İçimizdeki Yaraların Acısı Dinmeyecek Başımı Alıp Gidiyorum- Bilge Karasu

Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek, ışıklar yanmayacak bir süre. Ne çukur da ne düzde. Tepelerin aydınlığı, bir süre, yeter gibi görünecek herkese. Sonra tepeler de karanlıkta kalacak. Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde. Karanlığın gerçekliğe benzer tek yanı, konuşabilmesi olacak. İki kişi arasında… Sonra soyunmağa başlayacak insanlar. Gecenin açtığı yaralar biraz daha acısın diye.

Gececilerin kitabıdır bu, bireyin benlik karmaşasının anlatıldığı; toplumsal dinamiklerin, edebi ve felsefik içeriklerle dolu olduğu bir roman. Bilge Karasu’nun ‘Gece’ adlı kitabı, düş ile gerçek arasında, birey ile toplum arasında, gece ile gündüz arasında zıtlıklar üzerine kurulu birer metin niteliğinde. Metin ya da metinler diyorum çünkü alışageldik roman dizgesinin ötesinde bir anlatış. Edebi kelimelerin felsefik sorgulamalarla buluştuğu bir kitaba, tek başına roman demek belki de biraz haksızlık olur.

Bilge-Karasu-Gece

Bu topraklarda atların koşması için insanın anısının yerden de, gökten de biraz daha silinmesi gerekir.

Bir gün gelir, sözcüklerin büyüsünden sıyrılmamız gerektiğini anlarız hepimiz. Yüce duyguların, kalıptan çıkmış düşüncelerin büyüsünü işler kılan sözcüklerin büyüsüne kapılmaktan vazgeçmemiz gerektiğini. Belki de insan, az konuştuğu ölçüde, diline aykırı da olsa birçok anlam yüklüyor.

Egonun kişide yarattığı yüceliği ve sonra sürüklediği hezeyanı anlatırken Karasu, biat kültüründen beslenen topluma da ses ediyor.

İnsanı en yüksek yerleştirmekten, hayvanlardan, bitkilerden, sulardan, dağlardan çok önemli olduğuna, her şeyin insan için yaratılıp insana kulluk etmesi gerektiğine inanırmış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Belki o zaman insanın hayvanla, bitkiyle, suyla, dağla, taşla birlikte bir anlamı olduğunu, olabileceğini anlar, belki o zaman insana saygı duymasını başarırız… Bir insanın bir insanı vurması, öldürmesi, genellikle öfke, korku, ya da baskıyla açıklanan, açıklanmak istenen bir iştir. Öfke, korku, baskı kolaylıkla birbirine dönüşür, birbirinin kılığına girer; dışarıdan geleni içten, içten geleni dışarıdan gelirmiş gibi gözükür. Benin, benliğin altta kaldığı duygusunun, birer görünümüdür üçü de.

Bilge-Karasu-Gece

Direngeçlikten uzak, hayatta kendi savaşını oluşturamamış insanlar, Karasu için bir yıkımdan fazlası değildir.

Yenilmeği, eğilmeği, ezilmeği kabul eden insan, insan değildir gözümde. Bir alt yaratıktır. Bu yoldaki inancımın içtenliğine, gücüne, sürükleyiciliğine güvenmeseydim, Güneş Hareketi’nin ileri gelenlerini de bu içtenliğe, bu güce inandırmasam, onları sürüklemeseydim burada mı olurdum bugün? Mızıkçı derlerdi bana çocukken. Varsın desinler derdim. Dövülürüm, öldürülürüm ama yenildiğimi kabul etmem.

Karasu, toplumdaki çıkmazlardan, ikiliklerden, çıkarcı dostluklardan bahsederken umudu daima diri tutuyor.

Bir anlamda herkes düşman. Düşmanım. Düşmanımız. Ya da günü gelince düşman olabilir. Örneğin, kendi arkadaşlarımız, yandaşlarımız… İşkil, kuşku, yaşamamızın temeline koyduğumuz harç olmalı; yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı. Gene de bilmeliyiz ki bu dünya da bizi aldatmayacak üç beş kişi vardır. Her işkilin, her kuşkunun vurulacağı denektaşı; her eylemi, her gücü üzerinde bileyeceğimiz bileği taşı; her umudu ayakta tutacak kilit taşı birkaç kişi. Vur deyince onlar, vuracağız; öl deyince öleceğiz; yaşa deyince yaşayacağız. Bu kişiler, yalnız bizi değil, bütün dünyayı ayakta tutacak…

Bilge-Karasu-Gece

Paranın aile ve toplum üzerindeki kaçınılmaz rolü, Gece’de de karşımıza çıkıyor. Yazarın kitaptaki it benzetmesi; Sartere’ın ‘it’ le kurduğu bağdan farksız değildir. İtilip, hor görülen her çocuğun hikayesi yer alır burada.

Aileler, paralarıyla dünyayı ellerinde tuttuklarına inanır, bizleri de etli kemiklerle beslenecek it sayar. Oysa günü gelince, ite döneceklerini bilmezler. Ama çocuklar için bizler, farkına bile varılmayan, öteden beri bildikleri yerde duran bir dekoruyuz. Sahneyi genişletmek istedikleri zaman bir dokunuşta yana alacakları… Öyle olmadığımızı kendilerine anlatmak için biraz daha bekleyeceğiz. Hareket, babaları değiliz biz.

Acılarını yarıştıran, kendi acısını bir başkasının çektiği acıdan üstün gören insanın egosu, vicdani alanda ne kadar kıymete biner bilmem.

Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterilebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel özelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. Kıskançlığımızı, benzemezliğimizi,  indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de, en çok bu alanda küçükseriz. Karşımızdakinin tıpatıp aynı acıyı, aynı ağrıyı çektiği bir aygıtla saptanıp gösterilse, bu davranışımız, bu tutumumuz değişir mi sanmam.

Bilge-Karasu-Gece

Karasu, gece ile gündüzün tezatlığı üzerine sorgulamalar yapsa da; yazar burada bir zaman dilimi seçmekten çok, zamansızlık üzerine bir dilemma oluşturmak ister. Gece’de, Karasu dipnotlar ile okuyucuyla konuşmaya başlar. Yazarın okuyucu ile konuşması, kişide “ neler oluyor” dedirten bir şaşkınlığın içerisine çekiyor. Üstelik, yazarın hikaye devam ettikçe ürettiği yeni kelimler, karmaşayı daha da arttır. Okuyucu, metinler ilerledikçe birçok karakter arasında sancı çekmeye başlarken Bilge Karasu’nun yazar kimliğinin ötesinde konuşmaları; bizim düşüncelerimize, sorularımıza cevap verir nitelikteki.

Uzatıyor, dolaştırıp karıştırıyor muyum lafı? Şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şey yok. Geçişin sertliği, çarpıcılığı, istediğim bir şey mi? Oysa tasarladığım çeşitli izleklerden ancak birini sezdirebildim şimdilik. Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, kararlaştırmak gereği var…

Bilge-Karasu-Gece

 

Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana “ben” diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği, ya da alışagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçü de yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu.

Oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.

Gece-Bilge-Karasu

Sevil Ateş
MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Çocuksu Duyguları Kuşların Dilinden Anlatan Roman ‘Kocaman Kalpli’ Okurlarla Buluşuyor!

Ödüllü Fransız yazar Jo Hoestlandt’ın dilimize kazandırılan son romanı Kocaman Kalpli, Günışığı Kitaplığı etiketiyle yayımlandı. Thomas Baas’ın resimlediği kitapta Hoestlandt,...

Kapat