İmparatorluklar Yıkılır da Tek Bir Dize Ayakta Kalır “İkinci Yeni”

Şiir ne biliyor musun? Bir an ve bütün bir tarih tadı, insan girişimi, mutluluk çelişkisi, hüzünlü bir dönence, Evreka, bir tohum patlaması, hayatın köpüğüdür; çağın, hayatın, bütün bilgilerin, şu silinmez sanılan bilinçaltının bile…
her şey yıkılır, biter, terk eder, zaman bile geçmişi işaret ederken yoktur, her şey silinir; haritalar, nehirler, piramitler, çöller ve Afrika bile… sular, kederler, gözyaşları, sevinçler, her şey ölür; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insan, güzel atlar, İsmail abinin babası, mavi balinalar, kuş sesleri…ve hatta karıncalar bile! ölürler. Her şey biter her şey, şiir öyle mi şiir, bittiğinde noktası yanındadır ve dizeleri ayaktadır, hafız duy bunu, imparatorluklar yıkılır da tek bir dize ayakta kalır!

Böyle anlatıyordu şiiri Cemal süreya…  İkinci Yeni şairlerinin şiirleri hep öyle olmamış mıdır? Her şey yıkılır ama İkinci Yeni şairlerinin dizeleri hep ayakta kalır.

 

Cemal Süreya

Ülkü Tamer onun için şu dizeleri yazmıştır:

Tanrı

Bin birinci gece şairi yarattı,

Bin ikinci gece cemal’i,

Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,

Başa döndü sonra,

Kadını yeniden yarattı.
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli´den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek pasajı´nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

(Üvercinka)

 

Eşdeğeriyle yanyana yürürken

Cehennem sokağında birey olmak,
Ve en inceldikten sonra
İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.

Saat beş nalburları pencerelerden
Madeni paralar gösteriyorlar,
Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
(Eşdeğeriyle Yan)

 

Turgut Uyar

Şiir-kelime ilişkisi hakkında Uyar, kendi kuşağını çok etkilemiş olan Mallarme’den farklı düşünür. Mallarme dizeyi, birçok kelimeden oluşan hususi bir dalgalanma olarak tanımlamıştır. Kelimelerin dize içindeki istifinde daha çok musikiye (İç ahenk/deruni ahenk)e, yani “ses”e önem verdiğini belirtmiştir. Turgut Uyar ise, onun aksine kelimelerin söz değerine yani anlamaların sağlamlığına itibar ettiğini söyler.

Şiirde şairaneliğe hep karşı oldum. Ama bir dönemin şairanesine, değişen dünyayla bütünleşen şiir, hayattan yola çıkan, her dönem kendi şairanesini yaratır. Kaçınılmaz olgudur bu. Şairanelik sadece imgeler de sözcüklerde değildir takınılan tavırdadır birazda örneğin hecenin şairanesi gurbette hasrette aşk kırgınlıklarında idiyse garibin şairanesi kentli küçük adamın bulduğu ile yetinirliğinde bir bakıma vurdum duymazlığındadır.

 

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
(Göğe Bakma Durağı)

 

Bu kıvırcık ateşten yalanlar

300.000

Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı

Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök

Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma

Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum

Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor bilemezsin

Seni kentlere seni bankalar seni seni

300.000

Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep aklımdasın

Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın yetiştiremiyorum 300.000

Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları

300.000

Elimden tut beni acar balıklara alıştır

Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda

Gel anasız pencereme perde ol kurtulayım

 

Kalk ellerini yıka bize gidelim

Soyunur dökünür odalarda konuşuruz

Bir o kaldı

300.000

Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda ölmemek

Canımız çekerse sevişiriz dövüşürüz

300.000

Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü

Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın

Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam

 

Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum

Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden

Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma

Sen zenginsin alırım tükenmezsin

Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir

Boş ver kavgalara kuruntu  sorunlarına boğuntuya gelme

Ben adını demesem de anlıyorsun

300.000

Ü ç y ü z b i n

Cümbür cemaat aşka abanıyoruz

 

(Üçyüzbin)

 

Edip Cansever

Edip_Cansever

Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasındayım.

İnsanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.

Her birimiz sürekli tesadüfler yaratıyoruz farkında olmadan, başkaları da yaşıyor bu tesadüfleri… ve tesadüf, tesadüf olmaktan çıkıyor da, kimse bunu bilmiyor sanki. peki şöyle diyelim, yaşanmışlıklar mı bizi var eden, yoksa yaşıyor olduklarımız mı? Kimsenin dokunamayacağı, değiştiremeyeceği, olmuş ama var olmayan şey…
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki yaşanmışlıklar arıyor Cansever yaşanmışlıklarında; biz şehir insanları, şair olmanın ağırlığından yoksun şehir insanları arıyor muyuz bunları?
Hem istiyoruz, hem de memnun olmuyoruz kalanlardan..

 

“Yeşil ipek gömleğinin yakası

Büyük zamana düşer.

Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”

Cemal Süreya

 

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
o başkası yok mu bir yanındakine veriyor
derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.

(Yer çekimli karanfil)

 

Her yere yetişilir

Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

Çocuğum beni bağışla

Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer

İçimden öyle geldiği için değil

Ama hiç değil

Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın beyaz

Antebin kırmızı düzlüğüne benzer

Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir

Denize benzer ki dalgalıdır bakışları

Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına

Öylesine benzer ki

Ve avlularına

(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

Ve sözlerine

(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

Ve bir gün birinin adres sormasına benzer

Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne

Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına

Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına

Minibüslerine, gecekondularına

Hasretine, yalanına benzer

Anısı işsizliktir

Acısı bilincidir

Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan

Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir

Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.

Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden

Dirseğin iskemleye dayalı

— Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben —

Cıgara paketinde yazılar resimler

Resimler: cezaevleri

Resimler: özlem

Resimler: eskidenberi

Ve bir kaşın yukarı kalkık

Sevmen acele

Dostluğun çabuk

Bakıyorum da simdi

O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi

Biz eskiden seninle

İstasyonları dolaşırdık bir bir

O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar

Nazilli kokardı

Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası

Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında

Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

Kadının ütülü patiskalardan bir teni

Upuzun boynu

Kirpikleri

Ve sana Ahmet Abi

uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki

Sofranı kurardı

Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı

Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi

Çocuklar doğururdu

Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar…

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi

Umudu dürt

Umutsuzluğu yatıştır

Diyeceğim şu ki

Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler

Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi

Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

Çocuklar, kadınlar, erkekler

Trenler tıklım tıklım

Trenler cepheye giden trenler gibi

İşçiler

Almanya yolcusu işçiler

Kadınlar

Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi

Ellerinde bavullar, fileler

Kolonyalar, su şişeleri, paketler

Onlar ki, hepsi

Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler

Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri.

 

 

(Mendilim de kan sesleri)

 

 Ece AYHAN

Ece-Ayhan

Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

“İkinci Yeni (ben ‘Sıkı Şiir’ diyorum şimdi buna; o başka, ya da ‘Sivil Şiir’) 1950’lerden sonra, Türkçe’de, taşradan gelmiş ve çok genç parasız yatılıların oluşturdukları hiç beklenmedik, garip bir biçimde özgün, çağdaş, çağcıl ve önemli bir şiir ve bir düşünce ‘sıçrama’sıdır, yani 13/15 bir akım. Çok özgül anlamda belki de bir Mülkiye hareketi, hiç değilse ilginç bir Ankara şiir olayı.”

 

  1. Şiirimiz karadır abilerKendi kendine çalan bir davul zurna
    Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
    Taşınır mal helalarında kara kamunun
    Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridirAşk örgütlenmektir bir düşünün abiler2. Şiirimiz her işi yapar abilerValde Atik’te Eski Şair Çıkmazı’nda oturur
    Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
    Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
    Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridirDirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler3. Şiirimiz gül kurutur abilerDönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
    Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga’ya kaçan
    Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
    Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridirOğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

    4. Şiirimiz erkek emzirir abiler

    İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
    Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
    Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
    Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

    Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

    5. Şiirimiz mor külhanidir abiler

    Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
    Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
    Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
    Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

    Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

    6. Şiirimiz kentten içeridir abiler

    Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
    Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

    Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

    Mor Külhani

 

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

(Meçhul Öğrenci Anıtı)

 

İlhan Berk

İlhan-Berk

 

Cemal Sureya’nin kaleminden:

“hiyerogliflerde üçgen yüzlü kaplumbağalar olsaydı, “işte” derdim, “işte ilhan berk!” işte keops, işte sokak, işte atlas! gerçekten yüzündeki ve bedenindeki üçgenler giderek mısır piramitlerine benzetti onu.

“Şairlik bir çeşit dervişliktir. Yıllarca bir yer altı suyunu, yalnızlığını, unutulmuşluğunu, ezikliğini yaşayacaksın; bunu hiç yaşamamış gibi de alçakgönüllülüğünü elden bırakmayacaksın; yeryüzüne çıkma özlemini yitirmeden dayanacaksın; sonra bir gün, gün ışığını gördüğünde asıl da o zaman bir kıyıya çekilip bakmasını bileceksin.”

Ne zaman seni düşünsem

Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm.

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.

seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

“Ne böyle sevdalar gördüm
Ne böyle ayrılıklar”

 

Ben bütün çizgilerde oldum bütün o çizgilerde

Her sefer böyle geldi vurdu yasamama bir deniz

Aldi bir yasamadan bir yasamaya kodu nasil

Al bir çocuk vardi o korkularda o gecelerde

Büyük ulu sular yudu beni çokum artik nasil

Bir deniz size de gelir vurur elbet anlarsiniz

 

(Sunu)

 

 

“Bir bize mahsus değil

Dünyayı vazgeçilmez bulmak

Bir serçe tanırdım ki ben

Yüreğini yarıp baksaydınız

Bir gökyüzü bulacaktınız eminim

Eminim İstanbul’dan.” (Toplu Şiirler, s. 90)

 

Sezai Karakoç

Sezai-karakoç

Ona göre şair, şiiri soyutlamada bırakırsa eksik bırakmış olur, tamamlanması için şairin tekrar somutlaştırması yani soyutlaştırdığı şeyi tekrar yeni bir bağlama oturtması gerekir. Bunu da Diriliş kavramına bağlar.

Şair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli.”

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller

(MONA ROZA) 

 

 

IV

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkis’in

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin.

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgelendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca’da Emirgân’da

Kandilli’nin kurşunî şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş Kudüs (Meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında

Köle gibi satıldım pazarlar pazarında

Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında

Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır

Yoktan da vardan da öte bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

 

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

 

(Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine)

 

Ülkü Tamer

Ülkü-Tamer

Yazılmışım bir kere. Yazıyorum… Şiiri yazarken sadece o şiiri düşündüm, ne kuramları, ne birtakım kaygıları, ne de başka şeyleri… Şiirimin geldiği yolu da, gitmesi gereken yolu da düşünmedim. Sadece yazdım.”

Uçakları nedeyim
Gökkuşağı gönder bana
Senin olsun süngülerin
Gül dikeni yeter bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur, kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur, kardeş olur, kardeş olur eller bana.

Silahları nedeyim
Senim sevgim mavzer bana
Suya attığım çiçekler
bir gün olur döner bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur, kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur, kardeş olur, kardeş olur eller bana

Başkaldırıyorum

 

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısına
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

 

(Üşür Ölüm Bile)

 

İlhami Çiçek

İlhami-Çiçek

 

Üniversitede iken satranç turnuvasında birinci olacak denli iyi bir satranç oyuncusu olan İlhami Çiçek, ‘neden satranç?’ sorusunu şöyle cevaplıyor: “Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde.

Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, Öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.”

Uzun bir nehirdir satranç
Kıvrak ve uzatarak boynunu
Nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
Oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
Her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

Göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
Bir oyundur satranç

Evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
Artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
Tedirginlik doğal sayılabilir
Ancak
Yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
Kaçış kaçış kaçıştır

Çapraz özgürlüklerinde filler
Acılardan yapılmış bir alanda
Ne zaman ki esrirler
Yazsak defterlere sığar mıydı
Şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
Yerine göre piyon da bir tufandır
İçinde hep bir vezir sürekli mahzun
Düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır

Hüznü uçlarından dolanıp
Yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
Ürkek ama cesur ama sevimli
Açsa duyargalarını o tarihsel şiire
İyi bir oyuncu en çok atları sever

Sen ey atını kaybeden oyuncu
Bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu

Artık
Öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
Yeryüzünü kişnesin
Bizim atlar

2
Nicoldu onca oyuncu
Oyarak
Ette oyuk seyirmesinden
Oyun kurarlardı

Kaçıp da süleymandan
Kaf dağında otururdu
Anka nicoldu

O mağrur gemiler ki açıklarda
Güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
Suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
Kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
Helak oldular

Ün geldi ey iskender
Çok acaip gördün ömrün tükendi
Geri dön
Ürktü
Ki endişe
Dünyadandır ve hayal hiçtir
Sözü onun
…Avda
Yine geri dön bu son
Yoksa öleceksin gurbette
Dedi ses ve işitip ağladı
O koca İskender ki
Tuhaf matlar yapardı
Mat oldu olağan biçimde

Atık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
Kesin mat yok
İyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
Dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
Düşmana
Ölümün dehşetinden korkuludur

Eğilip o oyuncu
Uzatsa boynunu buyruğa

Taşlar sürüldüğünde
Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
Demek ki bütündür sallantıda
Demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
Cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
Aşk ve umut dağılmıştır
Doygun bir gece gibi günü kaplayan
Sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
O oylum oylum kabarık şiiri
Kaplayan
Bir şeyse buyruksuzluk
Taşlar sürüldüğünde
Alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk

Çağı binip
Cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
O beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
Tutup üzengisinden öpüp koklamalı

3
Söyleyelim e BİR
ha
in
dir
Sekiz yok
Yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
Ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-

Bir ara dilim sürçse
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
Köpek resmine bu adam

Anlat
Apaçık olanı
Gecedir halk
Etinin önünde anlam
Katledilmiştir

Vardın
Söylemezler otlar
Çok sutün düştü
Nice bir taş
Ne zamana yetiştin

Aykırı sür
Çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
Ateş almış ve ey at kıskacı
Diye bağırarak
O oyuncu
Oynadığında seni
Konuş benimle
Sana hizmet danışayım

4
Hüzüm
Yalındır-dağdan
Aparılmış kar topakları gibi

Yel ki ince
İpince bir teldir kopmuştur

İnsan
Azar azar kopmuştur

Yalnız hüznü vardır kalbi olanın
Hüzün öylece orta yerdedir
Tuhaf bir yarma yaşanıyordur
Çepçevre şeytan kilitleri

Sınav

5
Bir oyuna rasgeldim
Her taşı Yakup hüznü

Anlat
Bu boşalmış at
Hüzündür

Yanında
Kalfa
Çırak
Ben bir oyuncu tanıdım
Daha
Ataktı

Gördüm ki çatlıyordu
Kara kuzgun

Kabusa beyaz bir su
Oyuluyordu

‘ve sabır
Olmasaydı
yeryüzünde
Bir gün
kalınabilir miydi?’

6
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar

çünkü satrançta
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı

ey aşk
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım

oynanan
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
…ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses

sahi şebçerağ nerde
iskender! iskender!
diye bir ünlem

bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün

‘hişt! dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu’
diye bir im
denli narindir intikam

intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede

(o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

bu taşı da sürüyorum
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

sözgelimi sapan taşını
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor

çağa çıktığımda
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku

(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)

azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek

kesik kesik solur
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı

yazı ebediyyen vardır
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan –
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için – niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar

dili faldır aşkın ey taş

(Satranç Dersleri)

 

Bir resimdi işte
Tandan ikindiye sarkan
Kara kalem çalışılmış sürekli
Işık yoktu

Önünde saçlarımızı tarardık
Ölüm müydü o yalınlık
Yoktu

ve gamzelerinin türevi
O canım kırışıklığında alnının
O ceylanda bir yığın kan yazması
Yüzün yoktu
Hani bütün hüzünlere nesnel karşılık diye
Bir sınavda kullanılan su gibi
Utangaç ve bir kez daha
Acıtarak göğsümün sarplarını
Yüzün yoktu

Ne çok güz ölüsü böyle
diyorum küllerinde bir ateş çatsam

(Kesit)

 

Bazen de iki şair bir bütün gibi gelir bize, iki farklı şiir bir şairin dilinden dökülmüş gibi…

Tel Cambazının Rüzgarsız Aşklara Vardığını Anlatır

Önce istanbul vardı o yoktu
sonra birgün çıktı geldi
bütün kapılar yerini buldu
önce gözlüklerini çıkardı pencereye koydu

çantasından sigara paketini çıkardı koydu
yalnızlığını çıkardı koydu
o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından

Adı kimseye lazım değil

istanbul coğrafyada ışıksız bir şehir
tuttu ay ışığını parçaladı
her sokağa birer parça dağıttı
o tanrı mıydı sanki -haşa-
ama gönlü öyle istedi öyle yaptı
o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından

Adı kimseye lazım değil

bu macerayı durup size anlatacak
bir yanda koca istanbul
bir yanda o
bir yanda en allahsız şarkılar
bir yanda edirnekapı
vitrinsiz dükkanlar ve dut ağaçları
neden bütün insanların birbirini sevmesi gerektiğini
bir gün saat üçte köprüde anlayacak
saat üçte hepimizde gizli tanrıyı
bulup çıkaracak meydana
o zaman üç gemi italya’ya kalkacak
üç gemi norveç’e
birisi pancar küsbesi götürecek
öbürü bir aşk kaçıracak gümrüksüz
bir gün saat üçte köprüde
üç martı insanlara bakıp imrenecek
bir adam iri bir lüfer çıkaracak denizden
işte o zaman bütün aşklar ve bulutlar geçecek aklından

Adı kimseye lazım değil…

-Turgut Uyar

 

Masa Da Masaymıs Ha

Adam yasama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakir kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen isigi koydu
Bisiklet sesini çikrik sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İste onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

3 Comments

  1. Jimmoris

    07 Ekim 2014 at 22:16

    İkinci gerçekten muhteşem, her şairin dizeleri ayrı güzel.

  2. Jimmoris

    07 Ekim 2014 at 22:17

    İkinci Yeni gerçekten muhteşem, her şairin dizeleri ayrı güzel.

  3. Hüseyin

    07 Ekim 2014 at 22:18

    “Uzandı masaya sonsuzu koydu”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Türk Turist ‘Nazım Hikmet’in Prag’daki Fotoğrafını Çaldı!

Türk edebiyatının önemli ismi Nazım Hikmet'in Prag'da yaşadığı dönemlerde gittiği Slavia Kafe'de bulunan fotoğrafı, bir Türk turist tarafından çalındı. Siyasi...

Kapat