Her Kadının Gönlünde Bir Faşist Yatar / Sylvıa Plath

Bedenine, ruhuna, şiirine acıyı yükledi Sylvıa. Onun sözlerinde yankılanan acı, yıkıcı sese dönüşüp bağrımızda sıkışıp kaldı. Çünkü en dipte olana, yaraya ses etti. Tekinsiz bir ruhta gezip durdu otuz yıl boyunca. Ait olamadı hiçbir yere.  Hâkim olan düzene – iktidara alışamadı, direndi. Ve beslendiği dibe, köklerine bıraktı kendini…

Dibi bilirim diyor. En büyük kökümden bilirim onu:

Seni korkutur.

Ben Korkmam oradan; ben oraya gittim.

 (Karaağaç)

Sylvıa Plath’ın şiirlerinin yer aldığı ‘Ariel ve Seçme Şiirler’ adlı kitapta; isyan ve acı üzerine işlenmiş dizelerin hâkimiyetiyle karşılaşırız.   Dizlerde yer alan isyanın temelinde, otoriter bir baba ve yasaklar koyan bir Tanrı’nın varlığı hissedilir.

Tanrı değil bir gamalı haçsın

Öyle karasın ki hiçbir gökyüzüne geçit vermezsin,

Her kadının gönlünde bir Faşist yatar.

Suratına yer tekmeyi, hayvan

Senin gibi hayvan, hayvandır kalbi.

….

Bir kazık saplı şişko kara kalbinde

Hatta köylüler bile sevmediler seni

Üstünde dans edip tepiniyorlar şimdi.

Sen olduğunu hep biliyorlardı.

Baba, babacığım, alçak herif, seninle işim bitti.

(Babacığım)

Atmışlı yılların eril zihniyetiyle mücadele etmek isterken, toplumun kıskacı altına alındı bedeni. Özgür ruhlu bir kadın olarak ‘varlığının sesi’ olmak istedi Sylvıa. Ne yazık ki annelik ve eş gibi iki rolün eşiğinde buldu kendini.

Sarıp sarmalıyorlar beni, paçavra şallar,

Soğuk soykırımlar.

Erik gibi kaynak yapıyorlar bana.

Kalsiyum dikitlerinden

O tandık mağara, tanıdık yankıcı.

Semenderler bile beyazdır.

Şu kutsal herifler,

Ya balıklar, balıklar-

Tanrım! Buz kalıpları

(Nick ve Şamdan)

Babasının Alman oluşundan mıdır bilinmez, hep bir Yahudi benzeşimiyle kendini tanımladı. Değersiz görülen, yok edilmek istenen bir kadının benliğini taşıyordu bedeninde.

Kâğıt üstüne ağırlık.

Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis

Yahudi keteni, en incesinden.

(Lady Lazarus)

Sylvıa’nın birkaç kez intihara başvurması sonrasında, kimi çevreler onu güçsüz ve aciz olarak nitelendirdi. Ancak o ölümü dahi sanat haline getirip, bir başkaldırıya dönüştürdü.

Ölmek,

Her şey gibi, bir sanattır.

Bu konuda yoktur üstüme

(Lady Lazarus)

Ölümünden kendisi gibi şair olan eşi Ted Hughes suçlansa da asıl olan; küçük bir kız çocuğunun baskı ve korku içirişinde büyümesinde yatıyordu. Annesi, küçük yaşlardan itibaren Sylvıa’yı başarılı olmaya zorlamış ve küçük bir kız çocuğunu bir buhranın içerisine sürüklemişti. Belki de bu nedenle bir yazısında korkunun gücünden bahsedecekti Sylvıa. “Tıpkı, çok eski bir ayinde söylendiği gibi: Sevilecek tek şey, Korku’nun kendisidir. Korku’nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır.” (Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı) Romanlarında dahi eril bir düzende başarılı bir yazar olmaya çalışan kadınları anlatırken, toplumun baskılarına yenik düşmüştü. Annesi dahi romanının toplatılması için birçok çevreye haber yollamıştı. İlk acısı belki de buydu. Feminist tarzda yazdığı romanı, bir anne bir kadın tarafından toplatılmak isteniyordu.

Her şeyin avucumdan kayıp gitmesine göz yumdum,

Adıma ve adresime

İnatla asılmış otuz yaşında bir yük gemisiyim.

En sevdiğim yakınlarımdan kopardılar beni.

Yeşil plastik el arabasında ürkmüş ve çıplak

…           

(Laleler)

62-63 yılları arasında yalnız ve hastaydı Sylvıa. Küçük dairesinde çok üşüyordu ve hep sıcak ülkelerin hayalini kuruyordu. “Cansız ve beş parasızım…” Hastaydı ve sabahları dört saat kendine ayırıp şiirlerini yazmaya çalışıyordu.

Hiç çiçek istemedim, tek istediğim

Yatmak, avuçlarım açık ve içim hepten kof.

Ah öyle özgür, öyle özgür oluyor ki insan, bilemezsiniz…

(Laleler)

Bir taraftan anne- babanın, eş ve toplumun yarattığı kadın imajıyla baş ederken, şiirlerine ölümün ağırlığı geldi.  Ölümü sıkça işledi Sylvıa, hatta bir bedel biçti bunun için kendine. Her şeyin bir bedeli vardı bu hayatta, yaralarına bakmanın bile bir bedeli vardı. O da bu bedeli bedenine yükledi.

Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı

Dinlemenin bir bedeli var

(Lady Lazarus)

 

1963 yılı yaklaştığında, içinde bulunduğu fanusu yıkarak acılarıyla gitti Sylvıa. Ted Hughes’in yüreğinde açtığı yaralara ise tek dizesiyle ses etti: Karşılaşamayacağız bir daha, şu Zen cennetinde bile senin… Şairin bilinen son şiiri ‘Uç’ta ise; yine kutsal bir direngeçlikle anlatılan ölüm ve çocukluğunun yaraları hâkimdi.

Büsbütün olur kadın,

Ölü gövdesi

Başarının gülümsemesi taşır,

Bir Yunan zorunluluğunun yanılsaması

Akar sarındığı çarşafın kıvrımlarında,

Çıplak

Ayakları “Buraya kadarmış, bitti”

Der gibidir.

Her cansız çocuk, beyaz bir yılan,

Kıvrılmış yatmaktadır,

Şimdi boş, küçük süt şişelerinde.

Katlamış onları

Geri koymuş bedenine

Bir gülün yaprakları kapanırcasına

Bahçe kaskatı kesilip renkler kanadığında

Gece çiçeğinin tatlı derin boğazlarından.

Kemikten başlığının altından öyle bakan

Aya göre hava hoş.

O böyle şeylere alışıktır.

Çatırdar karaları ve sürüklenir.

 

Sevil Ateş
MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

1 Comment

  1. Hamit Portakal

    06 Haziran 2017 at 12:38

    Bir başka hayatta Sylvia, bir başka hayatta…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Kadınsız Erkekler | Haruki Murakami

“Bir gün sen de kadınsız erkeklerden olacaksın. O gün en ufak bir uyarı, küçücük bir ipucu vermeden; önsezi olarak hissettirmeden...

Kapat