Fırçasından İstanbul Damlayan Ressam “Zonaro”

zonaro

Her ne kadar sanatın genellemesi yapılmazsa da hepimizin aklına Fransız diyince yazar ve şair, İtalyan diyince de ressam gelir. Fausto Zonaro da İtalyan kültür ortamında yetişmiş, insana sanatsal coşkunluk veren şaheserlere imza atmış bir ressamdır. Zonaro’nun yetiştiği ortama baktığımızda böyle bir yeteneğin çıkmasını şaşırtıcı bulmayız. Hatta Zonaro için dönemine göre Avrupa’da sönük kalmış bir yetenek bile diyebiliriz. Buna rağmen Zonaro’nun bizim kültürümüz açısından oldukça büyük bir önemi var.  İşte bu noktada sanatsal veriminin doruklarına ulaşmış böylesine bir yeteneğin neden Avrupa’da geri planda kaldığının cevabını da bulabiliriz.  Ama bundan önce Fausto Zonaro’nun kendini keşfedişini anlatmakta fayda var.

Zonaro fakir bir ailenin çocuğu olarak 19. yüzyılın 2. yarısında İtalya’da dünyaya geldi. Ailesinin onu okutacak gücü olmadığı için inşaat işçiliğine yönelen Zonaro, bu işi bir müddet yaptıktan sonra asıl arayışının bu olmadığını anladı ve farklı arayışlara girmeye başladı. Dönemin İtalya’sında popüler olan sanat resimdi. Genci yaşlısı her yaştan eline fırçayı alan insan iyi veya kötü resim yapmaya yönelirdi. Bu gibi etkinliklerin her sokağa taşmış olduğu bir ortamda Zonaro da eline fırçasını aldı. Birkaç denemeden sonra kendini onaylatmak için çalışmalarını bir ustaya gösterme gereksinimi duyan Zonaro asıl yeteneğini bu noktada keşfetti. Çalışmalarını gösterdiği ustalar tarafından beğenilen  ressam onların da desteğiyle Roma Güzel Sanatlar akademisini bitirdi.

Zonaro acemelik döneminde dahi acemi denemeyecek kadar yetkin eserler verebildi. Çıtasını yükseltmeyi hedefleyen Zonaro dönemin ustalarından dersler aldı. Çalışmalarının ünü hızla yayılan Zonaro’nun sergilerine de ilgi oldukça büyüktü. Bundan sonrası Zonaro için şan, şöhret ve para demekti. Daha sonra sanatın başkenti Paris’te bulunup çeşitli çalışmalara imza attı. Kendini sanatsal çevrelere ispatlamış ünlü bir ressam olan Zonaro; daha farklı arayışlara girmişti.

Zonaro yetkinlik konusunda deha kabul edilebilecek bir ressamdı, yapmak istediğini, onu nasıl ve nerede yapacağını iyi biliyordu. O, asıl isteğinin rüyalar diyarında bulunmak olduğunu anlamıştı. Peki neresiydi bu rüyalar diyarı? Bağdat mı, Şam mı yoksa Arap diyarları mıydı? Avrupalı sanatçıların çoğunun bilinçaltında rönesans döneminden kalan “şark özlemi” vardır.
Doğu kültürünün, Batı kültürüne baskın olduğu dönemlerden kalan o özlemi, çok az sanatçı su yüzüne çıkartabilmiştir. Zonaro da onlardan biri olarak tarih sayfalarında yerini alır. Fakat Zonaro’nun asıl keşfetmek istediği şey neydi? Şarkta keşfedebileceği neler vardı, bu sorular hala kafasını kurcalamaya devam ederken, Zonaro yolculuğuna çıktı.
Zonaro, bu sorusunun cevabını daha Sarayburnundan İstanbul’a girerken bulmuştu. Gemisinden inmeden baktığı her yerde farklı bir tablo görebiliyordu. Göğü delen minareler, şehrin yedi tepesine konumlandırılmış ve şehirle bütünleşmiş camiler, saraylar, boğazın ortasında tüm masumluğu ve heybetiyle ayakta duran Kızkulesi… İşte tüm bunlar Zonaro’yu İstanbul’a aşık eden şeylerdi.  Zonaro İstanbul’a iner inmez eşiyle birlikte bir eve yerleşerek çalışmalarına başladı. Dikkat çekmesi uzun zaman almadı. Osman Hamdi Bey gibi önemli Türk sanatçılarıyla irtibata geçti. Resim kursu açarak geçimini bu şekilde sağladı. İstanbul’da kaldığı zaman çerçevesinde sayısız tabloya imza attı ve tablolarının her birinde kendine ait özgünlüğünü ve sanatsal yetkinliğini koruyabildi. İstanbul’a ait hiçbir tablosunda basite kaçmadı. Öyle ki İstanbul’u sevmeyen birisi bile onun tablolarına bakarak bu şehre aşık olabilir desek abartı olmaz.

zonaro-balikci-tablosu

Zonaro gün geçtikçe yükselmeye devam etti, kendisinden sonra Türk sanatında isim yapmış birçok isme ders dahi verdi. İstanbul’daki büyük başarılarından biri saray ressamlığına yükselmesidir.  II. Abdülhamit döneminde, bizzat II. Abdülhamit, Zonaro’yu huzuruna çağırarak bu görevi teklif etmiştir. Bu göreve getirilmesinden sonra Zonaro’nun Osmanlı tarihine olan ilgisi arttı. Hepimizin bildiği onlarca tabloya imza attı. Fatih’in İstanbul’a giriş tablosu, Fatih’in atını denize sürdüğü tablo, II. Abdülhamit’in kendi portresi ve bunlar gibi onlarcası…

Aslında Zonaro’yu kültürümüz için bu kadar önemli kılan şey sadece İstanbul’a olan aşkı değil. İstanbul temasını ve tarihimizi kendisinin de parçası olduğu bir eksende işleyebiliyor. Kendini o toplumun değer yargılarına dahil edebilmesi ve sanatını da o toplumun bir parçasıymış gibi harika bir şekilde icra edebilmesi o dönemde onun yıldızını parlatan unsurlar olarak göze çarpabilir. Belki de bu noktada Avrupa’da neden sönük kaldığının cevabını bulabiliriz.

zonaro-osmanli-tablosu

Örneğin, Fatih’in İstanbul’a giriş sahnesini resmettiği tablosu sanatçının en önemli eserlerinden. Zonaro’nun bu tabloda her ayrıntıyı özenle işlemesinin yanında, kendini de tabloya eklemesi, onun Osmanlı tarihine olan tutkusunu bize gösterebilir. Dikkatle baktığımızda Fatih’in hemen yanında kırmızı elbiseli ve elinde tüfekli olan yeniçeri, Zonaro’nun kendisidir.

 

zonaronun-istanbulu

Tablolarında Osmanlı insanını sık sık tema edinen Zonaro’nun, şüphesiz ki Osmanlı insanına büyük sevgisi vardı. Hatta şunu da diyebiliriz ki 1910 yılında İstanbul’dan ayrılarak ülkesine dönmek zorunda kalmasından sonra bile sürekli İstanbul ve Osmanlı insanı temasını işlemesi bize bunu gösteren örneklerden biridir.

goksu-sefasi

Zonaro’nun Osmanlı insanını tema edinme kaygısını her eserinde görüyoruz. Bunu ünlü ressamın alçak gönüllülüğüyle açıklayabiliriz. Şu acı bir gerçek ki dönemin Osmanlı toplumu Avrupa’nın belki de onlarca yıl geresinde kalmış bir toplumdu.  Zonaru’nun Avrupa’da bulunduğu yıllarda Avrupa devletleri sanayileşme sürecini tamamlamış ve bu sürecin meyvelerini yemekteydi.  Zonaro’nun böylesine bir ortamdan İstanbul’a gelmesi, onun doğal yaşama ve sakinliğe bir özleminin olduğu şeklinde yorumlanabilir. İstanbul’a gelip Osmanlı toplumuyla bütünleşmesi, tablolarında kendini onlardan biri olarak resmetmesi de sanatın bütünleştirici gücünün bir göstergesidir. Zonaro İstanbul’a bir tacir olarak da gelebilirdi. Burada senelerce kalıp mesleğini icra edebilirdi. O zaman bu kadar canlı bir şekilde toplumun bir parçası olabilir miydi, tartışılır. En basit örnek olarak II. Abdülhamit tarafından saray ressamlığına getirildiğinde “Zonaro Paşa” ünvanıyla çağrılmasını verebiliriz. Bu ünvanın Osmanlı tebaasına ait olmayan bir ülkede doğup, üstelik hala farklı bir din mensubu insana verildiği Osmanlı tarihinde çok az görülmüştür.

Hakkında bir diğer önemli nokta ise kullandığı temalardır. Onu özgün kılan imgelemleri ve teknikleri kullanmayı hiçbir eserinde ihmal etmemiştir. Ayrıca o, çağdaşı olan romantikler gibi sadece doğaya bağlı kalmamış, insanı ve insanın yaptığını ele almıştır. Üstelik bunu yeni tanıştığı bir kültürün içinde yapmıştır. Şüphesiz ki bir kültürü tanımanın en önemli şartı o kültür içinde doğup büyümektir. Fakat biz bu genellemeye Zonaro’yu  dahil edemeyiz, çünkü o sonradan dahil olduğu bir kültür ortamında, aynı zamanda öz benliğini koruyarak başarılı eserlere imza atmış ve topluma kendini bu şekilde kabul ettirebilmiştir.

1 Comment

  1. betül

    27 Nisan 2016 at 04:11

    harika!!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
TÜİK Açıkladı: Sinema Seyircisi Azalırken Tiyatro Seyircisi Arttı!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 'Sinema ve Tiyatro İstatistikleri 2016'yı yayımladı. Yayımlanan rapora göre, sinema seyircisi azalırken tiyatro seyircisi arttı. Rapora göre,...

Kapat