Hayat Ancak Bir Kere Oynanan Bir Kumardır, Ben Onu Kaybettim – Sabahattin Ali

Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı…

Hayatta her şey akıp gidiyor. Dünümüz, bugünümüz, yarınımız… Geriye bir tek yaşadıklarımız kalıyor. Belki de Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” sının yüreğimize dokunmasının en büyük nedeni de geriye kalanların etkisi.

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde “bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.

Kürk Mantolu Madonna, sadece geriye kalanlarıyla değil; aşkıyla, yalnızlığıyla, özgürlüğüyle bizi kendine sıkıca bağlıyor. Aşkın belki de en realist anlatımıdır Raif ile Maria Puder’in arasında geçenler. Öylesine samimidir ki, adeta hayatta yaşadıklarımızın bir yerine dokunur.

Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzüm bile görmeden, meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.

sabahattin-Ali

Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek,  bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istek… Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için her adım daha uzaklaştırıyor.

Yazarın romanında Maria Puder, romanlardaki çoğu kadın tasvirinden çok farklı.  Kadını aciz gören, aşağılayan ya da hep çaresiz gösteren günümüz medyasına karşı bir başkaldırıdır Maria’nın sözleri.

Dünyada sizden, yani bütün erkelerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz?  Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan pek çok şey istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir.  Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı bir av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz… Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz?

Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karsısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak?

Sabahattin-Ali

İnsanları, kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? Hele ki bunu yapma fırsatı, bir takım ince hesaplar dolayısıyla, ancak muayyen bazı kimselere karşı kendini gösterirse.

Maria ve Raif’in yaşamış olduğu birliktelik, bize sadece aşk üzerinden seslenmiyordu. Hayata karşı çizdiğimiz belli sınırlara da eleştiri getiriyordu.

İnsan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz. Niçin ilk gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde, ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz.

İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabi olanı kabul eder, ortada ne hayal sükutu, ne inkisar kalır… Bu halimizle hepimiz acınmaya layığız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur…

İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, “bir takım yabancılar beslemek”ti.

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

“Kürk Mantolu Madonna”, gerek dili, gerekse konusu itibariyle bizi içerisine çeken bir eser. Nitekim, Sabahattin Ali’nin hayata bakışı ve dilinin samimiyeti bunda en büyük etken. Şimdi birkaç satır daha okuyup Sabahattin Ali’ye selam edelim…

 “Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…”

sabahattin-ali

Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi… Onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.

Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir.

Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizden bulduktan sonra diğer teferruatı görmezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek,  daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?

İnsanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak suretle lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.

İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz… Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?

 

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

2 Comments

  1. Ertuğrul

    24 Ağustos 2015 at 22:56

    Sabahattin Ali ve onun eserleri ile ilgili tüm yazıları bulup okumak bana son derece keyif verir. Bazen ben aramadan karşıma çıkıverir. Böyle anlarda daha mutlu olurum. Bugün de derin analizler içeren bu güzel yazı ile karşılaştım. Bu yazıdaki alıntılara bir alıntı ben eklemek istedim:

    “Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?” diye sordum.
    “Hayır” dedi, “senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir…

  2. Jerfi

    21 Haziran 2017 at 13:44

    İyi ki o dönemler hormonların tam olarak işlevi çözülemişti yoksa Sabahattin Ali üstadımızın aşk’a bakış açısı birden değişiverir ve böyle enfes romanlardan mahrum kalırdık…

    Analiz için teşekkürler…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Michael Haneke ve Rahatsız Eden Sineması Üzerine

“Kitaplar her zaman sinemadan daha etkilidir; çünkü okuyucuya bir şey göstermez, hikayeyi kendi hayal gücüyle şekillendirmesine izin verir. Sinemada da...

Kapat