Gravity’s Rainbow ‘’Yerçekiminin Gökkuşağı’’

“Bu kitaba başlamadan önce hayatla, harflerle, hatta
romanlarla ilgili bildiğiniz her şeyi unutmalısınız.”
Financial Times

50 ve 60’ların Amerikan edebiyatına “apokaliptik” olarak nitelendirilebilecek, birbirinden ilginç karakterlerin çevresinde şekillenen olay örgüsünün kara mizahla örüldüğü romanlar damga vurmuştu. Kurt Vonnegut, John Barth ve Joseph Heller gibi, bu postmodernist akımın öncü yazarları, kitaplarının yayınlandığı sabah uyandıklarında kendilerini dünyaca üne kavuşmuş halde buldular. Vonnegut’un “Kedi Beşiği”, Barth’ın “Sot-Weed Factor”ı ve Heller’ın “Madde-22”si Amerikan edebiyatının en iyi kitapları sayılmaya başlanmış ve başını Nabokov ile Kerouac, Burrough ve Ginsberg gibi Beatniklerin çektiği edebiyat piyasasına yepyeni bir soluk getirmişlerdi. 1963’te ise, adı sanı duyulmamış bir yazar, aniden dünya edebiyat tarihine damga vuracak bir kitapla bu ekibe hızlı bir giriş yapacaktı. Thomas Pynchon’ın ilk kitabı “V.”, büyük bir başarıydı, hatta dönemin en önemli eleştirmeni Stanley Hyman’a göre Kurt Vonnegut, John Barth ilk kitabıyla Heller’ın kült kitabı “Madde-22”nin belirlediği standartları katbekat aşmıştı bile. Üç yıl sonra çıkan “49 Numaralı Parçanın Nidası” ise onu yalnızca dönemin değil, yüzyılın en iyi yazarları arasına soktu. Bu 200 sayfalık kısa roman, New York Times’a göre şimdiden onu “20.yüzyıl Amerikan edebiyatının tartışmasız hakimi” kılmıştı.

Gravitys-Rainbow-Yercekiminin-Gokkusagı-2

Ancak bu devasa başarıları kocaman bir sessizlik izleyecekti. Dönemin, hakkında en çok konuşulan yazarı olmasına rağmen Pynchon yedi sene boyunca ne bir şey yazdı, ne bir röportaj verdi, ne de toplumun içine çıktı. Hatta kimliğini sır gibi gizleyerek uzun bir dönem boyunca basının gözbebeği oldu. Kimliği hakkında çeşitli teoriler ortaya atıldı; kimine göre birden çok yazarın ortak kullandığı bir mahlastı, kimilerine göre Pynchon aslında Lolita ve Çıplak Ateş gibi kitaplarıyla yaşayan en büyük yazarlardan biri olan Vladimir Nabokov’du (işin ilginci, ilerleyen yıllarda Nabokov’un Pynchon’ın üniversitede hocası olduğu ortaya çıkacaktı), hatta kimilerine göre bir Sovyet ajanıydı. Herkes Pynchon’ın kimliğini araştırırken, yayınevleri onu sıkıştırırken ve edebi başarısına rağmen satış anlamında çok da başarılı olamamış önceki iki kitabından gelen gelirler Pynchon’ın geçimine yetmemeye başlarken, o evine kapanmış, deliler gibi yeni romanı üzerinde çalışıyordu. Yedi sene sonra, okuyucuları, sabah kitapçılara akın edip Pynchon’ın yeni kitabı “Yerçekiminin Gökkuşağı”nı aldıklarında karşılaştıkları şey 1000 sayfalık, Joyce’tan beri görülmemiş bir dil cambazlığıyla kağıda dökülmüş,  yüzlerce karakterin çevresinde şekillenen dahiyane bir kurguya sahip devasa bir romandı. “Tarihin en iyi romanı”, “postmodern edebiyatın zirvesi”, “Ulysses’ın vasisi”, “Moby Dick’ten beri beklenen o Büyük Amerikan Romanı” gibi övgüler günler içinde gazeteleri, dergileri hatta televizyonları süslemeye başlamıştı bile. Kısacası, Yerçekminin Gökkuşağı, yarım asır önce yayınlanmış ve edebiyatın ulaşabileceği en üst nokta olarak görülen James Joyce’un Ulysses’ının seviyesine ulaşabilmiş hatta o seviyeyi bileğinin hakkıyla aşabilmiş tek roman olarak yalnızca postmodern edebiyatın en iyisi değil, tarihin en iyi birkaç kitabından biriydi. Yayınlanışından 43 yıl sonra bile hala zirvede olduğunu söylemek zor değil. Hatta kitabın Soğuk Savaş sürecinin, nükleer tehdidin en yoğun olduğu sürecinde yazıldığını düşünürsek, nükleer savaş çıksa ve dünya o zamanlar öngörüldüğü gibi mahvolsaydı, bu kitap, bütün o devasa içeriği ve verdiği mesajlarla, tüm insan ırkı için kusursuz bir ağıt olurdu.

Gravitys-Rainbow-Yercekiminin-Gokkusagı-3

Öncelikle, Yerçekiminin Gökkuşağı, kelimenin tam anlamıyla “zor” , hatta kişisel konuşmam gerekirse daha önce de adını andığım Joyce’un “Finnegans Wake”iyle birlikte elime aldığım en zor kitap. Bu zorluk yalnızca tek boyutlu da değil. Öncelikle, kitap oldukça kompleks bir dile sahip dile sahip, Türkçe çevirisi olmadığından okuyabileceğiniz tek baskısının İnglizce olması da cabası. Thomas Pynchon, Nabokov ile Melville’i andıran devasa bir kelime haznesine, Joyce ile Faulkner gibi bilinç akışı merkezli bir yazım ustalığına ve açıkçası başka hiçbir yazarda görmediğim bir bilgi birikimine sahip ve bunları kullanmasını da oldukça iyi biliyor. Kimi zaman okuyucunun önüne bir bulmaca koyarken, kimi zaman masaya tüm kültürünü, matematik, tarih, mühendislik, kimya, fizik, müzik gibi konularda bilgisini sererek ona meydan okuyor. İkinci zorluk içerikten geliyor. Yerçekiminin Gökkuşağı; paranoya, ırkçılık, emperyalizm, özgür irade, madde kullanımı, cinsellik, bilim, takıntı, kimlik, savaş, ölüm, zamanın akışı, varoluş ve benzeri, hepsi de tek başlarına koskoca kitaplara konu olabilecek kadar derin konular olmak üzere onlarca konuyu işleyip Pynchon’ın sıra dışı fikirleri ve düşünce şekliyle hepsinin, çoğunlukla okuyucuyu zorlayarak da olsa, hakkını verebilmekte. Üstüne üstlük kitap yaklaşık bin sayfa ve 400’ü aşkın karakterli devasa, kimi yerlerde mantık sınırlarını aşan, okurunu her sayfada gittikçe daha da zorlayan, kavrayabilmek için ciddi miktarda birikim veya araştıma isteyen eşi benzeri olmayan bir kurguya da sahip ve Pynchon her ne kadar da kara mizahta usta olsa da gerek kitabın geçtiği dönem gereği, gerek de hedef aldığı ciddi anlamda tabu olan konulardan dolayı, bol şiddet ve cinsellik içeren sahneleriyle bazı ödül törenlerinde adının ağza alınmasından bile çekinilen kitap, okuyucuyu duygusal açıdan oldukça zorlamakta. Yerçekiminin Gökkuşağı, ortasına pat diye bırakıldığınız, her köşe başında bir tuzağın beklediği devasa bir labirent ve Pynchon kulağınıza fısıldayarak sizi tuzakların tam ortasına sürüyor. Ama labirentin sonunda sizi bekleyen şeyin tadını verecek başka hiçbir şey de yok. Bir okuyucu olarak kendinize güveniyorsanız bu labirente adım atmamak için en ufak bir sebebiniz yok.

Gravitys-Rainbow-Yercekiminin-Gokkusagı-4

Normal bir kitap incelemesinde yazarın, kitabın konusundan bahsetmesi olmazsa olmazdır. Ancak söz konusu bu kitap olunca incelemenin en zor kısmı bu kitabı yabancı bir okuyucuya anlatmak oluyor çünkü ne dersen de, ana konunun –ana konu denilebilecek bir şey varsa tabi- yanından bile geçmeyeceğini biliyorsun. İstemeden de olsa bu kitabın konusundan bahsetmem gerekirse, Yerçekiminin Gökkuşağı, 2.Dünya Savaşı’nın en karanlık yıllarında, devasa lenf bezleri(evet, bildiğimiz lenf bezleri) Avrupa’ya fetihler düzenlerken, Pavlov usulüyle koşullandırılmış ahtapotlar gizli ajanları avlarken, gizemli firmalar tarafından kaçırılmış özel yetenekleri olan çocuklar ünlü siyasi figürlerin fantezilerine girerken, Chelsea’de düzenlenen Muz Kahvaltıları’nın ünü dünyayı kasıp kavururken, İngiltere’de konuşlanmış bir Amerikan askeri olan Tyrone Slothrop’un, Schwarzgerat (Siyah Cihaz) adlı bir cihazın gizemini çözmek amacıyla, cihazın kurulu olduğu 00000 seri no’lu Alman V-2 roketini bulmak için bütün Avrupa’yı dolaşmasını ve bir yandan da İngiltere’ye düşen roketlerin neden tam olarak kronolojik bir şekilde kendisinin kadınlarla ilişki yaşadığı yerlere düştüğünü araştırmasını anlatıyor. Bu arada şeytani bir ahtapot, konuşan ilaç bağımlısı bir köpek, Chiquita muzlar, bir tımarhanede gizlenmiş, Slothrop ile füzelerin ilişkisini araştıran bilimadamlarından oluşan devasa bir örgüt, fuhuşla ilgilenen konuşan atlar, kendi füzelerini üreterek savaşa beklenmedik bir giriş yapmayı planlayan Afrikalı komandolar, ölümsüz ampuller, başkalarının fantezilerine girebilen bir adam, sırf iki dal muz uğruna düşman siperlerinin arkasına tek başına giren askerler ve 400’ü aşkın karakter de bu hikâyede rol oynamakta. Bir anlam ifade etti mi? Çok sanmıyorum, hatta böyle bir kitabın nasıl tarihin en iyi kitaplarının arasına girdiğini de anlamamış olabilirsiniz. Okumadan da anlamanız mümkün değil. Kitabın yapısı tıpkı Jenga oyununa benziyor, bin sayfa boyunca her olayla ve her bir karakterle taşlar üst üste diziliyor ve okuyucu kitabın, Finnegans Wake’i andıran ve Pynchon’ın kusursuz kotardığı döngüsel kurgu yapısı sayesinde aslında başlangıç da olabilecek son sayfasını kapatıp geriye baktığında her olayın, her bir karakterin, her bir kelimenin üst üste dizilerek oluşturduğu ve en ufak birinin yokluğunda çökecek devasa bir yapıyla karşılaşıyor. Yerçekiminin Gökkuşağı’nın büyüsü de burada: 1000 sayfadan ve yüzlerce karakterden oluşmasına rağmen en ufak bir detay bile fazlalık değil, en ufak şeyler bile birbirleriyle bağlantılı.

V-2 rocket

Yerçekiminin Gökkuşağı, üstte de söylediğim gibi zor olması bir yana, Joyce’tan ziyade, Nabokov’un Çıplak Ateş’inin kurgusal şairi John Shade’i andıran kelime oyunlarıyla süslü benzersiz bir dile sahip. Kitap, kimi zaman Proust’a benzer, zaman ve mekânın sabit kalmadığı, rüyamsı denilebilecek bir anlatıma sahipken aniden terimlerle yüklü bir anlatımla roketin çalışma prensiplerinden bahsetmeye başlayabiliyor veya bilinç akışı yöntemiyle sayfalar dolusu aralıksız giderken bir anda klasik senaryo formatına dönebiliyor. Bu tarz çeşitliliğinin, bazen tarihi, bazen fantastik, bazen bilimkurgu, bazen gizem; bazı yerlerde basit bir “B-Tipi” bir filmi andırırken bazı yerlerde bir anda müzikale dönebilen böyle çeşitli bir kitaba tam oturduğunu söylemek mümkün. Ara sıra okuyucunun karşısına çıkan ve Pynchon’ın eşsiz mizahı ve pop kültürü göndermeleriyle süslenmiş minik şiirlerle şarkılar ise işin cabası. Bütün bu özellikleriyle bakınca aslında bu kitap koskoca, çözülmeyi bekleyen bir bulmacayı andırmakta. Okuyucusundan aşırı miktarda zaman talep eden ama emek vereni de başka hiçbir kitabın ödüllendirmediği gibi ödüllendiren bir kitap Yerçekiminin Gökkuşağı.

Peki, bu kitap kusursuz mu? Ne yazık ki hiçbir sanat eserinin de olmadığı gibi, bu kadar büyük çaptaki bir eserin de kusursuz olmasının imkânı yok. Ancak bu kusurları öznel olarak nitelendirmek mümkün, yani bu özellikler kimi için bir eksi olabilirken kiminin kitabı sevme nedeni bile olabilir. Öncelikle kitabın gerek dil anlamında genel de kurgusal açıdan zorluğu yüzünden, önceden postmodernist edebiyatla alakanız olmadıysa bu kitap kesinlikle türe giriş için doğru bir kitap değil. (Pynchon’ın dilimize çevrilen tek ve yine Yerçekiminin Gökkuşağı gibi olağanüstü bir başarı yakalamış olan kitabı “49 Numaralı Parçanın Nidası”, gerek kısalığı, gerek zor olmasına rağmen asla okuyucuyu yormayan yapısıyla bu edebiyata piyasada bulabileceğiniz en iyi giriş olabilir.) Kitabın yayınlandığı zaman da oldukça fazla tartışmaya yol açmış, yüksek dozda şiddet ve cinsellik sahneleri de çoğu okuyucuyu eminim zorlayacaktır. Bunun dışında kitabın talep ettiği kültür ve bilgi birikimi, araştırmayı sevmeyen veya kitapları bir deneyim olaraktan ziyade bir boş zaman doldurma aracı olarak okuyan okuyuculara muhakkak ağır gelecektir. Ama söz konusu, mücadele sever bir okursa yukarıda saydıklarımdan hiçbirinin ona eksi olarak geleceğini sanmam, hatta dediğim gibi tam tersine kişisine göre devasa artı olabilecek özellikler bunlar.

Gravitys-Rainbow-Yercekiminin-Gokkusagı-6

Yerçekiminin Gökkuşağı’nın ilk bölümü “Mutlak Hiçlik”, edebiyat tarihinin en ikonik cümlelerinden biriyle başlıyor: “Havadan bir çığlık sesi duyuldu.” Peki bu ne çığlığı? Kitabın merkezi olan V-2 füzesi, ses hızından daha hızlı olduğundan sesi duyulmadan, habersiz gelecektir. Okuyucu, o “çığlık” sesinin V-2 füzesinden değil de nereden geldiğini merak ederek bir sonraki cümleye geçer: “Ama artık bitmişti ve onu kıyaslayabilecek bir şey yoktu.” Okuyucu cevabını alamamış bir şekilde devam eder kitaba ve günler, belki de aylar sonucunda ulaştığı kitabın sonlarına doğru farkeder ki bütün kitap, bin sayfa ve yüzbinlerce kelime, hepsi tek bir şey sormaktadır ona: “Ben kimim?” Gaarder’in kitabı “Sophie’nin Dünyası”nı andıran basit bir soru gibi durmaktadır, değil mi? Ama cevabı kesinlikle çok daha büyük sorulara yöneltir okuyucuyu: “Ebeveynlerimin gen havuzundan rastgele seçilmiş bir kombinasyon muyum yoksa çevremin yarattığı apayrı bir birey mi?” “Benliğimi değiştirebilir miyim?” “Özgür irade gerçekten de var mıdır?” “Özgürlük ne demektir?” veya insanlık tarihinin en büyük sorusu, kitabın da tek kelimelik özeti aynı zamanda: “Neden?” Okuyucu kitabın sonunda kendini kitaptaki bütün olayları İngiltere’deki bir sinemada beyazperdede izlerken bulur. Tepelerinde bir füze vardır ve füze inmeden önce yalnızca bir “an”ları vardır. Aşkı yaşamak, hayatlarını gözden geçirmek, pişmanlıklarıyla ve seçimleriyle yüzleşmek, başını kaldırıp “Neden?” diye sormak için tek bir an. Ve Pynchon bu anda olağanca neşesi ve alaycılığıyla şarkı söylemeye başlar. Şarkı bittiğinde Pynchon seyircilere döner ve “Şimdi herkes-“ derken lafı kesilir. Kitap bitmiş, füze düşmüştür. Her şey en başa, mutlak hiçliğe dönmüştür. “Havadan bir çığlık sesi duyuldu.” Okuyucu kitabı kapatır ama sanki o füze kafasının hala üstünde, inmeyi beklemektedir ve geri kalan hayatında, o füze hala kafasının üstünde asılıymış gibi, her an son anıymış gibi, tüm gücüyle hayatını yaşayacaktır. Yerçekiminin Gökkuşağı bitmiştir ve okuyucu artık daha iyi biridir. “Ama artık bitmişti ve onu kıyaslayabilecek bir şey yoktu.”

Arda Yeşildağ

1 Yorum

  1. Merakalı Okuyucu

    31 Ekim 2016 at 15:54

    Bu kitabın Türkçe çevirisi mevcut mu? İnternette çok aradım ama bulamadım.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Kültür Bakanı: Çok Kitap Okumuyorum

Bu açıklamayı hangi ülkenin kültür bakanı söylemiştir gibi bir soru ile karşılaşsam aklıma hemen Türkiye de dahil 10 ülke gelirdi....

Kapat