HASANIM ALİ’DEN; SANA, BANA AMA EN ÇOK BİZE…

Günümüz edebiyatı sürekli bir değişim halinde. Yeni romanlar, öyküler, şiirler, denemeler raflarda hızla yerlerini alıyor ve okuyucuyla buluşmaları da bir o kadar kolay oluyor. Nitelikli yazar ve edebiyat şartı biraz eskilerde kalmış gibi. Günümüz raflarında belli konularda neredeyse iş birliği yapılmışcasına aynı üslupta onlarca kitap sıralanmış. Bu kitaplar arasında bize farklı nefesler verebilecek, yeni dünyalar açabilecek; edebiyatı tam anlamıyla hissiyatımızda canlandırabilecek çok nadir eserler var. Kesin bir yargıdan bahsetmek mümkün değil çünkü her kitabın aktığı bir okuyucu kitlesi hali hazırda bulunuyor. Hasan Ali Toptaş’ın da dediği gibi ”Yargılar iyi bile olsa, her zaman için korkunç.”  Yine de çok satma ve çok okunma hevesinden sıyrılmış; okuyucusuyla sessiz sedasız ama çok sağlam bir bağ kuran yazarlar da mevcut. Bu yazarlardan belki de yerel edebiyatta, dilin ve anlatımın sınırlarını zorlayan Hasan Ali Toptaş başı çekiyor. Dili ve üslubu okuyucuya derin soluklu, masalsı, başı ve sonu belli olmayan, ince çizgilerde günlük hayat endişelerine, çok derinden hissedilse de siyasete, tarihe, efsanelere kapı aralıyor. Ancak her daim araladığı o kapıyı açmayı okuyucuya ve tercihlerine bırakıyor. Hasan Ali’yi de farklı kılan en büyük özelliği bu. Kesin yargılardan, belli başlı sonlardan, üslup birliğinden kaçınıyor. Masalsı, gerçek dünyadan uzak bir kesit sunarken aynı zamanda okuyucusunu yaşadığı dünyadan da koparmıyor. Sadece yaşadığı dünyaya ara verebileceğini hatırlatıyor. Birkaç dakikalığına da olsa romanlarındaki gerçek hayattan başat karakterlerle birlikte uzaklaşıp tekrar onların eşliğinde gerçekliğe devam ediyoruz.

hasan-ali-cocuklugu

Hasan Ali, Denizli’nin Çal ilçesinde gözlerini dünyaya açmış. Gözlerini dünyaya açmakla yetinmeyip küçüklüğünden beri kasabasında gözlemci, yalnız ve biraz da mutsuz bir çocuk olarak vaktini geçirmiş. İlkokul ikinci sınıftayken başının arkasında çıkan bir yaradan dolayı arkadaşlarının alay konusu olmuş. Yarası ayna gibi parlayınca arkadaşları da artık ona “Aynalı” diye seslenmiş. Çocukluğunda zorluk olarak gördüğü ancak kendisine yeni kapılar açan yara yüzünden iyice içine kapanmış. Varlığı gölge, yokluğu boşluk olan bir çocuk gibi gezinirmiş. Kendini sadece kelimelerin arasındayken mutlu hisseden bir çocuk olarak vaktinin çoğunu gazoz ve poğaça satan bir adamın getirdiği kitapları okuyarak geçirmiş. Kelimelerle ilk karşılaşması ” Konuşan Katır” adlı kitapla başlamış. Hem de başat kahramanı Hasan olan bir kitap. Okumasına hız kazandıran Hasan Ali, ilkokula geldiğinde Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Balzac okuyup farklı dünyaların da mümkün olduğunu keşfetmiş. Hasan Ali’nin yazma hevesi de bu yıllarda büyük bir tutkuya dönüşmüş.

Eserlerinin basımında büyük sıkıntılar yaşayan yazar, ilk kitabının basılmasını şöyle anlatıyor : ” Aslında ilk kitabım çıktığında yeryüzünde mutlaka bir sarsıntı olacağını düşünmüştüm ama olmadı öyle bir şey, yaprak bile kımıldamadı. Ya yazdıklarımı anlamıyorlar ya da ben gerçekten iyi şeyler yazamıyorum, dedim kendi kendime. Her iki durumda da bırakmam gerekiyordu. Hayatımı okur olarak sürdürmeye karar verdim. 1993… Eğer edebiyat tanrısı diye bir şey varsa o bir yerlerden benim küstüğümü, artık kendi paramla kitap yayımlamayacağımı, hayatımı bir okur olarak sürdürme kararı aldığımı duydu ve bana müthiş jestler yaptı. 1993’te çekmecemde duran bir romanım vardı: Sonsuzluğa Nokta, Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenen bir yarışmada ödül aldı ve onlar tarafından basıldı.”

Kitaplarını salt okuyucuya ulaştırmak için değil rahatlamak ve rahatlatmak için yazan Hasan Ali’nin, edebiyat dünyasına tanıtılması sancılı olmuş. Ancak sonunda yerel edebiyata değil dünya edebiyatına kazandırılmış. Eserleri farklı dillere çevrilerek yurt dışında yayınlanmıştır. Yabancı basının da beğenisini kazanmış. Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yer aldığı gibi “Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.” Ayrıca “Gölgesizler” adlı romanı Ümit Ünal tarafından beyazperdeye aktarılmış. “Yalnızlıklar” adlı eseri de tiyatroyla seyircilere ulaşmıştır.

Her zaman sessiz ve sedasız, izleyen, gözleyen biri olarak kalmayı yeğlemiş. Hasan Ali kendini yeryüzüne susmaya gelenlerden sayan biri. Kalabalık, karanlık, boğucu şehirlerden sadece şikayet etmek yerine buralardan uzak kalmayı da başarabilmiş biri. Özellikle insanların kapıldığı hızdan, hareketten ve yaşadıkları boşluktan yakınıyor. Eleştirmek için değil; anlamak için. Her daim anlamak ve anlatabilmek için yazıyor. Dağların heybetinden köşelere sinmiş köyleri, nasıl delirdiğini bir türlü anlayamadığımız delileri, ucu bucağı olmayan rüyaları, kahramanların dilinden akan efsaneleri, geçmişle gelecek arasında kalmış; köşeye sıkışmış insanları, unutulmaya yüz tutmuş yerleri

okuyucusuna hafif hafif hatırlatıyor. Dünyada bir gerçek olduğunu fark ettiriyor ancak bununla okuyucusunu yüzleştirmeye zorlamıyor. Kendi söylemiyle ” Hem herkese dokunmak hem de kimseye dokunmamak. Ağırlıksız olmak…”

hasan-ali-2

Hasan Ali, güncel edebiyatın kuşkusuz en büyük yazarlarından biri. Onu sık sık söyleşilerde, imza günlerinde göremiyoruz. Kalabalığı sevmeyen biri olarak, okuyucusuyla en sıkı bağı kitaplarda kurduğunu söylüyor. Onunla kurulabilecek en güzel diyalog kendini en çok rahat hissettiği alanlarda mümkün. Yani Hasan Ali’yi; romanlarıyla, öyküleriyle, şiirsel metinleriyle anlamak var. Bir söyleşisinde cennete giderseniz Tanrı’nın size ne söylemesini istersiniz, diye sorulunca Hasan Ali’nin cevabı şöyle oluyor: “Merak etme Hasanım Ali, görevlilere söyledim, sana kağıt ve kalem verecekler.”

Hasan Ali’nin her kitabının kapağını açtığınızda bir kuş havalanır. Bazen bu kuşu kendi sapanıyla vurur; ömrü boyu yüreği bir kuş gibi çarpar. Bazen bütün gökler kendi deyimiyle “kuşsuzluğu” doğurur. Bazen birinin ruhudur; çok şey söyler de kimse anlamaz. Bazen de uzayan yolları anlatır. Yolcularına şöyle seslenir bu yollarda; “Bir kent terk edilirken sigara içilir sayın yolcular.” Bu kentleri terk eden yolcular trenlere biner. Çünkü “Gitmek fiilinin altını, çift çizgiyle en güzel trenler çizermiş.” Ama en çok yalnızları anlatır Hasan Ali. Herkesin artık her şeyi bildiği bir devirde sitem eder:

“bilinmesin;

yalnızlık biraz da

her şeyi bilmenin ta kendisidir.”

Hasanım Ali’nin söylemek istedikleri çok fazla, anlamak isteyenlerin bir kez dokunmaları yeterli. Çal’dan üflediği bir yaprak hışırtısı her tarafta duyuluyor. Yeter ki hışırtıyı işitebilecek sessizliğe tahammülümüz olsun.

“İnsanın olmazsa olmazlarından biridir kaçmayı düşünmek. Onun en eski ve en değişmez avuntu yollarından biridir. Daha doğrusu kaçmayı düşünmek, artık hiçbir yere kaçamayacağımız bilgisinin üstüne örttüğümüz komik bir örtüdür. Bu örtüyü allayıp pullamak da anlaşılabilir bir şeydir bence. Yoksa, insan macerasının bu saatinde, artık hiç kimsenin kaçamayacağını hepimiz biliyoruz. Adressiz yaşamak mümkün değil bundan böyle; her an bir yere yazılıp çiziliyor, her an bulunduğumuz yeri belgeliyor, hatta her an sokakta yürürken bile kameralar tarafından kaydediliyoruz. Kısacası, insanoğlu kendi çıkış yolunu kendi elleriyle kapatalı çok oldu. Bu yüzden, kendine ve doğaya temas etme alışkanlığını da yitiriyor giderek. Bu alışkanlığını yitirdikçe de büsbütün hoşgörüsüz oluyor.”

Ve unutmadan “Harfler ve Notalar” adlı kitabında Okuyana Mektup başlığında sesleniyor; sana bana ama en çok “biz”e:

“Seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.

Sen de , abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence.

Çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir.”

Sezmeniz dileğiyle…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
7. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri Sahiplerini Buldu!

Bu yıl yedincisi düzenlenen Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri,  Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Yıldız Kenter Salonu'nda düzenlenen törenle sahiplerini buldu....

Kapat