Şu an Okuyorsun
Hayatını İnsanlara Adamış Bir Cumhuriyet Kadını: Türkan Saylan

Hayatını İnsanlara Adamış Bir Cumhuriyet Kadını: Türkan Saylan

“Oysa, dünyada herkese yer var, paylaşmasını bilebilirsek ve yetinebilirsek barış içinde yaşayabiliriz!”

Bazen hayattan çok bunaldığımız her şeyin üstümüze geldiği zamanlar olur. Böyle zamanlarda ne yapacağını nereye gideceğini bilemez ya insan… İşte bu bilinmezliği kalbimizin beslendiği güzelliklere yönlendirdiğinde kazanır insan hem de öyle güzel kazanır ki sadece kendisini değil hayatına dokunabildiği herkese kazandırır. Kalbinin derinliklerinden beslenen ve umutsuzluğu hayatı boyunca tanımamış, ne kadar tanıtmaya umutsuzluk girdabına çekilmeye çalışılsa da bu girdaba girmemiş, dünyaya hep meydan okumuş bir insandan bahsedelim o zaman : Türkan SAYLAN.

Yalnızca söyledikleri ve yazdıklarıyla değil, yaşamıyla da öğreten bir öğretim üyesi.Tüm çocukları öz çocuğu gibi gören bir anne. Hastalığa, hastanın açısından bakmayı; hastayı, hastalığı taşıyan bir organizma olarak değil, insan olarak görmeyi başarabilen bir “arkadaş hekim”.Cüzzamı ülkemizden ve dünyadan silme yolunda büyük başarı sağlamış, bu alanda yaptığı çalışmalarla dünyanın sayılı cüzzam otoritelerinden biri olmuş “Gandhi Ödülü’ne” layık görülmüş bir bilim insanı. Ülkesinin, dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında olmayı hak ettiğine inanan, cehaletle, dogmayla, çıkar ilişkileriyle savaşmaktan geri durmayan bir aydın. Çocukluk arkadaşlarını hala okul numaralarıyla anımsayan, topluma ve insanlığa hizmet etmiş olan herkese vefa duygusuyla bağlı bir dost. İnsanüstü bir çalışma temposuyla yılladır halk sağlığı için, eğitim için, çağdaşlaşma için, kadın ve insan hakları için, demokrasi için, ülkesinin ve insanlığın aydınlık geleceği için didinen bir eylemci, bir Cumhuriyet kadını… 

Türkan Saylan İstanbul’da dünyaya gelir. Beş çocuklu bir ailenin en büyük kızıdır. Ömür boyu hep “köy doktoru” olmayı düşler. Önceleri kocaman bir konakta varlık içinde yaşarken, babalarının işleri bozulur ve konağın odalarını kiraya vererek zar zor geçinmeye başlar. Son derece baskıcı bir baba, katı denebilecek bir anne. Mahalle çocuklarıyla oynamalarına bile izin yoktur. Kendisini Anadolu’nun insanına adar. O topraklarda köylülere çare olur.

Tıp Fakültesi’ne gitmek için yola koyulduğunda  ilk bağımsızlığını tadar. Hemen koşup bir “tıp rozeti” alır, takar onu yakasına. “Hayatımda en değerli takım o oldu” der. Daha okul bitmeden okulun popüler asistanı ile evlenir. İlk oğlu doğunca ilk büyük hastalığını geçirir. Tüberküloz… İkinci oğlunda ikinci tüberküloz. Hem de bu defa kemiklere yayılmış.

Tam 8 ay yüzüstü yatması gerekir. Onu bile şikayetle anlatmaz, “Kayınvalidem çok iyi biriydi, pişirdi kotardı, besledi beni. O halde yatarken çocuklarımla da oynadım, ders kitaplarımı önüme açıp ders de çalıştım” der. İki kocaman yıl, demirden bir korse ile gezmesi gerekir. O demir korse üstündeyken Tıp Fakültesi’nin sınavlarını aslanlar gibi verip mezun olur. 1958 yılı, hayatının dönüm noktasıdır. Sıradan insanların hayatında büyük travma yaratabilecek bir şeye tanık olur. Fakülteden arkadaşlarıyla beraber Bakırköy Akıl Hastanesi’ni görmeye giderler. O zamanın Bakırköy kabus gibidir. Çırılçıplak dolaşır akıl hastaları, demir parmaklıkların arasındadırlar. Hastane rehberi der ki “Gelin sizi cüzzamlıların pavyonuna götüreyim.” “Aman sakın dokunmayın” diye de uyardı bulunmayı ihmal etmez.

Gencecik bir kadın ve hamiledir Türkan Saylan. Bir tepeden bakarlar aşağıya. Çukur bir alanda üç barakadan paramparça giysiler içinde cüzzamlılar çıkar. Bir görevli gelip yemeklerini bir bakraca boşaltıp gider. Öylesine dokunur ki bu olay anne adayı Türkan’a. Unutamaz. İsyan eder… Bir doktor, bir hastaya dokunmadan nasıl şifa verebilir diye…

Kitap okur ,araştırır ,öğrenir; bu hastalığın tedavisi vardır. Dokunarak da bulaşmaz zaten, o hastalarıyla hep iletişim de olarak çözüme ulaşan bir hekimdir. Cumhuriyetin bir kadını olarak utanç duyar. Ama boş tepkilerle vakit harcamaz. Gider, uzmanlık olarak Deri ve Zührevi Hastalıkları seçer ki onlara çare olabilsin.

Hiçbir şey onu pes ettiremez ve hiçbir şeye bana bulaşmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla yaklaşmaz. Mesela asistanlığında gece nöbeti vardır ve hiçbir hastaya yardımcı olamaz. Çünkü tansiyon aleti bozuk, derece yok, enjektör yoktur. Ama o pes etmez. Tutup başhekimliğe bir dilekçe yazar. “Bu şartlar altında hekimlik yapıp şifa veremem. Ya bunları tamamlayın, ya da ben nöbet tutmayacağım” diye.  Arkadaşları “kızım sen deli misin, atarlar seni.” der.

Sonuç ise şöyledir: Bir sonraki nöbeti geldiğinde bakar ki üzerinde adının yazılı olduğu bir dolap hazırlanmış. İçinde istediği her şey mevcut. Cezayı bırak o çok sevdiği hastalarına şifa dağıtabilecek her şey mevcuttur.

Cüzzamlılara “eliyle” ilk dokunan, yaralarını ilk saran hekimdir o. Sadece tıp alanında da değil onları toplumun dışına iten her şeyle savaşır. Sokaklarda dilenen cüzzamlıları alır tedavi eder. Bu arada boşanmıştır, hem de severek evlendiği eşinden dokuzuncu evlilik yıl dönümlerinde tek şey ister ; onu özgür bırakmasını. Eşi oğullarını bir süre göstermez. Sonra kıt kanaat geliriyle zor bela bir ev açar ve evlatlarını yanına alır. Hayatın her alanın da yakasını bırakmaz zorluklar.

Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurar. O korku filmi gibi pavyonları yaşanır bir hale getirir. Sonra en büyük hayalini gerçekleştirir, “Lepra Hastanesi”. Yıl 1977…

Orada çalışacak gönüllü doktor ve hemşire bulmak zor iştir. Ama öyle şahane hekimler yetişir ki o hastanede, sonradan çok değerli isimler olarak tıp literatürüne geçerler. Sadece hastane de değil, sosyal bir merkez olur Lepra Hastanesi. Mesela cüzzamlıların ayakları deforme olurmuş, özel ayakkabı giymeleri gerekirmiş. Ayakkabı Atölyesi kurar hastanenin içine. Atölyede çalışanlar yine cüzzamlılar. Bu arada para yok. “Parasızlık imkansızlık değildir, bahanedir” der Türkan Saylan. Almanya’dan bağışlanan bir dikiş makinesiyle nevresim diktirir hastalarına… Bunları satıp gelir elde eder.

“Ömür boyu kendimi hep sıfırdan başlamaya hazır hissetmişimdir” der. Hayatta en sevdiği şey mesleğidir, ama “Bir gün elimden diplomam alınsa, gider yenisini alırım” diyecek kadar bağımsız.

Hepimiz onu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile bu ülkenin kız çocuklarını okutabilmek için verdiği o onurlu mücadele ile tanırız. Hayatını bir zamanların korkulu rüyası olan cüzzamı kökünden kazımaya ve okutulmayan kız ya da erkek çocuklarının laik, çağdaş eğitimine adayan Prof. Dr. Türkan Saylan Anadolu’yu karış karış gezerek Kardelen adını verdiği kız çocuklarının sönmüş hayallerine umut olup meşaleye dönüştürdü.

Kurucusu olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yaptığı birçok çalışma sayesinde, aileleri tarafından küçük yaşta evlenmeye zorlanan kız çocuklarını pamuk, fındık ya da çay toplamak yerine, derneğin verdiği burslar sayesinde eğitime yönlendirdi.

“Anadolu’da cüzzam hastalarının perişan durumda olan çocuklarını okutmaya, onlara okul, burs bulmaya çalışıyordum. Çoğu Kürt kökenli, kırsal alan kökenliydiler. O zaman bazı insanlar bana, ‘Hoca Hanım, bu çocukları neden okutuyorsunuz, bunlar büyüyüp bize silah çekecekler’ derlerdi. ‘Hayır, onlar okuyup öğretmen olacak, doktor olacak, bu bölgelere hizmet götürecek, bu insanları aydınlatacak. Asıl okumadıkları, bilmedikleri için terörist oluyorlar’ diye yanıtlar, bu ön yargılara üzülürdüm…”

Hep umut olmak, ışık olmak, ışığı dağıtmak için yeniden kansere yakalanana kadar ömrü boyunca uğraşır didinir ve bunca olay yaşamasına rağmen her şey üstesinden gelen Saylan, ‘Tanrı ya ilk kez kırıldım diyerek’ üzüntü duyacağı ve bu defa kurtulamayacağı kansere yakalanır.

Yine de yılmaz. ‘Bu yaşta kızamık olacak hâlim yok ya!’diyerek devam eder. Ama bu davalar haksız olduğunu düşündüğü suçlamalar onu iyice yıpratır.

Babasının “At kız” dediği Türkan Saylan, toplumun bir kesimi için korkusuz bir eğitim – halk sağlığı savaşçısı ve Atatürkçü çağdaş bir devrimciyken, bazıları onu “darbeci” ve “islam karşıtı” ilan eder. Saylan ömrünün 25 yılını kanser tedavisiyle geçirir. Yakınlarının deyişiyle “sıradan bir hasta olarak tedavi oldu ve işini hiç aksatmadı”. Ergenekon baskınlarıyla evinde yedi saate yakın arama yapıldığında, Saylan’ın tedavisi sürüyordu.

 “Bana düşen tüm görevleri yerine getirdim; ölüme hazırım”

 

Kaynak: (GÜNEŞ UMUTTAN ŞİMDİ DOĞAR-TÜRKAN SAYLAN, ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ, BBC NEWS TÜRKÇE)

 

 

Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Emin Değilim
0
Heyecanlı
0
Hüzünlü
0
Mutlu
0
Şaşırtıcı
0
Yorumları Gör (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published.

© 2011 Sanat Karavanı, Tüm Hakları Saklıdır.

Yukarı Kaydır