Gülüşün ve Unutuşun Yazarı, Milan Kundera

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği eseriyle bilinen 20. yüzyılın en önemli yazarlarındandır. Uygarlığı, siyaseti, müziği, sanatı ve varoluşsal sancıları dile getirmesiyle de kendine edebiyat dünyasında sağlam bir yer edinmiştir. Hazanı ve insan varlığının gerçekliğini   metafor ve ironiyle harmanlayarak yaşanılası bir edebi dünyada zihinleri zorlamaktan korkmayan yeni, cesur ufuklar yaratmıştır.

 

Tarihin henüz ağır ağır yol aldığı çağlarda, az sayıdaki olaylar belleklerde rahatça yer ediyor ve önünde özel yaşamın çekici serüvenlerinin izlendiği bir arka fon perdesi oluşturuyordu.Günümüzde zaman büyük adımlarl ilerliyor. Tarihi olaylar bir gecede unutuluveriyor, hemen ertesi sabah, bir yenisinin çiy damlacıkları parıldamaya başlıyor ve artık öykücünün anlattıklarına bir fon perdesi oluşturmaktan çıkıp özel yaşamın o tekdüze bayağılıklarının arka planda yer aldığı bir perdede oynanan çok şaşırtıcı bir serüvene dönüşüyor.

 

Kundera bu satırları yazmasından 49 sene önce 1929da Çekoslovakya’nın Brno şehrinde tarihin arka fonda soluklaşmaya ve savaşların sabahtan akşama unutulmaya başlanacağı yıllarda doğmuştur. Belki de bu yüzdendir ki tüm eserlerinde bireyselliği ve içsel yaklaşımın yanında döneminin tarihi ve siyasi gelişmelerine yaşanıldığı gün kadar gerçekçiliği korunmaya çalışılmış bir şekilde rastlarız. Babasının ünlü bir müzikolog olması sanatla küçüklüğünden beri yakın olmasını sağlamıştır. İlk çalışmaları film akademisinde yönetmenlik üzerine olsa da politik sebepler yüzünde bırakması istenmiştir.

 

2. Dünya Savaşında sonra Çek Komünist Partisine üye olmuş. Ancak partideki varlığı 1948 yılının Şubat ayında, Komünist partisi başkanı Klement Gottwald’in ünlü balkon konuşmasının ardından partiden uzaklaştırılmasıyla sona ermiştir. O zamanları şöyle ifade etmiş;

1939da Alman Ordusu Bohemyaya girdi ve Çek Devleti bir varlık olmaktan çıktı. 1945te Rus Ordusu Bohemyaya girdi ve ülke yeniden bağımsız cumhuriyet diye adlandırılmaya başladı. İnsanlar Almanları kovan Ruslara karşı hayranlık duymaktaydılar ve Çek Komünist Partisini onların sağ kolu saydıklarından, sevgilerini parti üzerinde topladılar. Öyle ki 1948de komünistler kan dökerek yada zor kullanarak değil ulusun hemen hemen yarısının sevinçli alkışları arasında iktidarı ele geçirdi. Üstelik, dikkat buyrulsun, bu sevinç çığlıkları atanların yarısı, ulusun en canlı, en zeki ve en iyilerinden oluşuyordu.Evet kim ne söylerse söylesin, en zeki olanlar komünistlerdi. Göz kamaştırıcı bir planları vardı, tümüyle yepyeni bir dünyanın planıydı bu ve orada herkese yer vardı!

milan-kundera-siyaset

(Fotoğraf; 1948 Şubat Klement Gottwald, Prag balkon konuşması. Fotoğrafın sol versiyonunda partiden ihrac edilen dış işleri bakanı Clementis sonradan partinin propaganda bölümü tarafından afişlerden silinmiş, ondan geriye fotoğraftan önce Gottwald’ın başına koyduğu kalpak kalmış.)

 

Bu gelişmelerin ardından 1956 yılında tekrar partiye dönse de 1975 yılında onun gibi bir çok yazar ve sanatçıyla birlikte partiden son kez ihraç edilmiştir. Fransada yayınladığı ‘Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ eserindeki siyasi eleştirilerinden sonra Çek vatandaşlığından 1979’da çıkarılmıştır.

 

İşte tüm bu tarihi olayların, ulus sevgisinin, büyük ülkünün ve baskının arka perdesinde yer aldığı hayatında diyelim ki Bach’ın güzelim füglerinde uyumlu bir nota olmayı reddedip kara ama özgün bir nokta, bir birey olarak varolmayı tercih etmiştir. Kitaplarında yarattığı evrenlerde ise bu tercihini ve yine tezatını açıkça görme imkanı yaratmıştır.

milan-kundera-kitap-kapagi

Yazgısına vurgundu ve felakete doğru yürüyüşü bile ona soylu ve güzel görünüyordu. Beni iyi anlayın: Kendisine vurgundu demedim, yazgısına vurgundu. Bu ikisi birbirinden çok farklı şeyler. Ona öyle geliyordu ki yaşamı özerklik kazanmış ve birden tümüyle kendine özgü ilgiler edinmiştir. Bunları Mirekinkilerle karıştırmıyordu. Benim yazgıya dönüşen yaşam deyimiyle anlatmak istediğim budur. Yazgısı, Mirek için küçük parmağını bile kımıldatmak niyetinde değildi (onun mutluluğu,güvenliği,iyiliği ve sağlığı için). Oysa, Mirek, yazgısı için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı (yüceliği açıklığı,güzelliği,biçimi ve kavranabilir bir anlamı olması için). Kendisini yazgısına karşı sorumlu buluyordu ama yazgısı ona karşı sorumluluk beslemiyordu. Yaşamıyla olan ilişkisi, bir yontucunun yaptığı yontuya, ya da bir romancının yazdığı romana karşı davranışına benziyordu.

 

İnsana dair olandan hiç bir zaman uzak durmamış ve sorgularken kalıpları yıkabilmiş olması varoluşçu bir yazı stili geliştirmesini sağlamış, her ne kadar kendini bir filozof olarak nitelemese de psikolojik ve felsefi çözümlemeleri eserlerinde sıkça kullanmıştır.

Özellikle kitaplarında bolca rastlanan rüya çözümlemeleri, masalsılaştırdığı güncel tarih ve karakterlerinin -üçüncü bir ağızdan ama okurun da bu eleştiriye rahatça dahil olabileceği bir dille- psikolojik tahlillerine ve derinlemesine analizlerine ilkel olanın tüm çıplaklığıyla  yer verdiğini gözlemleyebiliriz. Kadın, doğum ve cinsellik temaları bireysel sorgulamalarında ön planda oldukça yer almıştır. Hatta yazılarında bu formlar üzerinde yarattığı değişimsel çalışmalarla düşünce boyutunda yeni bakış açıları geliştirmiştir.

 

Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.

 

Danalardan biri Terezayla dostluk kurmuştu. Durur, büyük kahverengi gözlerini Terezaya diker bakardı. Tereza onu tanırdı Marketa adını takmıştı ona. Bütün danalara ad takmak isterdi ama yapmıyordu, çok dana vardı. Çok eskiden, kırk yıl kadar önce, köydeki bütün ineklerin adı varmış ( ve eğer adı olmak ruhu olmanın bir göstergesiyse hepsinin de ruhları varmış diyeceğim Descartese inat.) Ama sonra köyler büyük birer ortaklaşmacı fabrikaya dönüştürülünce inekler bütün yaşamlarını ağılda kendilerine ayrılan bir kaç metrelik bir alanda geçirmeye başlamışlardı. O günden sonra bir adları olmamış, sadece birer machina animata olmuş çıkmışlardı. Dünya Descartes’ı haklı çıkarmıştı.

Tereza yeniden yeniden gelip duruyor gözlerimin önüne. Onu ağaç kökünün üzerine oturmuş Kareninin başını okşar ve insan soyunun yenilgileri üzerine kafa yorarken görüyorum

Bir de şu sahne geliyor insanın gözünün önüne: Turindeki otelinden çıkan Nietzsche. Bir arabacının atını kırbaçladığını gören Nietzsche atın yanına gidiyor, kollarını hayvanın boynuna doluyor ve gözyaşlarına boğuluyor. Bu 1889da oldu; o sırada Nietzsche de insanların dünyasından elini eteğini çekmişti. Başka bir deyişle, tam akıl hastalığının patlak erdiği sıralar. Ama tam da bu nedenle, yaptığı harekette derin anlamlar buluyorum ben; Nietzsche attan Descartes adına özür diliyordu. Deliliği at için gözyaşlarına boğulduğu an başladı. İşte benim sevdiğim Nietzsche bu, tıpkı Terezayı da başını kucağına yatırmış ölümcül hasta köpekle birlikte sevişim gibi yanyana görüyorum: İkisi de doğanın efendisi ve sahibi  insan soyunun uygun adım ileri doğru yürüdüğü yoldan kendi istekleriyle sapıyorlar..

nietchze-ve-at

 

 

İnsanlığın uygun adım ileri marş ilerlediği o düz çizgiye inanmadığı gibi, deliliğinden ve ilkel olanın gerçekliğinden de gücenmemiş yazar hayatını eserlerinin arkasında gizlenmiş olarak tutmayı yeğlemiştir.

Ve gülüşün tasasız hafifliği belki de unutuşun ağırlığıyla kendisi için saklağı cümleleriyle şimdilerde 85 yaşında Montparnasse’da hayatına sessiz, sakince ama edebiyat dünyasındaki yeri asla unutulamayacak bir şekilde devam etmektedir.

 

‘Böyle uzar gider liste. Unutulup gitmeden önce kitsche dönüştürecekler hepimizi. Varolma ve unutuluş arasındaki durak kitschdir.

Ekin Çetinkaya

Tıp Fakültesi öğrencisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası İtalyan Besteci ‘Pergolesi’yi Anma Konseri Düzenliyor!

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 280. Ölüm Yıldönümünde İtalyan Besteci 'Pergolesi’yi anacak. İDSO, 2 Aralık Cuma akşamı saat 20.00’de Caddebostan Kültür Merkezi’nde,...

Kapat