Güneşi İçen Adam: Nazım Hikmet Ran

“Gerçek şair kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acılarıyla uğraşmaz. Onun şiirlerinde halkının nabzı atmalıdır… Şair başarılı olmak için, yapıtlarında maddi yaşamı aydınlatmak zorundadır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağıntısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır.”

Nazım Hikmet Ran

                                               Sevda yüzünden ölmenin ayıp olmadığını öğreten adama…

 GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

1924

Bu bir türkü:
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;

kanlı; kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
esmer alınlarında

bakır ayakları çıplak kahramanların!

Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden

köprüden

geçtim!

Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

      Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

  Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş’emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!  

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

  Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!    

Toprak bakır
gök bakır.

Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

Nazım HİKMET RAN

Her toplumda, her dönemde, her yüzyılda yeni şairler yetişir. Ne var ki bir toplumda edebi anlamda, yetiştiği topluma gerçek anlamda yenilik getiren çok az şair belirebilir. Nazım Hikmet, doğal şiir yeteneği ile Türk şiirine unutulamayacak yenilikler getirmiş ve birçok şair tarafından benimsenmiştir. Farklı ülkelerde çalışan ve yaşayan şairler, çevirmenler, sanatçılar, yazarlar ve daha birçoğu onun sanatından etkilenmiş ve beslenmişlerdir. Orijinal şiir üslubu, müzikalitesi, ritmi, yapı ve konularla Türk şiirinde yeni bir yol açmıştır. Birçok yazar şiirlerine hayran kalıp onu okumuş ve etkilenip serbest nazmını benimsemişlerdir.

Yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen Nazım, sevdasından vazgeçmemiş, dahası hayatının en zor anlarında bile ruhunun çökmesine izin vermemiş, tek yoldaşı olan şiirleriyle yoluna devam etmiştir. Hapishanedeki yoldaşı şiir olmuştur. Şiir sayesinde doğayla, insanlarla ve memleketiyle hasret gidermiştir.

Şiirlerdeki yoğun duygu ve içtenlik, aradan yıllar geçmesine rağmen ve yıllar da geçecek olmasına rağmen, duygu dünyamıza işlemiş ve işleyecektir.

Nazım Hikmet, şiirlerinde, anlatımındaki yeniliklerin yanı sıra, yaşamın ve dünyanın içinde bulunduğu aşk, hayat ve ölüm, esaret ve özgürlük, haklı kazanç ve sömürü, yurt sevgisi gibi temel sorunlara, bireyle toplumu iç içe ele alarak değinmiştir. Geçmişten ve zamanının güncel olaylarından yola çıkarak insanlığın içinde bulunduğu acıklı durumu, savaşı, yoksulluğu ve açlığı, özellikle çocukların bu durumdan etkilenişlerini, neden ve sonuçlarıyla ortaya koymuş ve eleştirmiştir.

“Vazgeçmemek, inanmak ve direnmek”, onun felsefesinin ve şiirinin temalarıdır. Birçok şiirinde umudun adını sıkça anar ve gelecek günlerin mutluluk ve sevinci paylaşmak ister. “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine” dizeleri, hayalindeki dünya özleminin ve anlayışının en güzel ve en özel anlatımlarından biridir. Şiirlerinde, insanlığın ve dünyanın mutlu geleceğinin emeğin gücünden kaynaklanacağına olan inancı “yaratan ve üreten işçi sınıfı”na güveni tamdır. Bu güven ile işçi sınıfının şairi olduğu gibi, bütün insanlığı kucaklayan engin sevgisiyle de bir “dünya şairi”dir o.

Sanatçının toplumsal olaylara duyarlı olmasını ve toplumun en ön safında ona yol gösteren olarak yer almasını savunan Nazım Hikmet, bu görüşü ve kaleme aldıklarıyla “toplumcu gerçekçi” edebiyat anlayışının öncülerinden olmuştur. Savunduğu bu anlayışla sanatçıyı, “insan ruhunun mühendisi” olarak görürken, biçim ve estetik gibi unsurları, sanatın gereklerini de göz ardı etmemiştir. Şairin hayatıyla yazdıkları arasında bir fark olmamasının gerekliliğini savunarak toplumcu gerçekçi anlayışı, şiirlerine uygulamıştır. Nazım’a göre şair, insanlığın geleceği için mücadeleci bir tavır sergilemeli, başından geçen veya geçebilecek tüm olumsuz olaylara rağmen umutsuzluğa kapılmamalı; iyimser olmalı, bunu yaparken de seslendiği toplumun anlayabileceği şekilde açık, yalın ve insanı yürekten etkileyecek bir dil kullanmalıdır.

Şiirde biçim ve içeriğin birbirine uygun düşmesi gerektiğini savunan Nazım; ideali, amacı, kaygısı, “kavga”sı olmayan eserleri “ölü bir eser” olarak nitelemiş, toplum için sanatı öncelemiştir.

Kaleme aldığı her şiirde, umut ve yaşama sevgisinden bahsederken Türk halkının durumunun umutsuz olmadığına, aksine onu güzel günlerin beklediğine okuyucusunu inandırmıştır. Ve yine ona göre, bu güzel geleceği yapacak olan da Türk halkının kendisidir.

“Türk köylüsü içinde, Türk işçisi içinde, Türk esnafı, zanatkârı içinde, Türk aydını içinde mükemmel insanların varlığına kaniyim.”

Edebiyatımızda toplumcu gerçekçiliğin ilk temsilcilerinden olan Nazım Hikmet, eserlerinde, toplumsal eşitliğin, mutlu yaşamın, huzur dolu yarınların savaşımını vermiştir.

İşte “Güneşi İçenlerin Türküsü” felsefe olarak bu savaşımın, biçim olaraksa Nazım’ın yalın, anlaşılır fakat keskin, vurucu ve etkileyici üslubunun bir bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nazım Hikmet, özle biçimin parçalanmaz bir bütün olduğunu savunsa da eserlerinde genellikle sanatsal kaygıdan çok, gerçek karşısındaki tutumu, söylediklerinin gerçekle örtüşüp örtüşmediği kaygısını irdeler. Biçimi içeriğe uygun şekilde oluşturarak verilmek istenen mesajın ön plana çıkmasını sağlar.

Nazım Hikmet, ilk kitabı olan “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü 1928 yılında Bakü’de yayınlar. Bu kitaptaki şiirlerin öncelikle, dizgide açık koyu puntolar, büyük küçük harfler kullanılması yoluyla görsel imajlara dönüştürüldüğü görülür. Sayfa üzerinde yapılan bu uygulamalar coşkulu bir söyleyiş özelliğine sahip olması amacıyla yapılır. Vurgulamalar ve görseller, işitsel bir deneyim olan şiirin canlandırılması amacını taşır.

Nazım Hikmet dendiğinde akla gelen serbest nazım, yerine göre kullanılan sık ve/veya seyrek uyaklar, uzun dizelerin ardından gittikçe kısalan kırık dize kümeleridir.

Gunesi-İcen-Adam-Nazim-Hikmet-1

Serbest şiir Cumhuriyet dönemiyle birlikte yaygınlaşan ve 1940’lardan sonra şiirimizin tek biçimi olarak kabul gören söyleyiş biçimidir. Nazım Hikmet serbest şiirle ilk kez Batum’da bir gazetede gördüğü ve büyük olasılıkla Mayakovski’nin yazdığı şiirle tanışmıştır. Gazetede gördüğü bu şiirin uzunlu kısalı mısra yapısına, “merdivenli istifine” ilgi duymuştur. Ne var ki Nazım henüz Rusça bilmemektedir. Dolayısıyla karşılaştığı bu şiirleri ilk önce sadece şeklen beğenmiş ve bağlanmıştır. Haliyle cümlelerin anlamına değil, ritmin anlamına bağlanmıştır. Bu anlayışta şiirler ölçüye ve kalıba bağlı değildir. Düzenli bir kafiye yapısından yahut arayışından söz edilemez. Mısralar uzunlu kısalı olabilir. Her şiir kendi şeklini, söyleme gücü ve şairin söylemek istediğine göre kazanır. Tüm bunlar “Güneşi İçenlerin Türküsü”nde de kendini göstermektedir. Şiirin ilk dizeleri genellikle büyük harfle başlarken sonraki dizeler küçük harfle başlamaktadır, cümleler söylenmek istenenin güçlü olması için dizelerle bölünmektedir, dizeler uzunlu kısalıdır, herhangi bir ölçü söz konusu değildir.

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Şiir düz yazısal bir dile sahip değildir. Sözcükler bölünerek uyak oluşturulur ve şiir boyunca “kırık dize”ler kullanılır. Dizeler, “basamak” şeklinde dizilerek anlatılan mücadele daha etkileyici hale getirilir. Nazım, kavgasını basamak görünüşündeki dizeleriyle vurucu hale getirir.

Ben de gördüm
o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden

köprüden

geçtim!

Şiirden alınan yukarıdaki kısımda da görüldüğü gibi, dizeler basamak görüntüsü oluşturacak şekilde alt alta kısaltılarak oluşturulmuştur. “giden” ve “köprüden” sözcüklerinde “e” ve “n” sesleri tam uyak olarak kullanılmış ve ahenge katkıda bulunulmuştur. Belli bir uyak düzenine sahip olmamasının nedeniyse “serbest şiir” anlayışıdır ve uyak düzeni, ahenge katkı sağlamak amacıyla dize ve sözcük atlamalarıyla sağlanmıştır. Kelimeler ortalarından bölünebilmekte, basamaklı bir yapıyla şiir kurulmakta, görsel özellikler şiirde öne çıkarılmakta, ses olarak da güçlü ve alışılmadık bir söyleyiş denenmektedir. Uzun kısa mısralar, kafiyeler, tekrarlar, yüksek sesli söyleyişler, ünlemler, militanca bir söyleyiş edası ve benzer seslerin art arda gelişi ile zengin bir söyleyiş yakalanmaya çalışılmaktadır. Kısacası Nazım, görsel ögelerle sessel ögeleri bir arada, bütünü ve yapıyı belirginleştirmek amacıyla kullanmış ve ikisi arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Şiirin genelinde göze çarpan bir diğer öge de “görsel imaj”dır. Şiirin bütününde hissedilen sarı, turuncu, kızıl ve kırmızı gibi çeşitli renkler söz konusudur. Bu renkler güneşin içinde yer alan renklerdir ve “kırmızı yürek”, “bakır sakal” gibi söz öbekleriyle, şiirde anlatılanları okuyucunun gözünde canlandırma amaçlanmıştır.

Şiirin geneline yayılan bu kızıl renk, imge olarak kullanılmıştır. Örneğin, Kızıl bayrağın, isyan tarihinde ilk olarak köleler tarafından kullanıldığı belirtilir. Şiirin temasını mücadele duygusunun oluşturduğu düşünülürse kızıl tonları Nazım Hikmet tarafından bilinçli olarak seçilmiştir.

Renklerin yanı sıra, şiirde, duyu organıyla algılanabilecek hatta algılanması bilinçli olarak istenen bir “sıcaklık” da bulunmaktadır: “kalın tuğla bacalar”, “yangınlı ufuklar”, “toprak bakır/gök bakır” gibi. Anadolu köyleri, terleyen alınlar, nasırlaşan eller, inançlı gözler… Şiirin bütününe yayılan tüm bu betimlemelerde inançla emek veren insanları görmek mümkündür.

Gunesi-İcen-Adam-Nazim-Hikmet-2

Nazım Hikmet, Anadоlu köylerindeki insanların ağır yaşam şartlarını, yurdunda ve Rusya’daki üzücü, acı insan manzaralarını gördükten sonra, 1920’li yıllarda Moskova’ya geçmiştir. Bu tarihlerde etrafında gördüğü her şeye bir devrimci ruhuyla bakmış ve Moskova’daki sanat anlayışına hayran kalmıştır. Burada çeşitli şiir gecelerine katılmış ve Mayakovski’nin neredeyse tüm kuralları yıkan; yeni ritimlere, anlaşılır ve sade benzetmelere ağırlık veren şiir anlayışından etkilenmiştir. Yine Moskova’da, Çin’den Amerika’ya kadar dünyanın pek çok yerinden gelmiş, emperyalizme karşı olan öğrencilerle iletişim halinde olmuş ve edebi anlayışı tüm bu düşüncelerle hem biçim hem de içerik olarak oluşmaya başlamıştır. İşte “Güneşi İçenlerin Türküsü”, tam da o yıllarda bu görüşün ve ruh halinin bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Yukarıda verilen dizeler, şiirin dört farklı yerinde tekrar edilmiştir. Yapılan bu tekrarlarla şiirin teması duygusu vurgulanmıştır. Bu dizelerin ilk kullanımında “zaptedeceğiz” sözcüğünde tek “a” bulunmaktadır. İkinci kullanımda “zaaptedeceğiz” şeklinde iki “a” sesi, üçüncüsünde üç “a” (zaaaptedeceğiz), sonuncusunda ise dört “a” sesi (zaaaaptedeceğiz) kullanılarak doğal dilden sapmalar söz konusu olmuştur. Bu sapmaların sebebi ise kuşkusuz ki şiirde vurgulanan temanın belirgin hale getirilmek istenmesidir: Mücadele.

Bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;

kanlı; kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
esmer alınlarında

bakır ayakları çıplak kahramanların!

Alıntılanan dizelerdeki “saç örgüsü” bir köy kadınının saç örgüsünü düşündürmektedir. Toprakta çıplak ayakla çalışan bu kadının saçlarının “alev” rengine sahip olması güneşin altında çalışmaktan saç renginin açılmasıyla veya Anadolu’da saçlara kına yakma kültürüyle yakından ilintili olabilir. Saç örgüsü ve ileriki dizelerde şiir kişisi tarafından örgüye atılan bir ilmek (“ben de sardım o örgüyü”) toplumsal sınıf farklılığının ortadan kaldırılması adına verilen mücadele ile de ilgili olabilir. Yapılan bu betimlemelerle Nazım Hikmet, Anadolu köylüsünün ten rengini ve çıplak ayaklarını; işçi emeği ve nasırlaşmış ellerle birleştirerek güçlü/mücadeleci yapıyı anlatmak istemiştir. Bu mücadele pes etmek veya umutsuzluğa kapılmak söz konusu değildir. Sınıfsız ve sömürüsüz dünyaya giden bu yolda kaybedilenler için yas tutmak da kesinlikle gereksizdir ve onlardan alınan bayrak daima ileri taşınmalıdır. Örgütlenmek esas olmalı ve insanın insanı sömürmediği bir dünya için mücadeleye devam edilmelidir.

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

1902 yılında doğan, dedesinden Mevlevi deyişlerini, annesinden Fransız klasiklerini öğrenen, Çanakkale Savaşı’nda dayısını kaybeden Nazım, dünyanın sürekli bir değişim içinde olduğunu fark etmiş ve bu değişimi yeni biçimler geliştirebilme arzusuyla edebiyat anlayışına yansıtmıştır. Ve “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü birlik ve mücadeleyle gelecek güzel günler adına coşkuyla bitirmiştir.

Güzel ve mutlu yarınlar bizimdir, güzel ve mutlu yarınlar yakındır. Nazım’a göreyse umut hep vardır.

Güneşin zaptı yakındır…

Toprak bakır
gök bakır.

Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
H
aykıralım!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
DİZELERİNİ KALBİMİZE DEMİRLEYEN ADAM:STING

Luc Besson’ın muhteşem başyapıtı ''Leon'' filminin sonunda bir müzik girer, ilk tınısından beri sizi büyüsüne katar, uzaklara götürür. Sadece ismine...

Kapat