İnsan neden Godot’yu bekler? (Bekleyiş Üzerine)

“İçimde katledilmiş bir canlı var ve bütün hayatım ona can verme çabasıyla geçti.”

Samuel Beckett

Godot’yu Beklerken Samuel Beckett’ın 1949 yılında Fransızca olarak yazdığı ve ilk kez Paris‘te sahnelenen ünlü eseridir. Zamanla ülke çapında ün kazanıp Beckett tarafından bazı değişikliklerle İngilizceye çevrilmiş ve başka ülkelerde de sahnelenmeye başlanmıştır.

Eser, eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğu bilinmeyen bir kimseyi veya “şeyi” beklemelerini konu alır.

Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışır. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Godot kesinkle Tanrı değildir. Samuel Beckett açıklamasında “Eğer Tanrı’yı kastetmiş olsaydım, Godot yerine Tanrı derdim” der.

Beckett’ın bu ünlü eserine de konu olan beklemek eylemine farklı bir açıdan bakalım istiyorum.

Beklemek, kadim Türkçe sözcüklerden. Arap harfleriyle yazılsa (be) ile yazılır, sahip ise arapça ve (sad) ile yazılıyor. Nişanyan, beklemenin kökeninin berklemek olduğunu söylüyor. Berklemek; berk, sağlam, muhkem hâle getirmek, o hâlde tutmak, korumak, muhafaza etmek. Nihayetinde beklemek, nöbet tutmak anlamına kadar evrilmiş.

Bu, başını beklemek deyiminde açıkça görülebilir. Başını beklemek: Nöbet tutmak, korumak, muhafaza etmek. Tekkeyi bekleyen çorbayı içer, örneğinden de net olarak anlaşılabilir.

Yani beklemenin, dışarıdan gelecek olanla değil de içeride bulunanla ilgisi var. Dikkatimi çok celbeden bir ilişki oldu bu. Öğrenildiğinde ufku iki üç kat genişletebilir, bekleme odalarını işlevsizleştirebilir, dikkat! Eskiler derler ya hani: aradığın ne varsa içeride diye, başına ne gelirse kendinden, diye.

Peki beklemek fiili, içerinin muhafızlığından dışarının dilencisi konumuna nasıl düştü? Şimdiye has olan aktif bir eylem, nasıl gelecek ile ilişkilendirilip beklenti yüklü, pasif bir eylemsizliğe dönüştü? Ah minel tembellik!

Beklemek, içerinin nöbetini tutmak olduğuna göre, mantıken beklenen de ancak kişinin kendisi olur. Demek ki beklemek, kendini beklemek imiş. Fakat yine beklemenin güncel anlamıyla düşünmeyin. Nöbet anlamıyla düşünün. Kendinin nöbetçisi olmak. Dünyadaki misyonunu, hayatının anlamını arayanlar için de ilaç gibi malumat: Kendimize nöbetçi tayin edilmişiz, bundan kutsi, bundan manidar görev mi ola? İş ki nöbeti lâyıkıyla tutabilelim. Kendimizi, emanetimizi hakkıyla berk edelim, Godot’yu bekleyelim.

Ozan Aziz Dilber
İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

2 Comments

  1. Diren

    22 Nisan 2017 at 23:35

    Bir tiyatro öğrencisi olarak bu sayfayı çok büyük bir heyecanla açtım. Şunu söylemeliyim ki bu zamana kadar okuduğum Godot’yu Beklerken hakkında yazılmış en basit ( sığ demek istemedim ) yazı. Mantık doğru, yönelim doğru fakat dil yanlış ve bilgiler çok yüzeysel. Eğer Beckett’in Oyun Sonu’nu da okursan bekleme takıntısını anlar ve daha iyi şeyler çıkartabilirsin.

    • Ozan Aziz Dilber

      Ozan Aziz Dilber

      26 Nisan 2017 at 01:33

      öncelikle merhabalar. yorumunuz için teşekkür ederim. sanırım yazmış olduğum yazının maksadını idrak edememişsiniz. bu yazıyı yazarken godot’yu beklerken adlı eserdeki bekleme eylemini referans alarak bekleyiş üzerine bir şeyler anlatmak istemiştim. derdim romanı ya da romanın içeriğini anlatmak değildi. yazdığım yazının ilgili yerinde de söylediğim gibi; ”beckett’ın bu ünlü eserine de konu olan beklemek eylemine farklı bir açıdan bakalım” istemiş idim. sizin bahsini açtığınız konuda bir iddiada bulunmamıştım. edebiyatın, tahmin edebileceğiniz gibi oldukça şahsi ve uzlaşmaya açık olmayan bir tarafı var. ben de o taraf doğrultusunda hareket etmeye çalıştım. ki yazarların neyi, niye anlattığını hiçbirimizin dosdoğru anlayabileceğine ve ifade edebileceğine inanmıyorum. çünkü yazmak eyleminin gizemli bir uğraş olduğunu düşünüyorum. her yazı içinde bir giz barındırır. godot’yu beklerken’deki gizi çözdüğümü iddia edecek kadar küstahça bir yaklaşımım olmadığını bilmenizi isterim. dilerim yeterince açıklayıcı olabilmişimdir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Doğa, Mimari ve Müzik Harmanı

Portre anlayışına avangard bir yorum getiren Çinli sanatçı Du Kun, yaptığı yağlı boya tablolarıyla bize mistik bir dünyanın kapılarını aralıyor....

Kapat