HER ŞEY YİTİRİLİR Mİ? PEKİ YA MUTLULUK? – CANLI MAYMUN LOKANTASI 

 “Benim için tiyatro, insan yaşamına bütünlük verme çabası.” diyen Güngör Dilmen,  yazarlık sürecinin nasıl başladığını şöyle anlatır: “18 yaşımda uzun, manzum masalım Mavi Orman ile başladım. Bir türlü bastıramıyordum. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönder dediler. ‘Yayımlanması dileğiyle…’ diye ekle bir dilekçe gönderdim. Aylar sonra bir cevap geldi: Eserinizi önce kitap halinde bastırın, sonra bize gönderin, inceleyelim!” Yazar belki bu sürecin içinde yılmamasıyla onu Güngör Dilmen yapan yıllara tanık olmuştur. Daha sonra altı arkadaş Batak adlı yayın evini kurup kendi kitaplarını basmışlardır. Dilmen, birçok yerde tiyatro dersleri verir; bu süreci “Gençlerle bir şeyleri paylaşmak beni yazarlığın yalnızlığından kurtarıyor.” diyerek açıklar.  

“Tiyatro, edebiyat türü değildir.” söylemlerine inat Güngör Dilmen şöyle der: “Tiyatro oyununun iki tür yaşamı var. Sahne üstünde seyredildiği gibi kitap olarak da okunabilmeli. Tiyatro edebiyat değildir, diyenler çıkıyor. Ben tiyatronun saygın bir edebiyat türü olduğu inancındayım. Ülkemizde oyun okuma alışkanlığı yok.”  

Dilmen, mitolojik ve tarihsel ögelerden beslenerek çağının eleştirisini yapar. Bazen akla hayale sığdıramayacağımız şeyler, gerçeküstünün bütün boyutlarıyla hazmedilir.  

Yazarı Gerçeküstü Şeylere Yönelten Neydi? 

“Çok doğal, çok sıradan olan şeyler beni kimi zaman şaşırtabiliyor. İlk gençliğimde bir gün sedire uzanmış yatıyordum, battaniyenin öte ucundan çıkan çıplak ayak parmaklarım bana çok garip, gülünesi gelmeğe başladı. El parmaklarıma hiç benzemiyorlardı! Kendi gövdemin doğal bir parçasını yadırgıyordum. Ayak Parmakları diye o kısa oyunu yazdım. İnsanoğlu kendi gövdesinin bir bölümünü yadırgayabiliyorsa, kendine yabancılaşabiliyorsa ötesini siz düşünün. Bu ruh haline ‘alienation’ (Alm. Verfremdungseffekt) dendiğini çok sonra öğendim. Yani dolaysız olarak önce kendim yaşadım. 

1961 yılında Amerika’da Hong Konglu bir üniversite öğrencisi, o ülkede canlı maymunların beyinlerinin yendiği özel lokantalardan söz etmişti. Görüntü çivi gibi beynime saplandı, acı veriyordu. Ondan kurtulmak için bu oyunu yazdım diyebilirim.” Güngör Dilmen kendine yabancılaşmış bir kişinin dünyaya yabancılaşmasını yadırgamaz ve oyunlarını da bu doğrultuda yazar. Bunlardan biri de 1962 yılında kaleme aldığı Canlı Maymun Lokantası’dır. 1963 yılında halk evlerinin, ilk oyun yazarımız Şinasi Efendi adına bir perdelik oyunlar için koyduğu ödülü kazanmıştır. Günümüzde de birçok kez seyirciyle buluşmuştur. 

Oyun bir perdeden oluşmaktadır. Evli bir çift olan Mr. ve Mrs. Jonathan’ın balayılarını geçirmek için Hong Kong’a gitmesiyle başlar. Yeni evli çift, maymunların kafasının tıraş edildikten sonra kesilip masanın tam ortasına konularak beyninin yendiği bir lokantaya giderler; fakat lokantada yemek için merakla bekledikleri maymun kaçar. Bu bölümden sonra olayın trajik boyutu başlar. Kapitalizm denilen olgu da burada devreye girer, ozan Bay Wong kendi beynini teklif eder.  

Doğu’nun temsilcisi olarak düşünebileceğimiz Bay Wong, Batı’nın temsilcileri olan Mr. ve Mrs. Jonathan’a bu hunharca ziyafeti vermeyi kabul eder. Hayatın birçok gereğinden vazgeçip yaşadıkları duruma duyarsızlaşan bu gruba, simgesel olarak baktığımızda Bay Wong, Doğu’nun aydın tipidir; fakat bu aydın kafa, zenginliğin, paranın karşısında fazla direnemeden diz çökmek durumunda kalır. Belki de “varoluş özden önce gelir” tezinin eylem haline bürünmüş kısmıdır. Yaşamak zorunda olduğu bir kültür devinimi içindeki Wong, bu sancılara artık bir çare bulamadığında beynini yok etmekle/satmakla ondan kurtulmayı dener. Çoo adlı karakterin “yeni bir doğuş” olarak gördüğü bu karar, bir nevi Doğu’nun Batı karşısındaki yenilgisi, belki de intiharıdır.  

Dışavurumcu tiyatronun örneği olan Canlı Maymun Lokantası; akıldışı, aşırı olayların merkezine tinsel bir başkaldırıyı yerleştirir. Dışavurumcu tiyatroda oyunun gerçek kahramanı yazardır, onun sözcülüğünde kahramanlar vücut bulur. O kahramanlar ise sözsüz oyunculardır. O sözsüz oyunculardan biri olan Mr. Jonathan, zengin bir tüccar olarak karısına şaşalı zenginliği sunar. Bu zenginlik içinde her şeyi kabul eden bir adam karşımıza çıkar. O kabul edişlerinden biri de karısının paravanın arkasında, Çoo ile olan sevişmesidir. Karısı bu olayın ardından hiçbir şey olmamış gibi kocasının yanına gelir. Mr. Jonathan ise karısına dönüp “Her şey mutluluğumuz için…” sözünü yineler ki bu söz, oyun boyunca ara ara tekrarlanır. Mutluluk bu muydu? Bütün değer yargılarının unutulmaya yüz tutması mıydı?  

Oyunun son sahnesinde insanlığından vazgeçenler,  Bay Wong’un hazin bekleyişine hiç aldırmadan kahkahalar arasında masanın başında ellerinde çatallarla beklerler. Aniden bir sessizlik oluşur ve Bay Wong’un bağırtısı, masadakilerin sevinç ve korku çığlıkları arasında oyun son bulur. Dilmen, gerçeklik barından bu hikâyeyi “kamu spotu” gibi vererek aslında hiç açılmayan perdenin arkasındakileri bizlere gösterir. Yitirişlerimizi… 

“Batı ile Doğu’nun uç kişilerinin çatıştığı Canlı Maymun Lokantasında bütün insanlık yargılanarak yerden yere vurulmakta; yazarın keskin alayından, ağır, karanlık taşlamasından kendini kurtaran pek kalmamaktadır.” Doğu’nun bir felakete sürüklendiği sırada, Batı insanlığını yitirir. Oyunun sonunda bir insan kaybedilir, fakat bu kaybedişten kimse payına düşen üzüntüyü yaşamaz. Her şeyin tüketildiği dünyada artık insan da tüketilmeye başlar. Teknik bakımdan öne geçen Batı, ne yazık ki ruh bakımından sınıfta kalır. Bu oyunda Güngör Dilmen, kapitalizmin köleleştirdiği insanları yargılamakta ve eleştirmekte, kapitalizm ve endüstrileşmeyle yitirilen etik değerleri sorgulamaktadır.  

Mutlaka Bakınız  Sanatın Şehirdeki Ayak İzleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Quentin Tarantino’nun Parlayışı ve Sinema Anlayışı

90’lı yıllarının başında sinema camiasına bodoslama dalan ve yerleşmiş sinema anlayışını adeta yerle bir eden usta yönetmen Quentin Tarantino, İtalyan...

Kapat