Aydın’da doğdu, İzmir’de yaşadı. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde çalıştı, yazıları yayımlandı.

Kitabı okurken dikkat etmeniz gereken olgu kitaptaki karakterlerin, hikayelerin birbirlerine her hücreleriyle, her sözcükleriyle ve her harfleriyle bağlı olduğudur. Tol’ü Cemal Süreya’nın Aşk şiirine uyarlayacak olursak, “Seni bir kez okusam ikinin hatrı kalıyordu, iki kez okusam üçün boynu bükük…’’

İki üç kez okusanız pişman olmayacağınız bir kitap Tol. Yine de sakin kafayla yapılan bir okuma sonucunda kitaptaki olayları anlamanın verdiği mutluluğu yaşıyor olacaksınız.

‘‘Epeydir yazmayan ayyaş bir şairle hayattan çoktan vazgeçtiği halde son noktayı koyamayan genç bir musahhihe, Diyarbakır’a yaptıkları tren yolculuğunda eşlik ediyoruz bu romanda. İstasyonları birbiri ardında geçerken Türkiye’nin yakın siyasi tarihi de yavaş yavaş seriliyor gözlerimizin önüne. Hem de sesi bize genellikle ulaşmayan aktörlerin ağzından. Murat Uyurkulak, bu ilk romanında çok güç bir işi başarıyor; acıklı olduğu kadar komik, eleştirel olduğu kadar yandaş, hüzünlü olduğu kadar ümitli olmayı.’’

Böyle yorumluyor kitabı Metis Yayınları; biraz resmi, biraz uzak, biraz içeriği gizli tutarcasına.

Okurken yazarın ilk romanı olduğunu bilmiyorsanız, öğrenince küçük çapta bir şaşkınlık sizi bekliyor olacak. TolBir intikam romanı, arka planda İstanbul’dan Diyarbakır’a giden bir tren, figüranları ise küçük, birbirlerine çelikten daha sağlam, neredeyse görünmez örümcek ağlarıyla bağlı hikâyeler…

Tol, romanların Inception’ı olsa gerek. Rüya içinde rüya değil de roman içinde roman… Hikaye içinde hikaye çıkıyor karşınıza. Karakterler ise başlı başına farklı dünyalar. Her birinin kendine ait kitapları olmalı dedirtiyor insana. Bu kadar güçlü karakterlerle başa çıkmak, hizaya getirmek güçlü bir kalem gerektiriyor doğrusu ve Murat Uyurkulak ilk romanından itibaren sahip buna.

tol

‘‘…sağ elimle sık sık Tol’ün sayfalarını çeviriyorum. Tekrar tekrar okuyorum. İçim zangırdayan buzdolabı gibi. Yanımda olsan Murat, suratının ortasına öyle hiddetli bir tokat sallardım ki! Annemi uyandırmadan, anıları uyandırmadan. Birileri bilir, hiç korkmam. Korkmam da, eğer bu kadar güzel ve sarsıcı bir kitap okumamışsam! Pis ve güzelsin Tol. Annem iyileşince gözlerimde yüzen balıkları kırık akvaryumuna dolduracağım…

   …şair şiirine, şiir şairine, acı hakikatine, ‘O edepli sürgünlük hallerimize’, çok ama çok sevildiğimiz, hiiiiiiç sevilmediğimiz 12 Eylül dönemine böyle bir kalemle ilk kez dokunuluyor. Bu kadar usta, bu kadar genç, bu kadar acıtıcı. Annem habire ne okuduğumuzu soruyor. ‘Bir elmanın kızgın soba üstünde çıkardığı patırtının romanı anne…’ Diyorum, ‘Elma yanıyor mu?’ Diyor, ‘Soba sönüyor.’ Diyorum…’’

–Umay Umay HaberTürk Gazetesi, 19 Aralık 2002.

‘‘Arada sırada boşluğa parmaklarımı uzatıyor, bir çocuk kahkahasını yakalayıp sağa sola savuruyor, bir kapı gıcırtısını pencereden dışarı fırlatıyor ya da şairin yumuşak hırıltılarını sakin sakin cebime dolduruyordum.’’

 ‘‘Çünkü benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir.’’

‘‘Gün ağardı, kitabın sonuna yaklaştı, fena kederlendim.’’

Günlerini makarna ve şarapla idame ettirerek yazmış bu kitabı Murat Uyurkulak. Bazı cümlelerde şarabın dalgınlığını bazı cümlelerde ise makarnanın doygunluğunu hissediyorsunuz.

Her cümlenin, her kelimenin üzerinde özenle durulduğu, defalarca kez incelenerek yazıldığı belli olan Tol’ü, siz de aynı özenle okursanız kitabın ruhuna ulaşacaksınız.

‘‘Şahsiyetten yana siliktim, görüntüden yana vasattım, derslerden yana tembeldim, hayattan yana muhaliftim, ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? İlkin şiir yazdım elbette, hem de en acılısından, en sertinden… İki-üç yıl şiirle boğuştum, umutsuzca, deli gibi. Şiir bana geldi mi, çapağı bol, pelerini uçuşmalı, şapkası bin renkli, sesi on oktavlı, yani kat kat esvabıyla geliyordu. Onu torna tesviyeden geçirip, kıymıklarından arındırıp, çırçıplak yatağıma almam lazımdı; hiçbir şey bilmiyorsam bunu biliyordum.

Lakin sabırsızdım, çok sabırsız. Ortaya çıkan şiirler, iyi yıkanmamış ıspanaktan yapılan yemeğe benziyordu; dizeler adeta Vita yağında gezinen kayır misali dişler arasında çatır çutur ses çıkarıyordu. Fazla serttiler. Cevher vardı, ama şiir yoktu ortada. O yüzden bir süre sert bildiriler yazmaya vakfettim kendimi. Sonra olan oldu. Hesapsız kitapsız ilk gençlik seyahatlerinde fazlaca tokatlanıp, sevda kapılarından kışkışlanıp, bavul elde, çıktığım mezara döndüm, eve. Elimde sadece kötü şiirler ve nadir bir Rus salatası tarifi vardı. Evin balkonu güzeldi, annem bira ve sigara paramı hiç esirgemedi benden, sağ olsun, başladım yazmaya.

Cümleleri alt alta değil, art arda yazmak hakikaten de rahatlatmıştı beni. Annemin balkonu da serindi, karşı apartmanda yaramaz üniversiteliler vardı, caddeden geçen renolar fiatlardan fazlaydı, yazdığım her iki cümlede bir Kürt, her beş cümlede bir asker ölüyordu. Öyle de bir delirtici zamandı.

Sonra, çok lazımmış gibi, iş buldum, âşık oldum… Annemin balkonundan kalkıp, Küçük Yamanlar’ın eteğindeki bir sitedeki bir apartmanın balkonuna yerleştim. Site emekli astsubaylar için inşa edilmişti ve karşıdaki tepe her mimli gecede kalaşnikof mermileriyle aydınlanıyordu.

Bu arada komşum Diyarbakırlı Nejat, esmer bir kadınla yasak aşk yaşıyor, her Karşıyaka’ya inişinde birilerini dövüyor, birilerini dövmediği zamanlarda da mangal yakıp bira içiyordu… Tuhaf bir kardeşi vardı Nejat’ın, ismini hatırlamıyorum. Elektrikçiydi, bir mucitti, Tol’un ilk halini o da okudu, sonra Adana’ya bir arkadaşını ziyarete gitti, arkadaş evinin çatısı çöktü, öldü. Allah ona rahmet eylesin.

Tol’un ilk halini orada bitirdim, bilen biliyor, şarap ve makarnayla… Tat ketçaplara ve Calve mayonezlere de müteşekkirim. Nereye göndereceğim çoktan belliydi; Metis, Defter, zira oradakiler bizim için okuldu.

Bekir Tarık o sıra İzmir’i terk etmiş, İstanbul’a göç etmiş, beni öksüz bırakmıştı. Elden teslim etti dosyayı İpek Sokak’a. Bekir Tarık hep umut veriyordu bana, “Çok iyi, çok iyi” diye. Benimse umudum yoktu ama Metis beni çağırdı. ’Basmayacağız, ama beğendik.’ dediler. Kaya ve Müge, bloknotlar dolusu not almışlardı. Tek tek saydılar. Hem dinledim hem öfkelendim. Çıktım oradan, İzmir’e döndüm, rakıya dadandım. Sevgilim beni terk etti.

Tekrar yazabileceğimi sanmıyordum Tol’u. Zaten herhangi bir şey yazabileceğimi sanmıyordum. Cümleler ve kalemler boktu. Alt alta veya art arda olması fark etmiyordu.

Bu işten çakmıyordum.

İşsiz kaldım, okulu bitiremedim, askerlik şubesi yoklama kâğıdı gönderdi, Apo yakalandı. Bekir dedi ki, gel lan artık İstanbul’a, ne işin var oralarda? Geldim.

Tepebaşı’nda, dört azman adam, şarap içip küçük bir odada yaşıyorduk. Bekir, ben, Ertekin… Dördüncünün ismini hatırlamıyorum.

murat-uyurkulak

Kör topal bir bilgisayarım vardı. Bir gece, kısık sesle ve yarım ekranla Sylvia Saint izlerken, Tol’un word dosyaları gözüme çarptı. O zamanlar ismi Tol değil Barbarlık Kokusu’ydu. Tekrar başladım yazmaya, nedeni yoktu.

Ceyda beni Radikal Dış haberlere aldı. Ben yazıyordum, Belgrad’a bombalar yağıyordu, ben yazıyordum… Hafız Esad öldüğü gün güzel bir haber ve güzel bir bölüm yazdım. Yazdıklarımın çıkışını alıyordum arada bir, bu Gülriz’in dikkatini çekiyordu, tatlı tatlı gülüyordu. Ebru’dan, Gülriz’den ve Ceyda’dan çok şey öğrendim. Ben öğrenirken deprem oldu, bu kez Cevdet Tosun öldü, Gölcük’te, Vartolu, Zaza, yoldaşım…

Günün birinde, nasıl olduğunu anlamadan, nihai çıkışını aldım kitabın. İthafı vardı, ismi yoktu. Ali ve kardeşi Özgür’e gidip ’İntikam Kürtçe ne demek’ diye sordum, söylediler. Söylediklerini ilk sayfaya yazdım, tekrar gönderdim Müge’ye.

Bu arada gazetecilikten sıkılıp yayıncılığa bulaşmıştım. Mesai arkadaşım eski arkadaşımdı. Dedi ki, gel bu kitabı biz basalım. Çok içiyordum, önce kabul ettim, sonra bir gün Müge’den cevap geldi, müspetti, o akşam daha da çok içtim, mesai arkadaşımı aradım, dedim ki, ben caydım. İyi bir hareket değildi, ama ne yapaydım, sonunda istediğim okula girecektim.

Ama o kadar kolay olmadı. Müge’yle bir yıl daha çalıştık. Uçakların dikliklere çarptığı o bir yıl, aslında bir kitap değil, bir taslak yazmış olduğumu anladım. Sağ olsunlar. Siz şimdi bana yazar diyorsanız ve bunları okuyorsanız, müsebbibi o bir yıldır.

Yine de yazmak, bayraktan önemli değildir, bunu herkes bilsin.

Boş iş yazmak.

Vatanımızı seviyoruz.

Çocukluğumu hatırlıyorum. Babam, ’Öldürme!’ derdi ’O karıncaları, niye öldürüyorsun?’

Ne bileyim neden öldürdüğümü?

Otuz bin karınca öldürmüş müyümdür?

Olsun.

Vatan ve karınca…

Alt alta, art arda, karınca…

Kelimeler mühim değil.

Cümleler hele hiç!

Ben de öleceğim değil mi paşam?

Sizden bana hayat kalır mı hiç?

Kimim ki ben?

Yazmaya cüret etmiş bir hayvan…

İşte ben Tol’u bir hayvan olarak yazdım.”

Murat Uyurkulak – Erkekliğin Dayanılmaz Kaderi

Ozan Yiğit

Üniversite sınavına hazırlık öğrencisi. İleride mimarlık okuyacak. Okudukça yaşıyor, spor yaptıkça yaşadığını hissediyor. Okurken, dinlerken ve izlerken her zaman estetiğin ve güzelliğin peşinde!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Sabahattin Ali Gibi Sevmek

Şimdi şiir bence senin yüzündür  Şimdi benim tahtım senin dizindir Sabahattin Ali’yi okumak varlığını hissettirir insana. O hem bir babadır,...

Kapat