Heykelin Çizgi Hali: Alexander Calder

Geçtiğimiz hafta Sanat Karavanı ekibi olarak Londra’daydık. Ayağımızın tozuyla uzun zamandır sanat kulislerini meşgul eden Alexander Calder sergisinde soluğu aldık. Sergi Londra’nın en önemli modern sanatlar müzesi Tate Modern’deydi. Sanatçı kadar bu sanat ve kültür merkezinin sanatseverler için ne kadar önemli olduğunu belirtmek isteriz. Thames Nehri’nin kenarında, St Paul’s Katedrali ile bakışan ve Milenium Bridge’e olan yakınlığı sayesinden nehrin iki yakasındaki ziyaretçilerin kolayca ulaşabildiği Tate Modern’in çevresinde azıcık dolaştık. Daha Tate Modern’e girmeden sanat sizi çevrelemeye başlıyor. Adının “Mr. Snowy” olduğu söyleyen bir sokak sanatçısının reggae performansı eşliğinde Tate Modern’in kapısına geliyoruz.

Binanın mimarisinin oldukça dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz. Sanatı modern haliyle içeren bu merkezin dış görünüşüne modern demek biraz zorlayıcı olur. Tate Modern’in büyük sütunları Londra’nın mimari örtüsünün büyük bir kısmını içeren İngiltere’nin Endüstri Devrimi sonrası yapılarını anımsatıyor. Kullanılan tuğlaların renkleri ve sıralanışı Tate Modern’in kapısında bir üretim bacası varmış hissi uyandırıyor. Bu oluşum bilerek mi yapıldı bilinmez ama Tate Modern’in Dünya’daki modern sanata olan katkıları düşünülürse binanın mimarlarının sanatı alegoriyle selamladıklarını söylemek yanlış olmaz.

Gelelim Alexander Calder sergisine. Sergi biletlerini bizim gibi önceden almayanlar için kapıdan satılanların oldukça pahalı olmasına rağmen sergi salonu tıklım tıklım. Tate Modern sanatçının eserlerini salonu on bir odaya bölerek  sergileme kararı almış. Bu durum ziyaretçilerin bir eser karşısında zaman geçirirken yaratacağı yoğunluğunu gözle görülür şekilde azalttığı gibi aynı zamanda yazarın sanat yaşamında nasıl olgunlaştığını fiziksel ortamın avantajını kullanarak anlaşılması kolay bir hale getirmiş. Diğer bir değişle Alexander Calder’ın 20. yüzyılın kabul edilen en iyi ve yenilikçi heykeltıraşlarından biri olduğunu anlamak amatör sanat takipçileri için bile kolay hale getirilmiş.

Ziyaretimize birinci odadan başladık. Calder, hem daha önceki hem de çağdaşı heykeltıraşlar gibi eserlerini taşa, bronza ya da tahtaya oyarak yaratmıyor. Verdiği radikal bir kararla metal telleri bükerek sanatını icra ediyor. Kullandığı materyal yapısı gereği hacmi bir taş, bronz ya da tahta kadar fazla olmasa da ortaya çıkan eser yine üç boyutlu oluyor. Calder’in heykellerinin güzel yanı ise eseri birden fazla açıdan keşfedebilmeniz. Tavandan asılan tel heykellerin gölgelerinin farklı, aşağıdan bakılınca farklı, uzaktan bakılınca farklı, profilden bakınca farklı görünüşleri var. Aynı zamanda tavandan asıldıkları ve hafif bir maddeyle yapılan eserler azda olsa hareket ediyor. Sanatçının eserlerine kazandırdığı hareket kabiliyeti sayesinde heykel sanat dünyasından çok yeni ve dikkat çekici bir tanım kazanmış diyebiliriz.

Üçüncü odaya ilerlediğimizde çok sıra dışı bir koleksiyonla karşılaştık. “Cirque Calder” başlığı altında sergilenen bu eserler sanatçının tel heykellerden yaptığı bir sirk gösterisiydi. Duvarda sanatçının yaşarken takipçilerine, heykellerini kukla gibi oynayarak sirk gösterisi yaptığına dair bir belgesel film dönüyordu. Filmde kullanılan her eserle aynı odanın içinde olmak oldukça heyecan verici olduğunu söylemeliyiz. Dışardan narin bir görünüşe sahip olan heykellerin aslında birer manuel makina olduğunu görmek bizi hayrete düşürdü. Sanat eserlerine dokunmanın yanlış bir davranış olduğunu bilmesek, Calder gibi bir deneme yapmak isterdik.

Yedinci odaya geldiğimizde duvarda ilginç bir yazı bizi karşıladı: “1939 yılında Alexander Calder ünlü New York Panayırı’nda iş ve girişimcilik kutlamalarına katıldı. Sanatçı üç adet balerin modeli tasarladı ve bu modellerin minyatür sahnede birbirinden bağımsız olarak dönmesi sonucu bir koreografi ortaya çıktı. Aynı zamanda Edison binasında sergilenmek üzere sanatçı aynı zamanda on dört çeşmenin birlikte çalışmasıyla ortaya çıkacak bir bale gösterisi daha tasarlamıştı ancak  bu hayali hiç yerine getirilmedi. Calder’e göre bunun sebebi mühendislerin onun fikrini gerçekleştirilebilecek kadar enteresan bulmamalarından geliyordu.” Kim bilir belki sanatçının bu sergi girişimi zamanımızın mühendislerinin  dikkatini çeker ve bizde Calder’ın bir yenilikçi eserine daha şahit oluruz.

Son olarak on birinci odaya geldik ve serginin merakla beklenen parçasını görme fırsatı bulduk: “Black Widow( Karadul)”. İlk olarak Brezilya Sao Paulo’da sergilenen bu eserin oldukça ilgi gördüğünü söylemeliyiz. Tavandan yere sarkıtılan, yaklaşık 3.5 metre boyu olan, metal parçaların farklı biçimlerde kesilmesiyle yaratılan bu eser ziyaretçilerin hareket, mekan ve dinamik algısıyla oynuyordu. Black Widow ‘u nereden incelerseniz inceleyin sergilediği odadan tutun siyah rengine kadar birbirinden farklılık gösteriyordu. Şekli gereği soyut olan eser, her bir ziyaretçi için farklı çağrışımlarda bulunuyordu. Kimi eseri bebekliğinde uyuması için tavandan sarkıtılan objelere benzetirken, kimi savaşta eserin yanmış bir ağaca benzediğini söylüyordu. Olur da 4 Nisan 2016’ya kadar sizin de yolunuz Londra’ya düşerse Tate Modern, Alexander Calder sergisine uğrayın ve Black Widow’un sizin için ne çağrıştırdığını bizimle sosyal medya ağlarımızdan paylaşın.

Alexander-Calder-1

Alexander-Calder-2

Alexander -Calder-5

Alexander-Calder-3

Alexander-Calder-4

Alexander-Calder-7

Alexander-Calder-6

Alexander-Calder-8

Alexander-Calder-9

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgi Aslı Bulut

Bilkent Üniversitesi üçüncü sınıf İletişim ve Tasarım öğrencisiyim. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yandal yapıyorum. Elime geçirdiğim her fırsatta dünyayı geziyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Oscar Ödüllü Daniel Day-Lewis’ten Yeni Film!

Oscar ödüllü İngiliz oyuncu Daniel Day-Lewis, yeni bir filmle izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Filmin yönetmenliğini Daniel Day-Lewis'in daha önce There...

Kapat