Haz ve Acının Yüzü Marguerite Duras

“İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır.”

Parçalanmış bir fotoğrafı birleştirmek istediğimizde görürüz ki asla eskisi gibi olmaz. Bu bana hep hayatın lahzadan ibaret olduğunu anımsatır. Hayat, anların toplamıdır ve her an kendine özgüdür. Fikrimce edebiyatın kırılma noktası buradadır, yazar eğer anlattığı anı tamamıyla okuyucuya anlatmak gayesine girerse okuyucuya yırtık parçaların birleştirilmiş halini vermiş olur, okuyucunun zihninde o kare hep kusurlu kalır. Oysa Marguerite Duras bu kusurun çok farkında olup bizi ancak fotoğrafın birkaç parçasıyla tanıştırır ve geri kalanı zihnimize bırakır. Onu okumak daha çok sarhoş birini dinlemek gibidir; sarhoş ve sakin.

Fransız yazar 1914’de Vietnam’da bir kasabada dünyaya gelir, ilk gençlik yıllarına kadar burada kalır. Bu dönem onun yaşam çizgisinde oldukça önemli bir yer tutar; burada çok küçük yaşta iken kendisinden on iki yaş büyük olan Kuzey Çinli bir adama aşık olur, bu aşk yaşamında elli yıl sonra dahi kendini göstererek en önemli

kitaplarından olan L’Amant/ Sevgili’ye konu olacaktır.  Daha sonraları babasının ölümüyle birlikte annesi ve abisi ile şiddetin, baskının hakim olduğu bir hayat mücadelesinde bulur kendini. Duras bu dönemde çok fazla şiddet gördüğünü ve bunu hak ettiğini söylüyor bir röportajında, şiddetin ve zihnindeki çıkmazların getirisi de eserlerine konu olmaktan geri kalmıyor elbette:

“Çabucak iş işten geçiverdi yaşamımda. Daha on sekiz yaşımda iş işten geçmişti. On sekizle yirmi beş arasında beklenmedik bir yöne gitti yüzüm. On sekizimde yaşlandım. Herkeste böyle mi olur, bilmiyorum, hiç sormadım. … Beni on yedi yaşımda Fransa’ya geldiğim sırada tanımış olanlar, iki yıl sonra, on dokuz yaşımda yeniden gördükleri zaman şaşırıp kalmışlardı. Bu yüz, bu yeni yüz hep kaldı işte. Benim yüzüm oldu. Daha da yaşlandı kuşkusuz, ama yaşlanacağından daha az yaşlandı. Sert ve derin kırışıklıklarla parçalanmış, derisi çatlamış bir yüzüm var şimdi. Çok ince çizgili birtakım yüzler gibi göçmedi öyle, aynı çevre çizgilerini korudu, ama özdeği çürüdü. çürümüş bir yüz benimki.”

marguerite-duras-2

marguerite-duras-3

Yazarın bahsettiği üzere haddinden fazla sıska ve yaşlı görüntüsü hayatının sonuna kadar onunla kalmış, henüz on beşinde edindiği bu hal alkole olan düşkünlüğünün bir ön izlemesi gibi kendini göstermiştir. Duras bu halini ” On beş yaşımda yüzüm hazzın yüzüydü ve ben hazzı bilmiyordum. İyiden iyiye görünüyordu bu yüz, annemin bile görmesi gerekirdi. Kardeşlerim görüyorlardı. Her şey böyle başladı bende, bu göze batan bitkin yüzle, bu zamanından önce, deneyimden önce morarmış gözlerle.” diyerek anlatıyor. Haz ve yılgınlık. Duras’tan bahsedilecekse bu iki kelime form değiştirerek de olsa sık sık gelecektir karşımıza. Özellikle beni derinden etkileyen L’Amant/ Sevgili kitabında Kuzey Çinli adam ile yaşadığı şehvetin ön planda olduğu ilişki yazarın henüz körpe bir kız iken dahi tutkusunun ne denli güçlü olduğunu işaret eder. Kitapta birlikte olmalarının mümkün olmadığına ikna olduğu halde adama olan tutkusuna karşı durmayan, belki de bunu bir başkaldırış olarak gören küçük kız Marguerite anlatılır. L’Amant/ Sevgili büyük itirafları, hatta belki ifşa olarak tanımlanabilecek gerçekleri ile edebiyat tarihinin en samimi eserlerinden biridir. Bu derece samimi bir eserde dahi yazar eksilti sanatını tarifsiz güzellikte kullanmış, yazdığı kadar yazmadığı anları da okuyucunun ruhuna işleyecek bir dil ile ustalığını göstermiştir.

abileri-ve-duras

Ağabeyleri ve Duras

”Sevdiğinizi öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki yasalara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? der.

Hiçbir zaman, dersiniz.

Size bakar, tekrarlar: Ölüler ne tuhaf oluyor.”

İlk kitabının basımının ardından gelişen süreçte art arda kitaplar ve senaryolar yazan Duras, kitaplarından birinin sinemaya aktarılmasından kazandığı parayla kendisine Neauphle-le-Chateau’da içinde bir göl ve ev bulunduran bir arazi satın alır. Bu ev onun için insanlarla arasına koyduğu görünmez duvarın somut halini alarak yazar için bir yazı evi olur; Yazmak ismini verdiği denemeler kitabının arka yüzünde konu hakkında şu cümlelere yer verir: “Yalnızlık, hazır bulunmaz, oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur. Ben öyle yaptım. Çünkü orada yalnız olmam, kitap yazmak için yalnız kalmam gerektiğine karar vermiştim. İşte böyle oldu. Bu evde yalnızdım. Bu eve kapandım. Kuşkusuz, korkuyordum da. Sonra da sevdim o yalnızlığı. Bu ev, yazı evi haline geldi. Kitaplarım bu evden çıkıyor. Ayrıca bu ışıktan da, küçük gölden yansıyan bu ışıktan. Şu söylediğim şeyleri yazabilmek için tam yirmi yıl gerekti bana.”

hiroshima-mon-amour-1959

Hiroshima Mon Amour  (1959)

the-lover-1992

The Lover (1992)

Duras’ın yapıtları genelinde durağan, sert bir çizgide; okuyucuya bir şey anlatmaktan ziyade bir şeylerin farkına varmasını bekler bir edadadır. Eserlerinde bireyin yalnızlığına hakimdir. Eserleri her ne kadar öz yaşam-öyküsel olsa da her şey parça parça ve flu bir kare olarak görünür. Onun hakkında net sayılabilecek nadir şeylerden biri anne ve ağabeyinin onda yarattığı yıkımdır muhakkak. Annesi ondan “Benim küçük zavallım…”  diyerek bahseder. Ailesi için Marguerite küçük, zavallı ve sapkın bir kızdır. Duras annesinin ağabeyine olan abartılı ilgisinden her zaman öfkeyle söz eder, bu öfke ağabeyinin ölümünü isteyecek kadar yoğunlaşır kimi zaman:  “Ağabeyimi öldürmek istiyordum, onu öldürmek, bir kez haklı olmak, onu ölü görmek istiyordum. Sevgisinin simgesi bu oğlu annemin yanından ortadan kaldırmak istiyordum, özellikle küçük kardeşimi korumak için.”  Bahsedildiği üzere Duras ailesinde yalnızca küçük kardeşine karşı saf bir sevgi besler. Onun dışında hayatındaki hiçbir erkeği bu denli saf bir sevgiyle bağlanmaz. Babasını erken yaşta kaybetmesi ve ağabeyinin olumsuz taraflarının baskınlığı onun dünyasındaki erkek figüründe belirleyici rol oynayarak eserlerinde erkeğin her zaman zayıf, silik bir görüntüsü olmasına yol açmıştır. Bundan sebep kimilerince feminist olarak da tanımlanan yazar, esasında  sevgiye duyduğu özlem ve sevgisizliğe duyduğu öfkenin harmanıyla olağan bir tavır sergilemiştir.

annesi-ve-kucuk-kardesi-ile-marguerite

Küçük kardeşi ile Marguerite

marguerite-duras-annesi-ile

Annesi ile Marguerite

1929, Ho Chi Minh City, Vietnam --- French writer Marguerite Duras with her brothers Pierre and Paul, and friends. --- Image by © Collection Jean Mascolo/Sygma/Corbis

marguerite-duras-5

Onu okurken onun yanında olmamak imkansız bir hal alır, zira kullandığı dil okuyucuyu eserin içine çeker ve onun sathında buluruz kendimizi. Ağabeyine duyduğu öfkeyi de, kardeşine duyduğu sevgiyi de paylaşırız Duras ile birlikte. Belki de bundan dolayı Duras’ın eserleri okuyucusunun zihnine silinmez izler armağan eder. Bu samimiyetle birlikte ilginç bir şekilde ipleri elinden bırakmaz yazar. Kontrol her daim ondadır, onu okumak daha çok bir seçimdir. Kelimelerin sizde bırakacağı izleri kabul etmekle başlayan bir seçim. Kelimeler karşımızda yıkılmaz kaleler gibi durur, yapacağımız tek şey kabul etmektir. Kaleleri, harabeleri, hiç olmayanı dahi kabul etmek. Çünkü yazarın kelimelerinden daha büyük dayanakları vardır, okuyucunun asıl aşamadığı duvar da elbet budur; sessizlik. Eksiltinin etkisi sebebiyle okuyucu her zaman yazarın bir gömlek üstün olduğunun farkındalığı ile çevirir sayfalarını. Lakin bu durum okuyucuyu gocundurmaz, çünkü bu bir baskı değildir, aksine okuyucunun zihnine verilmiş bir özgürlüktür. Yazar çözüm üretmez, yalnızca anlatır; okuyucu sonuç beklemez, yalnızca dinler. Duras acının ancak böyle anlaşılabilir olduğuna inanır, acı ancak taşınır ve hazmedilirse üstesinden gelinebilir. Teselli aramak gayesinde değildir, yazmayı sadece hazmetmesine bir araç gibi görür. Bu tavır sinemadan da geri kalmamış sinemanın kapitalizmin yarattığı -izin verdiği- ölçüde gelişen çemberinin dışında işler yapmasına destek olmuş, sanatı faşizmden kurtarmanın kendince yollarını aramıştır. Tekdüzeliğe, insanın kendine yabancılaştırılmasına, çerçevelerinin içine hapsedilmiş zihinlere gerek siyaset gerek sinema gerek edebiyat dünyasında başkaldırmaktan hiçbir zaman korkmamıştır Duras.

marguerite-duras-6

marguerite-duras-7

marguerite-duras-1

”Ona öylesine vurmalı ki fışkırtsın gerçeğini, utancını, korkusunu; dün onu ulaşılmaz, erişilmez, dokunulmaz kılan sırrını.”

O her zaman sıradanlığın güzelliğinden beslenir, durağanlığıyla başkaldırır; yalnızlığın naifliğini görür, acının yıkıcılığını bilir.

Üstünden geçen onca zamana rağmen eskimeyen, güzelliklere ilham olan tüm yaşamlara saygı ve sevgiyle.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
‘Bir kişiden fazlayım, iki kişiden az’ Şizofreni/Berzah

Bir bedende kaç kişiyiz? Gözlerimizi kapadığımızda benliğimiz bize ne kadar yakın? Hayatınızı bir kâbusun içinde sürdürdüğünüzü düşünün, başka bedenlerle savaş...

Kapat