Gregor Samsa’dan Franz Kafka’ya Giden Yol / ‘Dönüşüm’

Yaşam kendi elimizle inşa ettiğimiz bir sistemin devinimi içinde edinilen kalıplardan ibaret. Belki memnunuz kendi kabımızdan, belki değil. Yine de çoğu zaman hepimize edinimlerimiz ağır gelir. Hiç mümkünatı yokmuş gibi başka türlüsünün, düşünmekten korkarız. Sistemler değişir, yıkılır ve yerine yenileri inşa edilir. Bundan yüzyılı aşkın zaman önce de Franz Kafka sistemin diriliğinde monotonlaşmış, yok sayılmış bir yaşamın Samsasıydı. Gregor Samsa. Samsa Kafka’ya giden yol. Bir kriptogram.

’ En küçük bir devinim bile kutsaldır, yeter ki inanç dolu olsun.’’ der Kafka. Yitirilen inançların unutulmaya yüz tuttuğu, her şeyin meta haline geldiği bir çağda, yıllar öncesinden bir ses bize bizi anlatır. Çekler tarafından Alman, Almanlarca Yahudi, Yahudilere göre de Çek olarak görülmüş bir kimlikte kendi yerini sorgular. Kendi yerimizi sorgular. Bizi dönüşüme çağırır. Şimdilerde hepimiz bu sarsıcı, abartısız, sorunsal alegorinin içinde değil miyiz? Hepimiz birer Samsayız toplumun değersizleştiren sahasında.

Kafka Çek dilinde ‘karga’ demektir. Ama sıradan bir karga değildir bu. ’Ben eşine rastlanmamış bir kargayım .’’ der Kafka. ’Yüksekler ve uzaklar diye bir şey yok benim için. İnsanların arasında şaşkın şaşkın sekip duruyorum. Herkes kuşkuyla bana bakıyor. Öyle ya tehlikeli bir kuşum ben, hırsız bir kuş, bir kargayım. Ama bu yalnız görünürde böyle. Gerçekte parlak nesneleri algılamamı sağlayacak bir duygudan yoksunum. Onun için değil mi pırıl pırıl siyah tüylerim bile bulunmuyor. Kül gibi gridir rengim. Öyle bir karga ki taşlar arasında gözden kaybolmak için can atıyor.’’ ( Daha değişik bir kargayla tanışmak için; Haruki Murakami /Sahilde Kafka )

Gerçekten tıpkı nitelendirdiği karga gibi hiçbir zaman yüksekler diye bir kavram yoktur Kafka için. Yüksekler daima modern toplumun robotlaştıran, tüketen, metalaşmış, monoton, kapitalist sahasına bir adımdır. Ve Kafka böyle bir adım atmaktan her zaman kaçınmış, sistemin parlak, ışıklı ve bir o kadar otoriter dünyasından mümkün olduğunca uzak kalmıştır.

Burada içimi dökmeye can attığım bir konu var ki, o da şu an bu sisteme heba olan kitaplarımız. Kitaplara çok yüksek fiyatlarla değer biçen piyasa, aslında yavaş yavaş bu düzenin köhneliğine sığınmış durumda. Sanatın da bir maliyeti olduğu su götürmez bir gerçek elbet, ancak maliyeti ile piyasa fiyatı arasındaki uçurum sanatın bizden nasıl uzaklaştırıldığına, metalaştırıldığına ve örselendiğine sarsılmaz bir delil niteliğindedir. Kafkavari bir yaklaşımla sanat, gözümüzün gerçekle kamaşmasıyken, şimdilerde ihtiyaç duyduğumuz gerçeklikle mesafemiz bu maliyet ve piyasa fiyatı arasındaki kadar derindir. Sanat bir aydınlanmadır ve hiçbir aydınlanma meta haline getirilmemelidir.

 

Devam ettiğimizde; öncelikle biliyoruz ki Franz Kafka’nın kuşkusuz muazzam etkileyicilikte bir çok eseri var. Ancak bu yazıda da özellikle değindiğim gibi Dönüşüm, yaşamın korkunç ve sanatın sarsıcı yanını tüm çıplaklığıyla sermiş, Kafka’nın kendi dönüşümünü analiz ettiği eseridir. Felice’ye mektubunda :

‘’ Biraz önce dünki öykümün başına geçtim. İçimi bu öyküye dökmeye yönelik sınırsız bir tutkuyla, türlü çaresizliklerin tahrikiyle. Başımda bin sıkıntı var, senden haber alamıyorum, büroya dayanabilmem tümüyle olanaksız, bir gündür yerinde sayan bu roman karşısında, onun gibi beni uyarıp duran yeni öykümü sürdürmek için çılgınca bir istek duyuyorum, birkaç günden ve geceden beri kaygı verecek ölçüde kesin bir uykusuzluğun sınırlarındayım, kafamda bunlar kadar önem taşımayan, ama yine de beni rahatsız eden ve sinirlendiren birkaç şey daha var (…). ‘’ (Burada bahsedilen roman Amerika romanıdır.)

Dönüşüme bu denli ayrı bir değer vermem bundandır. Yazılma aşamasında bir romana ara verildiğinde  yazılan, kendi çaresizliğini , içini tutkuyla döken bir yazarın cümleleridir, sığınaktır bu küçük öykü. Bu açıdan bakıldığında oldukça samimidir. Küçük bir öyküden bir başyapıt yaratır Kafka. Yine de tüm bunların aksine hayatı tümüyle ikilemler, kıskaçlar ve iç çalkantılar silsilesiyle geçen yazarın en büyük gayesi yazdıklarının yazılmamışçasına okunmaması, yaşadıklarının hiç yaşanılmaması olur. Öyle ki çoğu yazısı kendi isteksiz olmasına karşın arkadaşları tarafından basıma gönderilirken, yazdıkları daima kendisine eksik ve kusurlu gelir. Yaşamı ise aşırı şöhretten kaçarak zenginliğin maddeye dönüşen bir güvensizlikten ibaret olduğunu düşünerek geçer. Onun için elindekiler sadece annesi ve babasına ait birer madde yığınından öte değildir. Kafka’nın ihtiyacı olan büyük bir iştahla peşinde koşulan meta fetişizmi değil, ruhuna doyum sağlayan sanattır. Ancak ne yazık ki çocukluğundan beri üzerinde hissettiği babasının sert karakteri onu mümkün olduğunca sanatından alıkoymaya çalışırken, hukuk öğrenimi görmesini zorunlu kılar ve üzerindeki bu baskıcı huzursuzluk Dönüşüm de dahil olmak üzere bir çok kitabının temelini oluşturur.

Babaya Mektup kitabından

‘’ … ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkarlığımın bir sonucuyum ( temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabi.) ‘’

‘’  Bana bir kere bile gerçekten vurmadığın da doğru. Ama bağırman, yüzünün kızarması, pantolon askılarını telaşla çözmen, bunların iskemlenin sırtında hazır beklemesi benim için neredeyse daha da kötüydü. Sanki birinin asılması gibiydi. İnsan gerçekten asılırsa ölür ve her şey biter. Ama asılması için yapılan bütün hazırlıkları yaşamak zorunda bırakılır ve ancak ilmek yüzünün önünde sallanırken affedildiğini öğrenirse, bütün hayatı boyunca bunun eziyetini çekebilir. Ayrıca senin açıkça gösterdiğin düşüncene göre dayağı hak ettiğim, ama senin bağışlayıcılığın sonucu bundan ucu ucuna kurtulduğum bu pek çok olay sonucunda yine yalnızca büyük bir suçluluk bilinci birikiyordu. Sana karşı her bakımdan borçluydum. ‘’

‘’Asker selamı vermeyi ve asker gibi yürümeyi becerdiğim zaman desteklerdin beni, ama ben geleceğin askeri değildim ya da iştahla yemek yiyebildiğim, hatta yanı sıra bira da içebildiğim zaman desteklerdin ya da anlamadığım şarkıları tekrar edebildiğim veya senin en sevdiğin lafları senin peşinden geveleyebildiğim zaman, ama bunların hiçbiri benim geleceğimin bir parçası değildi. Ve aslında bugün bile, herhangi bir konuda, ucu ancak sana da dokunuyorsa, zedelediğim veya benim şahsımda zedelenen (örneğin Pepa beni azarladığı zaman) senin onurunsa destekliyorsun beni. O zaman destekleniyorum, bana değerim hatırlatılıyor, yapmaya hakkım olan hamlelere dikkatim çekiliyor ve Pepa mutlak bir biçimde mahkum ediliyor. Ama şimdiki yaşımda artık desteğine neredeyse hiç ihtiyaç duymadığımı bir kenara bıraksak bile, ancak öncelikle söz konusu olan ben değilsem, gelen desteğin bana ne faydası olacak? ‘’

 

 Karşısındaki baba otoritesi, toplumun robotlaşan sahası ve sistemin monotonlaşmış parlaklığıyla  Kafka, ayak uyduramadığı ve kendisi gibi olamadığı bir dünyada gittikçe küçülerek böceklenmiş bir ruh haline sarınır ve aslında fark etmeden yarattığı kendi dünyasında içinde olduğumuz bu gelişmişlik masalı altındaki pahalılaşan, ışıklanan ve tüketen otoriteyi önümüze koyar. Her ne kadar vasiyetinde en yakın arkadaşı Max Brod’a eserlerini yakmasına söylese de basılan bu eserler yaşadığı kıskaçların, çalkantılı ve mutsuz dönemlerinin izdüşümünde Dünya Edebiyatında muazzam bir anıt gibi dururlar.

 

‘’ Yazıya geçen yaşantının yalnızca posasıdır. ‘’

 

Elifcan Koç
Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi BIIBF Maliye öğrencisi
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Yedigöller Milli Parkı

Ağaçların gölgesinde balıkların dans ettiği yer, yedi gölden oluşan bir mili park Yedigöller. Ağaçların dile geldiği bu eşsiz yerde, bahar...

Kapat