İnanç, Aşk ve Cinsellik: ‘Breaking The Waves’

İnancın, aşkın ve cinselliğin Trier’ın elinde akordu bozuk bir enstrümandan çıkan kulak tırmalayıcı bir musikiye dönüştüğü ve hazmedilmesi oldukça zor bir filmdir Breaking The Waves. Gerçi yönetmen Lars Von Trier olunca kanıksanabiliyor bu hazmedilemeyiş. Zira kendisi ‘”Film dediğin ayakkabı içindeki taş gibidir.” sözünü söyleyen aykırı bir adamdır. O taştan kim rahatsız olmaz ki?

İskoçya’nın soğukluğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz bir kasabadayız. Katı, dini kurallarına oldukça bağlı bu kasabada gerilmemek, rahatsız olmamak mümkün görünmüyor doğrusu. Güzel Emily Watson’u Tanrı ile çeşitli sohbetler içine giren oldukça saf, inançlarına bağlı bir kadın olan Bess McNeil karakteri olarak görüyoruz. Burada sohbetten kastım Bess’in Tanrı’ya dua ettikten sonra sesini ciddi ve sert bir üsluba dönüştürerek Tanrı rolüne bürünüp kedisine cevaplar vermesidir. Bu cevaplar ile Bess giderek kilisenin inançlarını, kurallarını sorgulayacak ve nihayetinde kendi içerisinde bir inanç oluşturup bu doğrultuda hareket edecektir. Bir noktada inanç kavramının başkalarının belirlediği sert kurallar değil de kişinin kendi içerisinde barındırabileceği bir kavram olduğunu savunuyor diyebiliriz. Kilisede kadınların konuşması yasak iken, Bess Tanrı’sı ile konuşabiliyor. Bu bağlamda inancın kişinin kalbinde hissettiğidir diyebilmemiz mümkündür.

“-sanırım ne demek istediğinizi anlamıyorum. Bir kelimeye nasıl aşık olabilirsiniz? Kelimeleri sevemezsiniz. Bir kelimeye aşık olamazsınız. Ama başka bir insanı sevebilirsiniz. Bu mükemmelliktir.

-Kadınlar burada konuşamaz. Bess McNeill kilise heyeti bugünden itibaren, kiliseye girmeni yasakladı…”

Hayatına giren Jan ile ilk defa aşkı ve cinselliği en hat safhalarda yaşayan Bess McNeil’in aşk uğruna dönüşümünü ve Tanrı ile daha doğrusu kendisi ile çatıştığını izliyoruz. Mutluluğun doruklarında iken Jan’ın işi gereği gitmesi, Bess’i çok fazla etkileyecektir. Tanrı’ya onun geri gelmesi için yalvaracak fakat bu dileği onun pek de isteyeceği türden olmayacaktır. Jan iş kazası sonucunda felç kalmış, iyileşme ihtimali ise oldukça az olarak eve döner. Bess McNeil bu durumu kendisinin Tanrı’dan bencilce isteğinin bir sonucu olarak görecektir ve sevgisinin, aşkının sınandığını düşünecektir. Hayatının merkezine koyduğu Jan için yapamayacağı hiçbir şey yok, ona engel olacak hiçbir güç yoktur.

‘’ Aşk çok kuvvetli bir güç, öyle değil mi? Ölürsem aşkın beni hayatta tutamamasından öleceğim.’’

Jan’ın ondan başka adamlarla ilişkiye girmesini istemesi ve Bess’in inanç tabularını hiçe sayarak yapması onun sonunu getirecektir. Hatta yazının başlarında da belirttiğim gibi gülümsemesi zamanla insanın sinirlerini bozmaya başlayacaktır.

‘’İnsan sanılandan çok daha ahlaklıdır ve hayal edilemeyecek derecede ahlaksızdır.’’ Der Sigmund Freud. Bu satırı okurken aklıma hemen Bess McNeil geldi. Din mi karar verir ahlaklı, ahlaksız? Her insanın içinde değil midir iyi de kötü de? Halk arasında denir ya Hatice’ye değil neticeye bak, o öyle olmamalıdır, Hatice’ye bakılmalıdır efendim. Son bir soru peki ahlak cinselliği ne kadar içinde barındırır? Filmde kilisenin inançlarına göre Bess ahlaksız, günahkar ve de cehennemlik bir kadındır. Fakat Tanrı’nın çanları bu sefer Bess için çalacaktır.

Sinema tarihinin ve de Trier’ın filmografisinin en değerli varlığıdır Breaking The Waves. Yedi bölümden oluşan, her bölüm başlangıcında seçilen müziklerle kulaklarınızın ziyafet çekeceği belki de en iyi soundtrack’e sahip farklı bir aşk hikayesidir.

Okumadan geçmeyin:

‘Kutsanmadan’ gelen bir anlam: ‘Baraka’

 

Nur Kutbay
Çukurova Üniversitesi İşletme bölümü öğrencisi
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Apocalyptica 8 Nisan’da Türkiye’de Konser Verecek!

Enstrümental rock tarzındaki müzikleriyle dünya çapında büyük beğeni toplayan grup Apocalyptica, 8 Nisan'da Türkiye'de konser verecek. Metallica grubunun şarkılarını yeniden...

Kapat